- Salih Avcı
- 20.02.2023
Risale-i Nur Külliyatı'nda geleceğe dair meseleler anlatılırken iki farklı anlatım tarzını birbirinden ayırmak gerekir:
Birincisi: Kur’ân ve sahih hadislerin açıkça haber verdiği âhirzaman hadiseleridir.
İkincisi: Bazı ayet, hadis ve ibarelerin ebced-cifir hesabı, remiz, işaret ve mâna-yı işarî yönleriyle gelecekteki bazı tarihlere bakmasıdır.
Bediüzzaman Said Nursî ikinci kısmı hiçbir zaman vahiy derecesinde kesin gayb bilgisi olarak takdim etmez. Bilakis sık sık:
“Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah — Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.”
kaydını koyar.
Özellikle kıyametin zamanıyla ilgili işarî hesapları zikrettikten sonra şu çok önemli ölçüyü verir:
“Hem kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat böyle îmalar ile bir nevi kanaat, bir galip ihtimal gelebilir.”
Dolayısıyla aşağıdaki tarihler:
“Kesinlikle şu yıl olacaktır.”
şeklinde değil;
“Risale-i Nur’da bu tarihe işaret veya ima edildiği ifade edilmektedir.”
şeklinde anlaşılmalıdır.
Risale-i Nur'a göre insanlık tarihi düz bir çizgide ilerlememektedir. Manevî bakımdan büyük imtihanların yaşandığı dönemlerden sonra yeniden iman ve Kur’ân hakikatlerinin kuvvetleneceği bir dönem gelecektir.
Bediüzzaman'ın meşhur ifadesi şöyledir:
“İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak; ve hâkim, hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olacak.”
Bu ifade sadece Müslüman devletlerin siyasî bakımdan güçlenmesi anlamında değerlendirilmemelidir.
Buradaki asıl vurgu:
Kur’ân hakikatlerinin, iman esaslarının, tevhidin, adaletin, hak ve hakikatin insanlık üzerinde yeniden kuvvet kazanmasıdır.
Böylece Risale perspektifinden geleceğin genel seyri kabaca şöyle düşünülebilir:
Manevî tahribat → iman hizmeti → Mehdiyet → İslâm dünyasında ihya → İsevîliğin tasaffisi → İslâmiyet ile hakikî İsevîliğin ittifakı → dinsizlik cereyanlarının mağlubiyeti → din-i hakkın kuvvetlenmesi → daha sonraki bozulma → kıyamet.
Ancak bu sıralamadaki bütün aşamalar için kesin takvim verilmemiştir.
Risale-i Nur'da Mehdiyet yalnızca bir kişinin ortaya çıkması şeklinde ele alınmaz.
Bediüzzaman'ın yorumunda şahıs ile şahs-ı mânevî birlikte düşünülür.
Yani Hz. Mehdi bir şahıstır; fakat onun büyük vazifelerinin arkasında:
talebeleri,
âlimler,
ehl-i velâyet,
seyyidler,
İslâm dünyasının manevî kuvvetleri,
geniş bir cemaat,
İttihad-ı İslâm
bulunacaktır.
Bu sebeple milyonlarca insanı ilgilendiren bir medeniyet ve iman hareketini yalnızca tek bir kişinin şahsî faaliyetlerine indirgemek Risale'nin meseleye bakışını daraltır.
Bediüzzaman özellikle üç büyük vazifeden bahseder:
Bu üçlü, Mehdiyet meselesini anlamanın anahtarlarından biridir.
Mehdiyetin en büyük vazifesi imanı kurtarmaktır.
Bediüzzaman'a göre hakikat bakımından üç vazifenin:
en büyüğü, en kıymetlisi ve en önemlisi iman meselesidir.
Çünkü iman olmadan İslâmî hayatın kalıcı şekilde kurulması mümkün değildir.
İnsan önce:
Allah'a inanmalı,
sonra:
Allah'ın istediği şekilde yaşamak istemeli,
daha sonra:
toplum hayatını adalet ve vahyin prensipleri doğrultusunda düzenlemelidir.
Bu sebeple değişim dışarıdan içeriye değil;
doğru başlamaktadır.
Birinci vazifenin temelinde:
tahkikî iman
vardır.
Yani taklit yoluyla:
“Ben Müslümanım.”
demekten daha ileri giderek insanın:
Allah'ın varlığını ve birliğini, nübüvveti, Kur’ân'ın hak olduğunu, haşri, kaderi ve diğer iman esaslarını aklen ve kalben tahkik etmesi hedeflenmektedir.
Risale-i Nur'un özellikle bu vazifeye yoğunlaşmasının sebebi budur.
Bediüzzaman kendi zamanındaki büyük tehlikeyi yalnızca siyasî bir bozulma olarak görmez.
Daha derinde:
materyalizm, pozitivizm, tabiatçılık, ateizm ve inkâr-ı ulûhiyet
gibi cereyanların insanın imanını hedef aldığını düşünür.
Dolayısıyla ilk mücadele:
devlet ele geçirmek değil, kalpleri inkârdan kurtarmaktır.
Çünkü iman köktür.
Şeriat ve İslâmî hayat ise o kökten çıkan gövde, dal ve meyveler gibidir.
Kök çürümüşse yalnızca dalları düzeltmek uzun vadede yeterli olmayacaktır.
Bu yüzden Risale-i Nur'un geleceğe ilişkin yaklaşımını şu temsil çok güzel anlatabilir:
Kalplerin ve fikirlerin yeniden inşası.
↓
İmanın ahlâka ve toplum hayatına dönüşmesi.
↓
İslâmî adalet ve hukuk prensiplerinin toplumsal ve kurumsal hayata yansıması.
Bu sebeple:
İman kuvvetlendikten sonra ikinci büyük mesele ortaya çıkar:
Buradaki “hayat”, sadece insanın biyolojik hayatı değildir.
Kastedilen:
hayat-ı içtimaiye, yani toplum hayatıdır.
İman kalpte kalmayacaktır.
İman:
aileye,
ticarete,
eğitime,
ahlâka,
kardeşliğe,
adalete,
yardımlaşmaya,
iktisada,
insan ilişkilerine
yansıyacaktır.
İnsanlar yalnızca:
“Allah vardır.”
demeyecek;
Allah'a imanlarının gereğini hayatlarında göstermeye başlayacaklardır.
Mesela:
Faizden kaçınmak,
kul hakkına dikkat etmek,
israftan sakınmak,
zinadan uzak durmak,
aileyi korumak,
doğruluğu esas almak,
rüşvetten kaçınmak,
zekât ve infakı yaygınlaştırmak,
adaleti savunmak,
Müslümanlar arasında kardeşliği güçlendirmek
gibi esaslar toplumda karşılık bulacaktır.
Böylece:
Bu safhanın en önemli unsurlarından biri İttihad-ı İslâmdır.
Bunun anlamını bütün Müslümanların tek bir devlet altında zorla toplanması şeklinde daraltmak doğru değildir.
Risale'nin genel prensipleri açısından İttihad-ı İslâm:
Müslüman milletlerin iman, kardeşlik, ilim, iktisat, ahlâk ve ortak maslahatlar üzerinde dayanışması
şeklinde daha geniş anlaşılabilir.
Mehdiyetin sonraki büyük vazifelerinin gerçekleşebilmesi için geniş bir toplumsal kuvvet gerekecektir.
Bediüzzaman özellikle ikinci vazifenin yalnız manevî gayretle değil, büyük bir maddî kuvvet ve hâkimiyet gerektireceğini belirtir.
Üçüncü geniş daire:
meselesidir.
Burada çok önemli bir yanlış anlaşılmayı gidermek gerekir.
Risale perspektifinde şeriat yalnızca:
ceza hükümleri
demek değildir.
Şeriat;
ibadet,
aile,
ahlâk,
ticaret,
miras,
adalet,
kul hakkı,
sosyal yardımlaşma,
kamu hukuku,
yönetim ahlâkı
ve insanın Allah'a karşı vazifelerini kapsayan geniş bir sistemdir.
Bediüzzaman, zamanın inkılapları sebebiyle birçok Kur’ân hükmünün zedelendiğini ve Şeriat-ı Muhammediye'nin hükümlerinin bir derece tatil edildiğini ifade ederek, gelecek zatın bu büyük vazifede bütün ehl-i imanın manevî yardımı, İttihad-ı İslâm ve ulema, evliya ve Âl-i Beytin desteğiyle çalışacağını söyler.
Bediüzzaman'ın bu noktadaki açıklaması son derece önemlidir.
Bir insanın veya bir cemaatin:
imanı, toplum hayatını ve dünya çapındaki siyasî-hukukî düzeni
bir anda değiştirmesi âdetullaha uygun değildir.
Bu nedenle değişim tedricidir.
Önce:
sonra imanın meydana getirdiği:
daha sonra uygun toplumsal zeminde:
öne çıkar.
Bediüzzaman “o zat şimdi olsa da” üç meseleyi birden bütün yeryüzünde değiştirmesinin âdetullaha uygun olmayacağını söyler.
Dolayısıyla Mehdiyeti:
bir gecede bütün dünyanın değişmesi
şeklinde düşünmek yerine;
nesillere, cemaatlere ve büyük toplumsal dönüşümlere yayılan bir ihya hareketi
olarak anlamak Risale'nin yaklaşımına daha uygundur.
Tarihçe-i Hayat'ta çok dikkat çekici bir ifade bulunmaktadır:
“Farazâ hakikî beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse...”
Buradan hareketle bazı okuyucular Hz. Mehdi'nin geliş zamanını hesaplamaya çalışmıştır.
Ancak burada çok dikkatli olmak gerekir.
Bu cümle:
“Şu Miladî yılda kesin olarak Mehdi çıkacaktır.”
şeklinde açık bir tarih vermemektedir.
Üstelik farklı neşir ve nüshalarda “bir asır sonra gelecek” ibaresinin bulunup bulunmaması üzerine de metin tarihi tartışmaları vardır. Bazı nüshalarda ifade mevcutken bazılarında daha kısa şekli görülmektedir.
Bu sebeple buradan kesin bir doğum, zuhur veya görev başlangıç yılı çıkarmak ilmî bakımdan ihtiyatlı değildir.
Risale-i Nur'un cevabı açıktır:
Bediüzzaman Hz. İsa'nın farklı bir hayat tabakasında bulunduğunu kabul eder ve âhirzamanda geleceğini açıkça ifade eder.
Mektubat'ta Hz. İdris ve Hz. İsa'nın:
beşerî hayatın normal ihtiyaçlarından sıyrılmış, melek hayatına benzeyen nuranî bir hayat tabakasında
bulundukları anlatılır.
Bediüzzaman:
“Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye ile amel edecek...”
mealindeki hadisi esas alır.
Dolayısıyla Risale'nin yaklaşımı yalnızca sembolik bir “İsevîlik ruhunun doğması” değildir.
Hz. İsa'nın şahsının da geleceğini kabul eder.
Bediüzzaman burada çok ince bir yorum yapar.
Hz. İsa'nın gelişi iki boyut taşımaktadır:
Hz. İsa Aleyhisselâmın bizzat gelmesi.
Hakikî İsevîliğin hurafelerden temizlenerek Kur’ân hakikatlerine yaklaşması.
Bediüzzaman'a göre mevcut Hıristiyanlık içerisinde bir tasaffi, yani arınma gerçekleşecektir.
Hurafalar ve tahriflerden temizlenen hakikî İsevîlik:
Bediüzzaman bunu:
“Mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.”
şeklinde ifade eder.
Bu, Risale'nin geleceğe ilişkin en dikkat çekici öngörülerinden biridir.
İslâmiyet ile hurafelerden arınmış hakikî İsevîlik birbirleriyle mücadele etmek yerine:
Bediüzzaman'a göre:
İslâmiyet metbû, yani esas ve tâbi olunan; tasaffi etmiş İsevîlik ise tâbi konumunda olacaktır.
Bu birleşme sonucunda:
Risale'de Deccal meselesi de yalnızca tek bir şahsa indirgenmez.
Deccalın:
şahsı
olduğu gibi;
bir de onun meydana getirdiği:
şahs-ı mânevî
vardır.
Bu şahs-ı mânevî özellikle:
materyalizm, tabiatçılık, Allah'ı inkâr ve dinsizlik cereyanını
temsil eder.
Bediüzzaman Hz. İsa'nın Deccalı öldürmesini iki yönden açıklar.
Bir yönüyle Hz. İsa'nın şahsı Deccalın şahsını mağlup eder.
Daha geniş anlamıyla:
Burada önemli bir sınır vardır:
Dolayısıyla:
“2030'da gelecek.”
“2040'ta inecek.”
“Şu tarihte Mehdi'den sonra gelecek.”
gibi kesin hükümleri doğrudan Risale'ye mal etmek doğru değildir.
Risale'nin verdiği şey daha çok olayların sıralaması ve manevî şartlarıdır.
Hz. İsa'nın nüzulü:
Deccalî dinsizlik cereyanının son derece kuvvetlendiği bir dönemde
gerçekleşecektir.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle:
“İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda...”
hakikî İsevîlik ortaya çıkacaktır.
Demek ki Risale bize kesin yıldan ziyade:
vermektedir.
Bediüzzaman bu konuda son derece ümitlidir:
Ancak burada “dünyaya hâkimiyet” kavramının mutlaka bütün dünyanın tek bir siyasî İslâm devleti olması şeklinde anlaşılması gerekmez.
Bediüzzaman cümlenin devamında neyin hâkim olacağını açıklamaktadır:
Yani asıl hâkimiyet:
hakikatin hâkimiyetidir.
Risale-i Nur'daki en dikkat çekici işarî tarihlerden biri 1506'dır.
Bediüzzaman âhirzamandan haber veren:
“Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar hak üzerinde galip olacaktır.”
mealindeki hadisin bazı bölümlerini cifir hesabıyla değerlendirir.
Hadiste geçen:
yani:
“Hak üzerinde zahir/galip olanlar”
ifadesinin makam-ı cifrîsinin:
ettiğini söyler.
Ve bunu:
“Bu tarihe kadar zahir ve âşikârâne, belki galibane...”
şeklinde yorumlar.
Bu, Risale-i Nur'un gelecek tasavvurundaki en önemli işarî tarihlerden biridir.
Bediüzzaman'ın metnindeki doğrudan anlam:
hak üzere bulunan taifenin hizmetinin 1506'ya kadar zahir, açık ve belki galibane devam etmesi
şeklindedir.
Dolayısıyla:
Aynı şekilde:
anlamına da gelmez.
Fakat Risale'nin genelindeki:
“İstikbal İslâmiyetindir”
müjdesiyle birlikte okunduğunda bazı yorumcular bunu İslâmî hakikatlerin gelecekte kuvvet kazanacağı geniş dönemin işaretlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
Bu ikinci yorum ile Bediüzzaman'ın doğrudan söylediği şeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Aynı hadisin:
“Ümmetimden bir taife devam edecektir.”
kısmının cifrî makamını Bediüzzaman:
olarak hesaplar.
Ve bunu söz konusu hak taifesinin nihayet-i devamına bir ima olarak değerlendirir.
1506'dan sonra 1542'ye kadar:
“gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine”
işaret bulunduğunu ifade eder.
Böylece metindeki tablo şöyledir:
Zahir, açık, belki galibane hizmet.
Daha gizli ve mağlubiyet içerisinde tenvir vazifesinin devamı.
Bu uzun hizmet devresinin nihayetine işaret.
En dikkat çekici tarih:
tarihidir.
Hadisin:
“Hattâ ye'tiyallahu bi-emrihî”
yani:
“Allah'ın emri gelinceye kadar”
bölümünün cifrî makamını Bediüzzaman:
olarak verir.
Ardından:
“Kâfirin başında kıyamet kopmasına ima eder.”
der.
Fakat hemen arkasından çok önemli kayıt gelir:
Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez.
Ve ayrıca:
“Kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez.”
der.
Dolayısıyla:
Bediüzzaman'ın kendi ifadesiyle:
bir ima, remiz ve galip ihtimaldir.
Bu konuda internette ciddi bir karışıklık bulunmaktadır.
Bazı yorumlarda:
1506 → 2090
1542 → 2126
1545 → 2129
şeklinde dönüşümler yapılmaktadır.
Başka bazı çalışmalarda ise aynı rakamlar Hicrî kabul edilerek yaklaşık:
1506 → 2082
1542 → 2117
1545 → 2120
şeklinde verilmektedir.
Dolayısıyla Risale metnindeki 1506, 1542 ve 1545 rakamlarını Miladî takvime çevirirken hangi takvimin kastedildiğini ayrıca tahkik etmek gerekir.
Bu yüzden:
demek ilmî bakımdan doğru değildir.
Doğru ifade:
olmalıdır.
Risale'deki önemli noktalardan biri de budur.
Bediüzzaman:
ifadesini kullanır.
Bunun arka planında hadislerde bildirilen:
yeryüzünde Allah diyen kimseler bulunduğu müddetçe kıyametin kopmayacağı
manası vardır.
Buna göre büyük âhirzaman hadiselerinden sonra bir dönem din-i hak kuvvet kazanacaktır.
Fakat daha sonra insanlık tekrar bozulacaktır.
İman ehlinin azalması,
ahlâkın çökmesi,
dinsizliğin tekrar yayılması
ve Allah'ı zikredenlerin ortadan kalkmasıyla dünyanın yaratılış gayesinin insanlık açısından son safhasına yaklaşılacaktır.
Sonunda kıyamet:
Risale-i Nur'daki farklı parçalar birlikte okunduğunda kesin tarihler iddiası olmaksızın şöyle bir genel şema kurulabilir:
1. Büyük iman buhranı
↓
2. Materyalizm, tabiatçılık ve dinsizliğin kuvvetlenmesi
↓
3. Kur’ânî iman hizmetinin yayılması
↓
4. Tahkikî iman hareketinin güçlenmesi
↓
5. Mehdiyetin birinci vazifesi: İMAN
↓
6. İmanlı nesillerin yetişmesi
↓
7. Mehdiyetin ikinci geniş dairesi: HAYAT
↓
8. İslâm toplumlarının ahlâkî ve sosyal ihyası
↓
9. İttihad-ı İslâmın kuvvetlenmesi
↓
10. Mehdiyetin üçüncü geniş vazifesi: ŞERİAT
↓
11. Kur’ânî adalet prensiplerinin sosyal hayatta kuvvetlenmesi
↓
12. Hakikî İsevîliğin tasaffisi
↓
13. Hz. İsa Aleyhisselâmın nüzulü
↓
14. Hakikî İsevîlik ile İslâmiyetin ittifakı
↓
15. Deccalî inkâr cereyanının mağlubiyeti
↓
16. Din-i hakkın büyük kuvvet kazanması
↓
17. Kur’ân ve iman hakikatlerinin geniş hâkimiyet devresi
↓
18. Çok sonraki dönemde insanlığın yeniden bozulması
↓
19. Hak üzere bulunan taifenin son dönemleri
↓
20. İmanın yeryüzünden çekilmesine doğru gidiş
↓
21. Kıyametin küfür ehlinin üzerine kopması
Bu kronolojinin bazı halkaları açık hadis rivayetlerine, bazıları Risale'nin yorumlarına, bazı sıralamalar ise farklı metinlerin birlikte değerlendirilmesine dayanmaktadır. Bu nedenle hepsini aynı kesinlik derecesinde görmek doğru değildir.
Risale'nin açıklamalarından hareketle çok sade biçimde:
Daha çok:
İslâm âlemi içerisindeki iman tahribatı, bid'alar, nifak ve Süfyanî cereyan
ile ilgilidir.
Daha çok:
bütün insanlığı etkileyen materyalist, ateist ve Deccalî inkâr-ı ulûhiyet cereyanı
ile ilgilidir.
Böylece iki büyük hareket birbirini tamamlar.
Bir tarafta:
diğer tarafta:
bulunur.
Sonunda ikisinin ittifakı:
Risale'nin Hz. İsa yorumunun merkezinde tam olarak bu vardır.
Meseleyi en kolay şu temsille anlayabiliriz:
Allah'a, ahirete, peygamberlere ve Kur’ân'a tahkikî iman.
Kök sağlamlaşmadan diğerleri yaşayamaz.
↓
İmanın insanın günlük hayatına yansıması.
Ahlâk, aile, ticaret, kardeşlik, adalet ve toplum düzeni.
↓
İman etmiş ve İslâm ahlâkıyla yaşamaya başlamış toplumun hukuk ve kurumlarının da Kur’ân'ın adalet prensiplerine yaklaşması.
Dolayısıyla:
Bu yüzden Bediüzzaman hakikat bakımından:
der.
Bu hâkimiyet üç seviyede düşünülebilir:
Kur’ân'ın Allah, insan, kâinat ve ahiret hakkındaki açıklamalarının kuvvet kazanması.
Adalet, aile, kardeşlik, yardımlaşma, doğruluk ve insan onurunun yeniden öne çıkması.
İslâm dünyasının ittifakının kuvvetlenmesi ve Kur’ân'ın adalet esaslarının toplum düzeninde daha fazla karşılık bulması.
Ancak Risale'nin nihai hedefini yalnızca siyasî iktidar olarak okumak eksik olur.
Çünkü Bediüzzaman'ın asıl vurgusu:
ifadesidir.
Kur’ân'ın açık öğretisine göre kıyametin kesin bilgisi Allah'a aittir.
Dolayısıyla cifir ve ebced:
vahiy değildir.
Bediüzzaman da bunu kesin gayb bilgisi olarak sunmamıştır.
Bizzat:
“Bu îmalar gerçi yalnız birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil...”
demektedir.
Ardından:
“Kıyametin vaktini kat’î tarzda kimse bilmez.”
kaydını koymaktadır.
Bu iki cümle konunun anahtarıdır.
Dolayısıyla bir Müslümanın:
“Kıyamet kesin 1545'te kopacak.”
demesi yerine:
“Risale'de 1545 tarihine yönelik bir cifrî ima vardır; doğrusunu Allah bilir.”
demesi gerekir.
Risale-i Nur'un âhirzaman tasavvurunda insanlık büyük bir iman ve ahlâk krizinden geçer; buna karşı önce tahkikî iman hizmeti yükselir, ardından Mehdiyetin iman-hayat-şeriat daireleri genişler; İslâm dünyasının manevî ve içtimaî ihyası kuvvetlenir; hakikî İsevîlik hurafelerden temizlenerek İslâm hakikatleriyle birleşir; Hz. İsa Aleyhisselâm nüzul ederek bu hareketin başına geçer; Deccalî dinsizlik cereyanı mağlup edilir; Kur’ân ve iman hakikatleri büyük bir kuvvet kazanır; fakat dünya ebedî olmadığı için çok sonraki safhada insanlık yeniden bozulur ve nihayet iman ehlinin çekilmesinden sonra kıyamet küfür ehlinin başında kopar.
Bütün bu bahislerden çıkarılması gereken en önemli netice, yalnızca:
“Mehdi ne zaman gelecek?”
veya:
“Kıyamet hangi yıl kopacak?”
soruları değildir.
Risale'nin asıl dikkatimizi çektiği mesele:
sorusudur.
Çünkü Mehdiyetin en büyük vazifesi:
meselesidir.
Bediüzzaman'ın geleceğe ilişkin çizdiği tabloda asıl mücadele:
iman ile inkâr,
tevhid ile materyalizm,
ahlâk ile sefahat,
adalet ile zulüm,
kardeşlik ile düşmanlık,
vahiy ile inkâr-ı ulûhiyet
arasındaki mücadeledir.
Bu yüzden Risale-i Nur açısından Müslümanın vazifesi tarih hesapları yapıp pasif biçimde Mehdi'yi beklemek değildir.
Asıl vazife:
imanını tahkikî hale getirmek,
Sünnet-i Seniyyeye sarılmak,
ihlâsı korumak,
günahlardan sakınmak,
Kur’ân ahlâkını yaşamak,
ehl-i imanla kardeşliği kuvvetlendirmek
ve iman hakikatlerinin neşrine hizmet etmektir.
Çünkü Mehdiyetin büyük binasının ilk taşı siyasî hâkimiyet değil:
Ve bütün gelecek tasavvurunu toparlayan en kuvvetli Risale cümlelerinden biri şudur:
Fakat kıyametin kesin saati ve bütün bu hadiselerin kesin yılları hususunda son söz yine:
“İlim Allah katındadır. Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez.”
olmalıdır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.