- Salih Avcı
- 20.02.2023
Kâinata dikkatle baktığımızda iki büyük hakikat hemen göze çarpar: Muazzam bir kudret ve kusursuz bir hikmet. Bir tarafta yıldızların ve galaksilerin yaratılışı gibi insanı hayrete düşüren büyük işler, diğer tarafta küçücük bir hücrenin içinde gerçekleşen son derece hassas faaliyetler vardır. Bir tohumun ağaca dönüşmesinden insan gözünün görmesine, bir çiçeğin açmasından gezegenlerin hareketlerine kadar her yerde ölçü, düzen, fayda, sanat ve kudret birlikte görülür.
Kur’ân-ı Kerîm, bütün bunların Allah'ın ilim, irade, hikmet ve kudretiyle meydana geldiğini bildirir. Risale-i Nur da kâinatı bu İlâhî isimlerin tecellileri açısından okumayı öğretir.
Bu sebeple yaratılışı doğru anlayabilmek için şu hakikati birlikte düşünmek gerekir:
Allah Hakîm’dir; her işi hikmetlidir. Allah Kadîr’dir; hiçbir şey kudretine ağır gelmez. Allah Mürîd’dir; dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah Alîm’dir; yarattığı her şeyi bütün özellikleriyle bilir.
Hakîm, her işi hikmetli, ölçülü, gayeli ve yerli yerinde olan demektir.
Kadîr ise her şeye gücü yeten, hiçbir şey kendisine ağır gelmeyen ve kudreti sonsuz olan demektir.
Allah'ın hikmeti ile kudreti birbirinden ayrı düşünülemez. Kâinatta gördüğümüz düzen, yaratılışın başıboş olmadığını; gördüğümüz muazzam faaliyet ise bu düzenin sonsuz bir kudretle gerçekleştirildiğini gösterir.
Bir çiçeğe bakalım.
Çiçeğin rengi vardır, kokusu vardır, geometrik bir düzeni vardır. Böceklerle ve çevresiyle ilişkisi vardır. Üreme sisteminin bir parçasıdır. Hücreleri son derece karmaşık biyolojik faaliyetler yürütür.
Burada yalnızca güç değil, aynı zamanda ilim, ölçü ve hikmet görülür.
İnsana baktığımızda ise bu hakikat çok daha açık hâle gelir. Gözün görmeye, kulağın işitmeye, dilin tatmaya ve konuşmaya, akciğerlerin solunuma, kalbin dolaşıma uygun yaratılması; bütün organların birbirleriyle uyum içinde çalışması hikmetli bir yaratılışı gösterir.
Kur’ân şöyle buyurur:
الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ
“O, yarattığı her şeyi güzel yapandır.”
(Secde Sûresi, 32/7)
Demek ki İlâhî kudret gelişigüzel değil, ilim ve hikmetle beraber tecelli etmektedir.
Allah'ın iradesi ve kudreti mahlûkatın iradesi ve kudreti gibi değildir.
İnsan bir şey yapmak istediğinde pek çok şarta bağımlıdır.
Malzemeye ihtiyacı vardır. Zamana ihtiyacı vardır. Enerjiye ihtiyacı vardır. Bilgiye ve aletlere ihtiyacı vardır. Çevresindeki şartların uygun olması gerekir.
Allah ise bütün bunların yaratıcısıdır.
Dolayısıyla zaman, mekân, madde ve sebepler Allah'ın kudretini sınırlandıran bağımsız güçler değildir. Bunların tamamı zaten Allah'ın yaratmasıyla vardır.
Kur’ân'ın ifadesi son derece açıktır:
إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Bakara Sûresi, 2/20 ve Kur’ân'ın birçok âyeti)
Bu nedenle Allah'ın bir şeyi yaratırken zorlandığını düşünmek, yaratıcıyı yaratılmış varlıklara benzetmek olur.
Kur’ân-ı Kerîm, İlâhî kudretin mutlaklığını çok veciz bir ifadeyle bildirir:
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“Bir şeyi dilediği zaman O'nun emri, o şeye ancak ‘Ol!’ demektir; o da oluverir.”
(Yâsîn Sûresi, 36/82)
Buradaki “Ol!” ifadesini, insanın sesle söylediği bir emir gibi düşünmemek gerekir. Âyet, Allah'ın yaratmasının hiçbir yardımcıya, ortağa veya bağımsız sebebe muhtaç olmadığını; irade ve kudretinin yaratmaya yeterli olduğunu bildirir.
Nitekim başka bir âyette:
بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ وَإِذَا قَضَىٰ أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“O, göklerin ve yerin örneksiz yaratıcısıdır. Bir işe hükmettiğinde ona ancak ‘Ol!’ der, o da oluverir.”
(Bakara Sûresi, 2/117)
buyurulur.
Allah'ın yaratmak için başka bir yaratıcıya, hazır bir kalıba veya önceden mevcut bir modele ihtiyacı yoktur.
O, Bedî‘dir; örneksiz yaratır.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar:
Allah'ın kudreti her şeye yetiyorsa neden bir ağaç bir anda meydana gelmiyor? Neden insan anne rahminde aylar boyunca gelişiyor? Neden meyveler zaman içerisinde olgunlaşıyor?
Bunun cevabı kudretin yetersizliğinde değil, hikmetin tercihinde aranmalıdır.
Allah dilerse bir anda yaratmaya kadirdir; fakat dilerse yaratmayı sebepler, merhaleler ve zaman içerisinde gerçekleştirir.
Bu tedricî yaratılış, acizlikten değil hikmettendir.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır...”
(A‘râf Sûresi, 7/54)
Burada son derece önemli bir iman dersi vardır:
Bir şeyi zaman içerisinde yaratmak, Allah'ın onu bir anda yaratamayacağı anlamına gelmez.
Bilakis yaratılışın merhalelere ayrılması, farklı İlâhî isimlerin tecellilerine zemin hazırlar.
Risale-i Nur'un üzerinde önemle durduğu esaslardan biri, dünyanın bir “dârü'l-hikmet”, yani hikmet yurdu olmasıdır.
Dünyada birçok şey sebeplere bağlanmıştır.
Tohum ekilir, sonra filiz çıkar.
Filiz büyür, sonra ağaç olur.
Çiçek açar, ardından meyve meydana gelir.
İnsan anne rahminde çeşitli gelişim safhalarından geçer.
Yağmur için bulutlar, bitkiler için su ve güneş, rızık için toprak ve çeşitli sebepler vazifelendirilmiştir.
Fakat bu sebepler yaratıcı değildir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımında sebepler, İlâhî kudretin önünde birer perde hükmündedir. Hakiki tesir ve yaratma Allah'a aittir.
Dolayısıyla:
Sebep vardır; fakat yaratıcı değildir.
Kanun vardır; fakat kanun koyucu değildir.
Tabiat vardır; fakat müstakil bir yaratıcı değildir.
Madde vardır; fakat kendi kendisini düzenleyen sonsuz ilim sahibi bir güç değildir.
Bütün bunlar İlâhî kudretin tasarrufu altında bulunan mahlûklardır.
Risale-i Nur'da dünya ile âhiret arasındaki önemli farklardan biri de bu kavramlarla açıklanır.
Dünya daha ziyade dârü'l-hikmettir.
Âhiret ise dârü'l-kudret olarak tarif edilir.
Bediüzzaman, dünyanın hikmet ve imtihan gereği sebepler, zaman ve tedricî yaratılış içerisinde cereyan ettiğini; âhirette ise İlâhî kudretin çok daha doğrudan ve süratli şekilde tecelli edeceğini ifade eder.
Bu nedenle dünya şartlarına bakarak âhiretin yaratılışını ölçmek doğru değildir.
Meselâ:
“Çürümüş kemikler nasıl yeniden dirilecek?”
sorusuna Kur’ân şöyle cevap verir:
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir.”
(Yâsîn Sûresi, 36/79)
İlk yaratılışı yapan için ikinci yaratılış elbette imkânsız değildir.
Hayır.
Zorlanmak mahlûkata ait bir özelliktir.
İnsan yorulur çünkü gücü sınırlıdır.
İnsan büyük bir taşı kaldırmakta zorlanırken küçük bir taşı daha kolay kaldırabilir. Çünkü insanın kudreti sınırlı ve maddîdir.
Allah'ın kudreti ise sonsuzdur.
Bu sebeple Allah açısından bir atomu yaratmak ile yıldızları yaratmak arasında bizim anladığımız anlamda bir “güçlük derecesi” düşünülemez.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ
“Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah'ı âciz bırakamaz.”
(Fâtır Sûresi, 35/44)
Dolayısıyla:
Allah gözü yaratırken zorlanmaz.
Kalbi yaratırken zorlanmaz.
Bir hücreyi yaratırken zorlanmaz.
Bir yıldızı yaratırken zorlanmaz.
Çünkü zorluk ve kolaylık bizim sınırlı kudretimize ait kavramlardır.
İlk bakışta sıradan görünen insan burnunu düşünelim.
Burun yalnızca yüzün üzerinde bulunan estetik bir şekil değildir. Solunum sisteminin giriş kapılarından biridir. Havanın süzülmesi, nemlendirilmesi ve uygun hâle getirilmesinde rol oynar. Koku alma sistemiyle çevredeki kimyevî maddelerin algılanmasını sağlar.
Fakat burun tek başına da çalışamaz.
Akciğerlerle bağlantılıdır.
Sinir sistemiyle bağlantılıdır.
Beyindeki koku merkezleriyle bağlantılıdır.
Kan dolaşımıyla bağlantılıdır.
Bağışıklık sistemiyle bağlantılıdır.
Demek ki bir burnu tam anlamıyla yaratabilmek için yalnızca burnun şeklini değil, insanın bütün beden sistemini bilmek ve ona göre yerleştirmek gerekir.
Hatta insanın yaşayacağı çevrenin şartlarının da bilinmesi gerekir.
Bu açıdan küçücük bir organ bile geniş bir ilmin ve hikmetin mührünü taşır.
Bir göz yaratmak yalnızca göz küresini meydana getirmek değildir.
Işığın özelliklerini bilmek gerekir.
Merceğin yapısını bilmek gerekir.
Retinayı meydana getirmek gerekir.
Sinir sistemini kurmak gerekir.
Görsel bilgiyi işleyebilecek beyin merkezlerini yaratmak gerekir.
Gözyaşı sisteminden göz kapaklarına kadar birçok yapıyı birlikte düzenlemek gerekir.
Risale-i Nur'un tevhid anlayışı açısından buradan şu sonuca ulaşılır:
Gözü kim yaratmışsa ışığı da O yaratmalıdır.
Kulağı kim yaratmışsa sesi de O yaratmalıdır.
Mideyi kim yaratmışsa rızıkları da O yaratmalıdır.
Akciğeri kim yaratmışsa atmosferi de O'nun düzenlemesi gerekir.
Böylece bir tek organ insanı bütün kâinatın Hâlıkına götüren bir delil hâline gelir.
Milyarlarca insan aynı temel insan planına sahip olduğu hâlde birbirlerinden ayrılır.
Yüzler farklıdır.
Sesler farklıdır.
Parmak izleri farklıdır.
Karakterler ve kabiliyetler farklıdır.
Aynı tür içinde hem büyük bir birlik hem de olağanüstü bir çeşitlilik bulunmaktadır.
Risale-i Nur'un kavramlarıyla bakıldığında burada vahidiyet içinde ehadiyet tecellileri okunabilir.
Yani bütün insanları aynı temel kanunlarla yaratmak Allah'ın birlik mührünü gösterirken, her insanı kendine mahsus özelliklerle yaratması da İlâhî tasarrufun her fert üzerindeki hususî tecellisini düşündürür.
Aynı hakikat bitkiler âleminde de görülür.
Bir bahar mevsimini düşünelim.
Sayısız ağaç yeniden yapraklanır.
Çiçekler açar.
Meyveler meydana gelir.
Tohumlar hazırlanır.
Bütün bunlar birbirine benzeyen kanunlar içerisinde gerçekleşirken, her bitki kendi türüne uygun neticeler verir.
Elma ağacı elma verir.
Kiraz ağacı kiraz verir.
Gül, kendisine mahsus kokusunu ve görünüşünü kazanır.
Küçücük bir tohumun içerisine koca bir ağacın programının yerleştirilmesi, Risale-i Nur'un bakış açısıyla ilim, hikmet, kudret ve kaderin birlikte okunabileceği muazzam bir tecellidir.
İnsanların yaptığı üretimlerde çoğu zaman bir model hazırlanır ve sonra aynı model çoğaltılır.
Bir fabrikada binlerce aynı ürün üretilebilir.
Fakat insan canlı bir yaprağı bütün biyolojik özellikleriyle yoktan yaratamaz.
Onun şeklini taklit edebilir.
Resmini çizebilir.
Yapay bir modelini üretebilir.
Fakat yaprağın hücrelerini, metabolizmasını, genetik düzenini ve canlılığını kendi başına yoktan var edemez.
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır:
İnsan mevcut maddeleri kullanarak üretir ve düzenler.
Allah ise İslâm inancına göre yaratandır.
Kur’ân:
اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
(Zümer Sûresi, 39/62)
buyurur.
Bu nedenle insanın teknolojik üretimi ile Allah'ın yaratması aynı kategoriye konulamaz.
Bir baharda yeryüzüne bakalım.
Milyarlarca yaprak...
Milyonlarca çiçek...
Sayısız meyve...
Böcekler...
Kuşlar...
Yeni doğan canlılar...
Bütün bunların büyük bir kısmı aynı anda ve birbirine karıştırılmadan yaratılmaktadır.
Bir elma ağacının dalında armut çıkmaz.
Bir gülün programından papatya meydana gelmez.
Canlıların sistemleri birbirine karışmaz.
Risale-i Nur bu muazzam faaliyeti Allah'ın vahdet ve ehadiyet mühürleri açısından okur.
Çokluk, yaratıcıların çokluğunu değil; tek bir kudretin geniş tasarrufunu gösterir.
Bediüzzaman insanı birçok yerde kâinatla ilişkilendirerek ele alır. İnsanın bedeninde ve manevî yapısında âlemdeki pek çok hakikatin küçük ölçekte numuneleri bulunmaktadır.
İnsanda maddî unsurlar vardır.
Bitkiler gibi büyüme ve beslenme vardır.
Hayvanlar gibi hareket ve duyular vardır.
Bunlara ilaveten akıl, şuur, hafıza, hayal, vicdan, sevgi, korku, ümit ve merak gibi çok geniş kabiliyetler vardır.
Bu nedenle insan yalnızca biyolojik bir beden değildir.
Risale-i Nur açısından insan, İlâhî isimleri okuyabilecek kapsamlı bir ayna hükmündedir.
İnsan kendi aczini anlayarak Allah'ın kudretini;
fakrını anlayarak Allah'ın rahmet ve zenginliğini;
cehaletini anlayarak Allah'ın ilmini;
ihtiyaçlarını anlayarak Allah'ın rububiyetini tanıyabilir.
Kur’ân-ı Kerîm insanın kendi yaratılışına bakmasını ister:
يَا أَيُّهَا الْإِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ فِي أَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ
“Ey insan! Seni yaratan, seni düzgün ve dengeli kılan, seni dilediği bir biçimde oluşturan kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(İnfitâr Sûresi, 82/6-8)
Bu âyetler insanın dikkatini uzak yıldızlardan önce kendi varlığına çevirir.
Elimize bakalım.
Gözümüze bakalım.
Kalbimize bakalım.
Hafızamızı düşünelim.
Bir hücremizin işleyişini düşünelim.
Bütün bunlar insanı şu soruya götürür:
Beni bu kadar ölçülü, hikmetli ve sanatlı şekilde kim yarattı?
Kur’ân'ın cevabı açıktır:
هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ
“O Allah; Hâlık'tır, Bâri'dir, Musavvir'dir.”
(Haşr Sûresi, 59/24)
Yani O yaratır, varlıklara uygun özelliklerini verir ve onlara şekil ihsan eder.
Burada çok önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir.
Bir şeyin sebepler vasıtasıyla ve zaman içerisinde meydana gelmesi, Allah'ın kudretinin azlığını göstermez.
Aksine o süreçte farklı İlâhî isimler tecelli eder.
Bir ağacın bir anda yaratılması kudretin delili olabileceği gibi, küçücük bir çekirdeğin yıllar içerisinde muazzam bir ağaca dönüştürülmesi de kudretle beraber hikmet, ilim, tedbir ve rububiyetin delilidir.
Bu nedenle:
Ani yaratılış kudrettir.
Tedricî yaratılış da kudrettir.
Fakat ikinci durumda kudret, hikmetli sebepler ve aşamalar içerisinde görünür.
Her iki yaratılış biçiminin sahibi de Allah'tır.
İslâm'ın tevhid anlayışının temel noktalarından biri budur.
Yağmur buluttan geliyor gibi görünür.
Meyve ağaçtan geliyor gibi görünür.
İnsan anne ve babadan dünyaya gelir.
Fakat iman nazarında bunların hiçbiri bağımsız yaratıcı değildir.
Kur’ân insanın dikkatini sebeplerden Müsebbibü'l-Esbâb'a, yani sebepleri yaratan Allah'a yöneltir.
Çünkü bir ağacın meyve yaratabilmesi için meyvenin hücresini, genetik sistemini, kimyasını, rengini, kokusunu, tadını ve insan bedenindeki faydalarını bilmesi gerekirdi.
Ağacın böyle bir ilmi yoktur.
Demek ki ağaç yaratıcı değil, vazifeli bir sebeptir.
Risale-i Nur'un tevhid dersinin özlerinden biri budur:
Nimet doğrudan doğruya Allah'tandır; sebepler ise İlâhî tasarrufun perdeleridir.
Bütün bu hakikatlerin amacı yalnızca felsefî bir yaratılış tartışması yapmak değildir.
Asıl netice marifetullah, iman ve şükürdür.
Gözümüzün hikmetini düşünüyorsak görme nimetinin sahibine şükretmeliyiz.
Kulağımızın yaratılışını düşünüyorsak işitme nimetinin sahibini tanımalıyız.
Rızıkların hikmetini görüyorsak Rezzâk'ı bilmeliyiz.
Şifayı görüyorsak Şâfî'yi tanımalıyız.
Rahmeti görüyorsak Rahmân ve Rahîm'i düşünmeliyiz.
Sanatı görüp sanatkârı unutmak, kitabı okuyup yazarını hiç düşünmemeye benzer.
Kâinat, Risale-i Nur'un yaklaşımıyla okununca büyük bir İlâhî isimler kitabı hâline gelir.
İnsan açısından milyonlarca ağacı idare etmek, tek ağacı idare etmekten çok daha zordur.
Fakat Allah'ın kudreti mahlûkatın kudreti gibi olmadığı için aynı ölçüyü Allah'a uygulayamayız.
Kur’ân şöyle buyurur:
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
“Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması gibidir.”
(Lokmân Sûresi, 31/28)
Bu âyet, haşrin anlaşılması açısından son derece büyük bir ölçü verir.
Bütün insanları yeniden diriltmek, İlâhî kudret açısından bir insanı yaratmak gibi kolaydır.
Çünkü sonsuz kudret karşısında azlık-çokluk ve küçük-büyük bizim sınırlı güçlerimizdeki gibi bir zorluk meydana getirmez.
Kâinatın hangi tarafına bakarsak bakalım karşımıza aynı büyük hakikat çıkar:
Kudret hikmetle, hikmet ilimle, ilim iradeyle beraber tecelli etmektedir.
Allah dilerse bir şeyi bir anda yaratır.
Dilerse merhaleler içerisinde yaratır.
Birincisi kudretinin delilidir.
İkincisi kudretiyle beraber hikmetinin, tedbirinin ve rububiyetinin tecellilerini gösterir.
Bir insanın burnu, gözü, kulağı veya bir ağacın tek yaprağı dahi dikkatle incelendiğinde geniş bir ilim, ölçü ve düzen görülür.
Bu nedenle mümin kâinata baktığında yalnızca “Ne güzel!” demez.
Bir adım daha ileri gider:
“Ne güzel yaratılmış!” der.
Sonra bir adım daha ilerleyerek:
“Ne güzel yaratıyor!” der.
Sanattan Sâni‘e, nimetten Mün‘im'e, rızıktan Rezzâk'a, şifadan Şâfî'ye, hikmetten Hakîm'e ve yaratılıştan Hâlık'a ulaşır.
İşte Kur’ân'ın ve Risale-i Nur'un kâinatı okuma dersinin temel gayelerinden biri budur:
Eseri görüp Müessir'i tanımak; sanatı görüp Sanatkâr'a ulaşmak; nimeti görüp Mün‘im'i bilmek ve bütün varlıkların üzerinde Allah'ın ilim, irade, hikmet, rahmet ve kudretinin mühürlerini okuyabilmek.
Kur’ân'ın şu âyeti bu hakikati veciz biçimde özetler:
اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
(Zümer Sûresi, 39/62)
Ve yine:
إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.”
Öyleyse bir yaprağın açılışından yıldızların hareketine, bir hücrenin faaliyetinden insanın yaratılışına kadar bütün kâinat aynı hakikati ilan etmektedir:
Bakara Sûresi, 2/117: Allah'ın gökleri ve yeri örneksiz yaratması ve “Ol!” emri.
A‘râf Sûresi, 7/54: Göklerin ve yerin altı günde yaratılması.
Yâsîn Sûresi, 36/79: İlk defa yaratan Allah'ın yeniden diriltmeye de kadir olması.
Yâsîn Sûresi, 36/82: “Ol!” emri ve İlâhî kudret.
Lokmân Sûresi, 31/28: Bütün insanların yaratılması ve diriltilmesinin bir tek nefis gibi olması.
Fâtır Sûresi, 35/44: Hiçbir şeyin Allah'ı âciz bırakamaması.
Zümer Sûresi, 39/62: “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
Haşr Sûresi, 59/24: Hâlık, Bâri' ve Musavvir isimleri.
İnfitâr Sûresi, 82/6-8: İnsanın ölçülü ve dengeli yaratılışı.
Risale-i Nur Külliyatı – Sözler: İlâhî kudret, hikmet, sebepler, dünya ve âhiretin yaratılış tarzlarına ilişkin bahisler.
Önemli tashih: İlk metindeki “Kudretine kendi hikmeti sınır koyar; hikmetini kendi kudreti sınırlar” ifadesi yanlış anlaşılmaya müsait olduğundan bu makalede kullanılmamıştır. Ehl-i sünnet anlayışında Allah'ın kudreti sonsuzdur; hikmeti de kudretinin karşısında onu zorlayan veya âciz bırakan bağımsız bir sınır değildir. Daha isabetli ifade şudur: Allah sonsuz kudretiyle dilediğini yaratır; yaratmasında abeslik bulunmaz, fiilleri ilim, irade ve hikmetiyle tecelli eder.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.