- Salih Avcı
- 20.02.2023
Risale-i Nur’da sıkça karşılaştığımız küll, cüz, küllî ve cüz’î kavramları ilk bakışta birbirine çok yakın görünür. Fakat dikkatle incelendiğinde iki ayrı ilişkiyi ifade ettikleri anlaşılır:
Küll–cüz, bir bütün ile onun parçaları arasındaki ilişkiyi;
Küllî–cüz’î ise bir genel mâna ile onun fertleri arasındaki ilişkiyi anlatır.
Bu ayrım yalnızca mantık veya dil bilgisi açısından önemli değildir. Bediüzzaman Said Nursî bu kavramları özellikle tevhid, rububiyet, kudret, insanın kâinatla münasebeti ve insanın iman sayesinde kazandığı külliyet gibi büyük hakikatlerin anlaşılmasında kullanır.
Küll, parçaların birleşmesiyle meydana gelen bütün demektir.
Meselâ:
İnsan bedeni bir külldür.
El, göz, kalp ve beyin bu küllün cüzleridir.
Bir ağaç küll; kökü, gövdesi, dalları ve yaprakları cüzdür.
Dünya bir küll; dağlar, ovalar ve denizler onun cüzleridir.
Güneş sistemi bir küll; Güneş ve gezegenler onun cüzleridir.
Burada temel ilişki şudur:
Bütün → parça
Dolayısıyla küllün fertleri değil, parçaları vardır.
Cüz, bir bütünün parçasıdır.
Bir insan bedenini düşündüğümüzde:
İnsan bedeni → küll
El → cüz
Göz → cüz
Kalp → cüz
Buradaki önemli nokta şudur:
Cüz, küllün adını taşımaz.
Meselâ insanın koluna “insan” diyemeyiz. Ağacın yaprağına “ağaç” diyemeyiz. Çünkü yaprak ağacın bir ferdinden ziyade onun parçasıdır.
Bu nokta, küll–cüz ile küllî–cüz’î arasındaki farkın anlaşılmasında son derece önemlidir.
Mantık ilminde küllî, birden fazla ferde uygulanabilen genel kavramdır.
Seyyid Şerif Cürcânî'nin meşhur tarifinde küllî, tasavvuru itibarıyla birden fazla ferde uygulanmasına mâni bulunmayan mâna olarak açıklanır.
Meselâ:
İnsan
dediğimizde yalnızca Ahmet'i, Mehmet'i veya Hasan'ı kastetmeyiz. “İnsan” kavramı bütün insan fertlerini içine alabilecek genel bir mânadır.
Bu sebeple:
İnsan → küllî
Ahmet, Mehmet, Hasan, Ayşe ve Fatma ise bu küllînin ayrı ayrı fertleridir.
Başka örnekler de verebiliriz:
Ağaç → küllî
Çam ağacı → cüz’î
Elma ağacı → cüz’î
Kuş → küllî
Bir serçe → cüz’î
Bir güvercin → cüz’î
Burada ilişki:
Genel mâna → fert
şeklindedir.
Cüz’î, küllî bir kavramın belirli ve tek bir ferdidir.
Meselâ:
“İnsan” küllîdir; belirli bir insan cüz’îdir.
“Ağaç” küllîdir; bahçedeki belirli bir elma ağacı cüz’îdir.
“Yıldız” küllîdir; Güneş belirli bir yıldız olarak cüz’îdir.
Dolayısıyla cüz ile cüz’î aynı şey değildir.
Cüz, bütünün parçasıdır.
Cüz’î ise genel bir kavramın ferdidir.
Bu dört kavramı anlamanın en kolay yolu şu karşılaştırmadır:
| Kavram | Anlamı | Karşılığı |
|---|---|---|
| Küll | Bütün | İnsan bedeni |
| Cüz | Bütünün parçası | El |
| Küllî | Birçok ferde uygulanabilen genel mâna | İnsan |
| Cüz’î | Küllînin belirli ferdi | Belirli bir insan |
Buradan önemli bir ölçü çıkar:
Küllün cüzleri vardır; küllînin fertleri vardır.
Bir başka ifadeyle:
Cüz, küllün parçasıdır; cüz’î, küllînin ferdidir.
Küllî ile cüz’î arasındaki ilişkiyi anlamanın güzel yollarından biri de isim meselesidir.
Küllînin adı ferdine verilebilir.
Meselâ genel kavram olarak:
“İnsan”
deriz.
Tek bir kişiyi gösterip yine:
“Bu bir insandır.”
deriz.
Demek ki hem küllîye hem onun ferdine “insan” denilebilir.
Fakat küll ile cüz arasında durum farklıdır.
İnsan bedenine “insan” dediğimiz hâlde onun yalnızca eline:
“Bu insandır.”
diyemeyiz.
Aynı şekilde ağacın dalına ağaç, evin penceresine ev diyemeyiz.
Bu sebeple:
Küllî ile cüz’î aynı kavram altında bulunabilir; küll ile cüz ise bütün-parça ilişkisi içindedir.
Bediüzzaman bu kavramları yalnızca mantık dersi vermek için kullanmaz. Bunların arkasından çok büyük bir tevhid delili çıkarır.
Mesnevî-i Nuriye'de ifade edilen temel ölçülerden biri şudur:
“Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır.”
Bu ifade tevhid açısından son derece derindir.
Çünkü bir parçanın varlığı ve vazifesini devam ettirmesi çoğu zaman yalnızca kendisine değil, içinde bulunduğu bütün sisteme bağlıdır.
İnsan elini düşünelim.
Elimizin hareket etmesi için sadece el yeterli değildir.
Elin hareket edebilmesi için:
kasların,
kemiklerin,
sinirlerin,
beynin,
kan dolaşımının,
kalbin,
akciğerlerin
uyum içinde çalışması gerekir.
Fakat mesele bununla da bitmez.
İnsanın yaşayabilmesi için:
hava,
su,
gıda,
Güneş,
Dünya'nın uygun sıcaklığı,
atmosfer,
gece ve gündüz,
ekolojik sistem
gereklidir.
Demek ki bir parmağın hareketi bile dolaylı olarak bütün kâinat düzeniyle bağlantılıdır.
Buradan Risale-i Nur'un tevhid mantığı ortaya çıkar:
Bir parçayı gerçekten yaratabilmek için, onun bağlı bulunduğu bütüne de hükmedebilmek gerekir.
Bir ağacın tek yaprağını düşünelim.
İlk bakışta son derece küçük bir varlıktır.
Fakat o yaprağın meydana gelmesi için:
toprak,
su,
hava,
güneş ışığı,
mevsimler,
Dünya'nın hareketleri,
atmosfer,
yağmur sistemi
gibi pek çok unsurun birlikte çalışması gerekir.
Öyleyse yaprağın gerçek yaratıcısı, yalnız yaprağa değil; Güneş'e, havaya, suya, toprağa ve bütün tabiat kanunlarına da hükmetmelidir.
Bu sebeple küçük bir cüz, bizi büyük bir külle götürür.
Yaprağın Rabbi kim ise ağacın Rabbi de O'dur; ağacın Rabbi kim ise baharın Rabbi de O'dur; baharın Rabbi kim ise yeryüzünün Rabbi de O'dur.
Bu prensibin anlamı şimdi daha açık hâle gelir.
Bir insan hayatının devamı için Güneş'e muhtaçsa, insanın gözü de dolaylı olarak Güneş'e muhtaçtır.
Ağaç yağmura muhtaçsa yaprak da yağmura muhtaçtır.
Dünya'nın yaşanabilir düzenine insan muhtaçsa insanın tek bir hücresi de bu düzenin devamına muhtaçtır.
Böylece Risale-i Nur, küçükten büyüğe doğru bir tevhid yolu açar:
Hücre → organ → beden → insan → yeryüzü → Güneş sistemi → kâinat
Bunların arasında karşılıklı bağlar vardır.
Neticede:
Cüzü yaratanın külle de hükmetmesi gerekir.
Risale-i Nur'un üzerinde önemle durduğu başka bir hakikat ise Allah'ın kudreti karşısında büyük ile küçük arasında zorluk farkının bulunmamasıdır.
Bediüzzaman şöyle ifade eder:
“Şu kâinatta, şu görünen tasarrufat ve ef'âl ile hükmeden Sâni-i Kadîr'in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz' kadar kolay gelir. Efratça kesretli bir küllînin icadı, bir tek cüz'înin icadı kadar sühuletlidir.”
Burada iki ayrı karşılaştırma yapılmaktadır:
Küll ↔ Cüz
ve
Küllî ↔ Cüz’î
Birincisinde:
Kâinatın yaratılması ile küçük bir varlığın yaratılması İlâhî kudret açısından mukayese edilmektedir.
İkincisinde ise:
Bir türün bütün fertlerinin yaratılmasıyla tek bir ferdinin yaratılması karşılaştırılmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur:
“Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.”
(Lokman, 31/28)
Bu âyet, küllî-cüz’î ilişkisinin kudret açısından çok güzel bir örneğidir.
Bütün insanlığın yaratılması bir tarafta, tek bir insanın yaratılması diğer tarafta düşünülebilir.
İnsan açısından milyarlarca insanı yaratmakla bir insanı yaratmak arasında muazzam fark vardır.
Fakat sonsuz İlâhî kudret açısından böyle bir güçlük farkı düşünülemez.
Bu hakikat:
bütün insanların yaratılmasıyla bir insanın,
bütün çiçeklerle bir çiçeğin,
bütün ağaçlarla bir ağacın,
bütün yıldızlarla bir yıldızın
yaratılmasını anlamamızda önemli bir ölçüdür.
Bir çiçeğe dikkatle bakalım.
Çiçeğin meydana gelmesi için bütün bahar şartlarının hazırlanması gerekir.
Güneş aynı Güneş'tir.
Atmosfer aynı atmosferdir.
Toprak aynı büyük sistemin parçasıdır.
Su döngüsü bütün yeryüzünü ilgilendiren bir sistemdir.
Demek ki bir çiçeği yapan kudret, baharı meydana getiren kudretten ayrı düşünülemez.
Bu sebeple Risale-i Nur'un tevhid anlayışında:
Bir tek çiçek, bütün baharın yaratıcısını gösterir.
Çünkü çiçek bahardan kopuk değildir.
Bediüzzaman insan hakkında şöyle der:
“Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla; sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın...”
Burada insan için hem cüz hem de cüz’î tabirinin kullanılması dikkat çekicidir.
Çünkü insan farklı açılardan değerlendirilmektedir.
Kâinat büyük bir bütün olarak düşünüldüğünde insan onun içinde küçücük bir parçadır.
Dünya içinde küçük, Güneş sistemi içinde daha küçük, kâinat ölçüsünde ise âdeta bir zerre gibidir.
Bu açıdan:
İnsan = cüz
İnsanlık bir küllî olarak düşünüldüğünde ise belirli bir insan onun ferdidir.
Bu açıdan:
İnsanlık = küllî
Tek insan = cüz’î
Dolayısıyla aynı insan farklı nispetlerle hem cüz hem cüz’î olarak değerlendirilebilir.
Mesnevî-i Nuriye'deki son derece önemli ifadelerden biri şöyledir:
“Cismin itibarıyla küçük, âciz, zayıf bir cüzsün. Lâkin Sâni-i Hakîm lütfuyla, lâtif san'atıyla seni cüzlükten küllîliğe çıkartmıştır.”
İnsan bedeni bakımından küçüktür.
Fakat Allah insana öyle cihazlar vermiştir ki insanın mânevî dünyası bütün kâinatı içine alabilecek bir genişlik kazanır.
Bu cihazların başında:
hayat,
ruh,
akıl,
kalp,
hayal,
hafıza,
vicdan,
iman,
marifetullah,
muhabbetullah
gelir.
Cansız bir taşın kâinatla irtibatı son derece sınırlıdır.
Fakat canlı bir insan:
Güneş'ten faydalanır,
havayı teneffüs eder,
suyu içer,
toprağın ürünlerini yer,
geceyi dinlenme zamanı olarak kullanır,
gündüzden istifade eder,
mevsimlerle hayatını düzenler.
Böylece hayat, insanın kâinatla münasebetini genişletir.
İnsan artık yalnızca bulunduğu yerde duran maddî bir cüz değildir.
Âlemin birçok unsuruyla ilişki kuran bir varlık hâline gelir.
Hayvan da Güneş'ten, sudan ve havadan faydalanır.
Fakat insan bunlarla yetinmez.
İnsan:
“Güneş nedir?”
diye sorar.
“Yıldızlar nasıl yaratılmıştır?”
diye düşünür.
“Ben nereden geldim?”
diye araştırır.
“Hayatın gayesi nedir?”
diye sorgular.
Akıl sayesinde insanın zihni bütün kâinata açılır.
Bedeni küçücük bir yerde bulunduğu hâlde fikri milyarlarca ışık yılı uzaklıklara ulaşabilir.
İşte insanın külliyetinin önemli bir mertebesi budur.
Fakat Risale-i Nur açısından insanın yalnızca kâinatı tanıması yeterli değildir.
Asıl mesele kâinatın mânasını okumaktır.
İman insana:
“Bu nedir?”
sorusunun yanında:
“Bunu kim yaptı?”
“Niçin yaptı?”
“Hangi İlâhî isim burada tecelli ediyor?”
sorularını sordurur.
Böylece insan:
çiçekte Cemîl isminin güzelliğini,
rızıklarda Rezzâk isminin ihsanını,
şifada Şâfî isminin rahmetini,
canlıların korunmasında Hafîz isminin tecellisini,
hikmetli yaratılışta Hakîm isminin cilvesini
okumaya başlar.
Böylece kâinat yalnızca maddî varlıkların toplamı olmaktan çıkar; İlâhî isimlerin tecellilerini gösteren büyük bir kitap hâline gelir.
İman insanı Allah'a bağlar; marifetullah ise bu bağı şuur ve bilgi bakımından derinleştirir.
İnsan artık:
“Güneş bana ışık veriyor.”
demekle kalmaz;
“Allah Güneş'i benim ve diğer canlıların hizmetinde çalıştırıyor.”
diye düşünür.
“Yağmur yağıyor.” demekle yetinmez;
yağmurda İlâhî rahmeti görür.
“Toprak ürün veriyor.” demekle kalmaz;
toprağın eliyle kendisine rızık gönderen Rezzâk-ı Kerîm'i tanımaya çalışır.
Böylece insanın kâinatla ilişkisi Allah hesabına olmaya başlar.
Marifet arttıkça muhabbet de inkişaf eder.
Çünkü insan güzelliği sever.
Nimeti sever.
Merhameti sever.
İhsanı sever.
İman ve marifet sayesinde bunların hakikî kaynağının Allah olduğunu anlayınca muhabbetini sebeplerden Müsebbibü'l-Esbâb'a yöneltir.
Böylece:
Hayat → kâinatla irtibat
İnsaniyet → kâinatı anlama
İman → kâinatın Rabbini tanıma
Marifet → İlâhî isimleri şuurla okuma
Muhabbet → o isimlerin sahibine sevgiyle yönelme
mertebeleri ortaya çıkar.
Mesnevî-i Nuriye'de insan hakkında şu dikkat çekici ifadeler yer alır:
“İnsaniyet itâsıyla bilkuvve ‘küll’ hükmündesin.”
ve:
“İman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve ‘küllî’ olmuşsun.”
Burada insanın maddî büyüklüğünden değil, mahiyetinin ve istidatlarının genişliğinden söz edilmektedir.
İnsan küçük bir bedene sahip olduğu hâlde:
aklıyla kâinatı düşünebilir,
hayaliyle geçmiş ve geleceğe uzanabilir,
kalbiyle sayısız varlığı sevebilir,
vicdanıyla sonsuzluğu arzulayabilir,
imanıyla bütün âlemleri Allah'ın mülkü olarak okuyabilir.
Bu bakımdan insan âdeta küçük bir âlem hâline gelir.
Tasavvuf ve İslâm düşüncesinde kullanılan ifadeyle insan bir bakıma:
“Âlem-i asgar” — küçük âlem
hükmünü kazanır.
Kâinat da geniş ölçekte bir insan gibi düşünülerek:
“İnsan-ı ekber”
şeklinde tasvir edilebilir.
Bediüzzaman'ın çok önemli ikazlarından biri de şudur:
“Dünyaya ve cismanî lezâize meyledersen, âciz, zelil bir ‘cüz’î’ olursun.”
İnsan kendisine verilen:
aklı,
kalbi,
hayali,
sevgiyi,
merakı,
iradeyi
yalnızca geçici dünya menfaatlerine sarf ederse bu geniş kabiliyetleri daraltmış olur.
Kâinatı okuyabilecek akıl yalnız menfaat hesabı yaparsa;
ebediyeti sevebilecek kalp yalnız geçici zevklere bağlanırsa;
Allah'ı tanımaya vesile olabilecek merak yalnız dünya işlerine sarf edilirse;
insan mânen küçülür.
Bedeni zaten küçüktür; mânevî dünyasını da küçültmüş olur.
Bediüzzaman devamında insanın cihazlarını “insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına” kullanması hâlinde küllîleşeceğini ifade eder.
Yani göz yalnızca görmek için değil, İlâhî sanatı okumak için;
kulak yalnızca sesleri duymak için değil, hakikati dinlemek için;
akıl yalnızca dünya menfaatini hesaplamak için değil, Allah'ı tanımak için;
kalp yalnızca fanileri sevmek için değil, Allah'a muhabbet etmek için kullanılmalıdır.
Böyle olduğunda insanın küçük varlığı büyük bir mâna kazanır.
Risale-i Nur'un bu kavramlardan çıkardığı en büyük sonuçlardan biri şudur:
Parçanın yaratıcısı bütünden ayrı olamaz.
Bir hücreyi yaratanın bedene hükmetmesi gerekir.
Bedeni yaratanın havaya, suya ve gıdaya hükmetmesi gerekir.
Bunlara hükmedenin Dünya'ya hükmetmesi gerekir.
Dünya'nın hayat şartlarını hazırlayanın Güneş sistemine hükmetmesi gerekir.
Böylece:
Hücre → beden → dünya → Güneş → kâinat
zinciri bizi tek bir rububiyete götürür.
Sonuç:
Cüz kimin ise küll de O'nundur.
Aynı hakikat türler ve fertler için de geçerlidir.
Bir arıyı kim yaratmışsa arı nevini de O yaratmıştır.
Bir insanı kim yaratmışsa insanlığı da O yaratmıştır.
Bir elma ağacını kim yaratmışsa bütün elma ağaçlarını yaratan da O'dur.
Çünkü fertte bulunan yaratılış programı, ait olduğu türün genel kanunuyla uyumludur.
Böylece:
Fert kimin mahlûku ise nev de O'nun mahlûkudur.
Bu da cüz’îden küllîye yükselen bir tevhid yoludur.
Bütün meseleyi dört kısa cümleyle özetleyebiliriz:
Cüz, külle bağlıdır.
Cüz’î, küllînin ferdidir.
Cüzü yaratan, onun bağlı olduğu bütüne hükmetmelidir.
Cüz’îyi yaratan, onun mensup olduğu nev'in yaratılış kanununa da hükmetmelidir.
Bu sebeple kâinattaki hiçbir varlık tamamen bağımsız değildir.
Her şey başka şeylerle bağlantılıdır.
Bu bağlantılar ise Risale-i Nur'un tevhid nazarında bizi Vâhid ve Ehad olan Allah'a götürür.
Bu noktada yaygın bir hatayı düzeltmek gerekir.
Küllî kelimesini sadece “bütün” diye tercüme etmek teknik olarak yeterli değildir.
Çünkü mantık terminolojisinde:
Küll = bütün
iken,
Küllî = birçok ferde uygulanabilen genel kavram
demektir.
Aynı şekilde:
Cüz = parça
iken,
Cüz’î = belirli fert
anlamındadır.
Dolayısıyla:
“İnsan bedeni küllîdir.”
demek yerine:
“İnsan bedeni bir külldür.”
demek daha doğrudur.
Aynı şekilde:
“İnsan kavramı küllîdir; belirli bir insan cüz’îdir.”
denilmelidir.
Bir elma ağacını ele alalım.
Elma ağacının tamamı:
Küll
Bir dalı:
Cüz
Bir yaprağı:
Cüz
Bir kökü:
Cüz
Genel olarak:
“Elma ağacı” → küllî
Bahçedeki belirli bir elma ağacı:
Cüz’î
Yanındaki başka bir elma ağacı:
Başka bir cüz’î
Böylece fark açıkça ortaya çıkar:
Yaprak, ağacın cüzüdür; tek bir elma ağacı ise “elma ağacı” küllîsinin cüz’î ferdidir.
Aynı sistemi insana uygulayalım:
İnsan bedeni → küll
Kalp → cüz
Göz → cüz
El → cüz
İnsan → küllî
Belirli bir insan → cüz’î
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar:
Bir insan aynı anda, farklı yönlerden hem küll, hem cüz, hem de cüz’î olarak değerlendirilebilir.
Bedeni organlarına nispetle külldür.
Kâinata nispetle cüzdür.
İnsan nevine nispetle cüz’îdir.
İman, marifet ve şuur bakımından ise mânevî bir külliyet kazanabilir.
Küll, cüz, küllî ve cüz’î kavramları Risale-i Nur'da yalnızca felsefî ve mantıkî terimler değildir. Bunlar, kâinattaki birlik hakikatini okumaya yarayan anahtar kavramlardır.
Küll–cüz ilişkisi bize şunu öğretir:
Parça bütünden bağımsız değildir.
Küllî–cüz’î ilişkisi ise:
Fert, mensup olduğu türün genel yaratılış kanunlarından bağımsız değildir.
Bir yaprak bütün baharla;
bir hücre bütün bedenle;
bir insan bütün yeryüzüyle;
yeryüzü Güneş'le;
Güneş galaksiyle;
bütün bunlar kâinatın umumî nizamıyla bağlantılıdır.
Bu sebeple bir tek varlığın gerçek anlamda yaratılması, onun bağlı bulunduğu bütün sistemi idare eden bir kudreti gerektirir.
İşte tevhid burada bütün ihtişamıyla görünür:
Bir zerre kimin ise Güneş de O'nundur.
Bir hücre kimin ise insan da O'nundur.
Bir insan kimin mahlûku ise bütün insanlık da O'nun mahlûkudur.
Bir çiçeği kim yaratıyorsa baharı da O yaratmaktadır.
İnsan ise başlangıçta kâinat içerisinde küçücük bir cüz ve insanlık içerisinde tek bir cüz’î iken; hayat, insaniyet, iman, marifet ve muhabbet nimetleri sayesinde mânen genişleyerek bütün kâinatla ilgilenen bir mahiyet kazanır.
Bu yükselişin en güzel özeti şudur:
Cüz → hayatla genişler → insaniyetle kâinatı düşünür → imanla kâinatı mânalandırır → marifetle Rabbini tanır → muhabbetle Rabbine yönelir → kullukla gerçek külliyetini kazanır.
Böylece insan, maddeten küçücük olduğu hâlde mânen kâinat kadar geniş bir kulluk ve marifet ufkuna namzet hâle gelir.
Küll = Bütün
Cüz = Bütünün parçası
Küllî = Genel mâna / tür veya kavram
Cüz’î = O genel mânanın belirli ferdi
Ve Risale-i Nur'un tevhid dersi açısından:
“Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır.”
Bu ölçü, insanı bir yapraktan ağaca, bir hücreden bedene, bir zerreden kâinata ve nihayet bütün bunların Hâlıkı, Mâliki ve Rabbi olan Cenâb-ı Hakk'ın vahdet ve ehadiyetine götüren geniş bir tefekkür kapısı açar.
Kur'ân-ı Kerîm: Lokman Sûresi, 31/28.
Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye: özellikle insanın cüzlükten küllîliğe yükselişini açıklayan bahisler.
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler: Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas.
Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat: Yirminci Mektup ve tevhid bahisleri.
Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta‘rîfât: küllî ve cüz’î kavramlarının mantıkî tarifleri.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.