- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî’ye göre peygamberlik (nübüvvet), insanlığın en temel ihtiyaçlarından biridir. Çünkü insan yalnızca kendisini ve kâinatı yaratan bir Yaratıcı’nın varlığını bilmeye değil; O Yaratıcı’nın kendisinden ne istediğini, hayatın gayesini, ölümün mahiyetini ve ölümden sonraki hayatı öğrenmeye de muhtaçtır.
İnsan aklı Allah’ın varlığına dair delilleri okuyabilir; fakat Allah’ın emir ve yasaklarını, ibadetin nasıl yapılacağını ve gayb âlemine dair hakikatleri kendi başına kesin biçimde belirleyemez. Bunun için vahye; vahyi insanlara ulaştıracak güvenilir elçilere, yani peygamberlere ihtiyaç vardır.
Risale-i Nur’da bu mesele özellikle On Dokuzuncu Söz, On Dokuzuncu Mektup (Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesi), Yirmi Dördüncü Söz, Otuz Birinci Söz, Âyetü’l-Kübrâ Risalesi ve Asâ-yı Mûsâ gibi bölümlerde farklı yönleriyle ele alınır.
İnsana akıl verilmiştir. Akıl büyük bir nimettir; araştırır, karşılaştırır, düşünür ve delillerden sonuç çıkarır. Ancak aklın ulaşabileceği alan sınırlıdır.
İnsan kendi aklıyla şu büyük soruların tamamına kesin cevap veremez:
Nereden geldim?
Beni kim yarattı?
Niçin yaratıldım?
Dünyadaki vazifem nedir?
Allah benden ne istiyor?
Hangi davranışlar Allah’ın rızasına uygundur?
Ölüm nedir?
Ölümden sonra hayat var mıdır?
Cennet ve Cehennem nedir?
Allah’a nasıl ibadet edilmelidir?
Akıl, Allah’ın varlığını ve kâinattaki hikmeti araştırabilir; fakat Allah’ın muradını vahiy olmadan kesin olarak bilemez.
Bir öğrencinin çok büyük bir okula gönderildiğini düşünelim.
Öğrenci okulun binasını görüyor, sınıfları geziyor, araçları inceliyor; fakat:
niçin okula getirildiğini,
hangi derslerden sorumlu olduğunu,
sınavın ne zaman yapılacağını,
hangi davranışların başarı veya başarısızlık getireceğini
bilmiyor.
Okul yönetimi ona hiçbir açıklama yapmazsa öğrencinin okulun gayesini tam olarak anlaması mümkün olmaz.
İşte dünya bir imtihan meydanı, insanlar talebe, peygamberler ise bu imtihanın gayesini ve İlâhî emirleri bildiren muallimler gibidir.
Allah yalnızca insanı yaratıp bırakan bir Yaratıcı değildir.
O;
yaratır,
yaşatır,
rızık verir,
terbiye eder,
ihtiyaçları karşılar,
hayatı devam ettirir.
Bütün bunlar rubûbiyetin tecellileridir.
İnsan bedeninin en küçük ihtiyaçlarını karşılayan Allah’ın, insanın ebedî hayatıyla ilgili en büyük ihtiyaçlarını cevapsız bırakması düşünülemez.
İnsan:
“Rabbim, beni niçin yarattın?”
diye sorar.
Peygamberler:
“Seni Kendisine kulluk etmen, O’nu tanıman ve ebedî saadete hazırlanman için yarattı.”
hakikatini bildirir.
İnsan:
“Ölümden sonra ne olacak?”
diye sorar.
Peygamberler haşri, hesabı, Cenneti ve Cehennemi haber verir.
Böylece peygamberlik, Allah’ın rubûbiyetinin insana yönelik bir hitabı ve rehberliği hâline gelir.
Risale-i Nur’un temel düşüncelerinden biri “kitab-ı kâinat” anlayışıdır.
Kâinattaki her varlık Allah’ın isimlerini gösteren bir işaret gibidir.
Bir çiçek güzelliğiyle Cemîl ismine,
bir canlıya verilen rızık Rezzâk ismine,
hastalıkların ardından gelen şifa Şâfî ismine,
canlılardaki mükemmel düzen Hakîm ismine
işaret eder.
Fakat insan bu büyük kitabı her zaman doğru okuyamaz.
Bir çocuğun önüne ileri seviyede yazılmış bir fizik kitabı bırakalım.
Çocuk harfleri okuyabilir; fakat kitabın derin mânâlarını anlayamaz.
Bir öğretmene ihtiyaç duyar.
Aynı şekilde insan gökyüzünü, yıldızları, hayvanları, bitkileri ve kendi bedenini görür. Fakat bunların Allah hesabına nasıl okunacağını peygamberlerden öğrenir.
Peygamberler insana:
“Bu varlıklar sahipsiz değildir. Bunların her biri Allah’ın kudretini, ilmini, hikmetini ve rahmetini gösteren İlâhî sanat eserleridir.”
dersini verir.
Bu sebeple peygamberler kâinat kitabının İlâhî mânâlarını insanlığa öğreten muallimlerdir.
İnsan konuşabilen, düşünebilen, dua edebilen ve Rabbine yönelen bir varlıktır.
İnsan Allah’a:
“Rabbim, benden ne istiyorsun?”
diye yönelirken Allah’ın insanın bu en büyük ihtiyacına cevap vermemesi düşünülemez.
İşte bu İlâhî bildirimin adı vahiydir.
Vahyin insanlara ulaştırılmasını sağlayan seçilmiş kullar ise peygamberlerdir.
Böylece:
Allah → vahiy → peygamber → insan
şeklinde bir İlâhî rehberlik meydana gelir.
İnsanlara yalnızca emirlerin bildirilmesi yeterli değildir. İnsan, o emirlerin hayatta nasıl uygulanacağını da görmek ister.
Mesela Kur’ân:
namazı emreder,
zekâtı emreder,
sabrı emreder,
adaleti emreder,
merhameti emreder,
güzel ahlâkı emreder.
Fakat bunların günlük hayatta nasıl uygulanacağını en mükemmel şekilde Resûlullah’ın (s.a.v.) sünnetinde görürüz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kur’ân’ın öğrettiği iman ve ahlâk esaslarının yaşayan en büyük örneğidir.
Bu bakımdan sünnet, İslâm’ın yalnızca teorik bilgi olarak kalmasını önleyerek onun hayata nasıl geçirileceğini gösterir.
Allah mutlak adalet sahibidir.
Kur’ân’da:
وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا
“Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”
(İsrâ, 17/15)
buyrulur.
Bu ayet önemli bir hakikati ortaya koyar:
Önce tebliğ, sonra sorumluluk.
Bir öğretmenin öğrencilerine konuları öğretmeden onları sınava tabi tutması nasıl doğru olmazsa, İlâhî adalet de insanlara doğru yolu bildiren elçiler gönderilmesini gerektirir.
Peygamberler bu bakımdan insanlar üzerinde hüccetin tamamlanmasının vesileleridir.
İnsan yalnızca maddî ihtiyaçlara sahip değildir.
Ekmeğe ihtiyacı olduğu gibi imana,
suya ihtiyacı olduğu gibi hidayete,
ışığa ihtiyacı olduğu gibi vahyin nuruna da muhtaçtır.
Allah insanın bedeninin ihtiyaçlarını karşılıyorsa, ruhunun ebedî saadetle ilgili ihtiyaçlarını da ihmal etmez.
Peygamberler bu açıdan İlâhî rahmetin insanlığa en büyük hediyelerinden biridir.
Çünkü onlar insanı:
şirkten tevhide,
küfürden imana,
zulümden adalete,
ahlâksızlıktan güzel ahlâka,
gafletten kulluğa,
dünya merkezli yaşamaktan ebedî hayat şuuruna
davet ederler.
İnsan aklı iyilik ve kötülük hakkında pek çok hükme ulaşabilir. Fakat insanların görüşleri, toplumların değerleri ve kültürlerin kabulleri zaman içinde değişebilir.
Bir toplumun normal kabul ettiği bir davranışı başka bir toplum yanlış görebilir.
Bu sebeple insanlığın yalnızca değişken toplumsal kabullere değil, aşkın ve sağlam bir ahlâkî ölçüye ihtiyacı vardır.
Vahiy;
adalet,
doğruluk,
merhamet,
iffet,
emanete riayet,
kul hakkından sakınma
gibi temel değerleri İlâhî bir temele bağlar.
Peygamberler de bu ahlâkı yalnızca anlatmamış, bizzat yaşayarak göstermişlerdir.
İnsan Allah’ı yalnızca kendi hayal ve tahminlerine göre tanımaya çalışırsa yanlış tasavvurlara düşebilir.
Peygamberler insanlara Allah’ın:
isimlerini,
sıfatlarını,
rahmetini,
adaletini,
kudretini,
ilmini,
hikmetini,
emirlerini ve yasaklarını
vahyin rehberliğinde öğretirler.
Risale-i Nur’un marifetullah anlayışında bu nokta son derece önemlidir.
Kâinat Allah’ın varlığını gösterir; peygamberler ise kâinatın gösterdiği Rabbimizi nasıl tanımamız gerektiğini öğretirler.
İnsanın duyuları sınırlıdır.
Gözümüz her şeyi göremez.
Kulağımız her şeyi işitemez.
Aklımız da bütün varlık âlemini kuşatamaz.
Özellikle:
melekler,
kabir hayatı,
haşir,
hesap,
mizan,
Cennet,
Cehennem
gibi gaybî hakikatlerin ayrıntıları deney ve gözlem yoluyla öğrenilemez.
Bunlar ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinebilir.
Allah’ın bildirdiği bu hakikatleri insanlığa ulaştıranlar da peygamberlerdir.
Kâinatta büyük bir düzen, sanat, ölçü ve hikmet görülmektedir.
İnsan ise bütün bu sanatların mânâlarını anlayabilecek kabiliyetlerle donatılmıştır.
Eğer insana:
“Bütün bunlar neden yaratıldı?”
sorusunun cevabı verilmeseydi, kâinatın taşıdığı pek çok yüksek mânâ insan açısından anlaşılmaz kalırdı.
Muhteşem bir saraya davet edildiğinizi düşünün.
Sarayın içinde:
paha biçilmez sanat eserleri,
muhteşem sofralar,
olağanüstü süslemeler,
kusursuz bir düzen
bulunuyor.
Fakat sarayın sahibini tanımıyorsunuz.
Neden davet edildiğinizi bilmiyorsunuz.
Saraydaki eserlerin ne anlama geldiğini bilmiyorsunuz.
İşte bir rehber gelir ve size:
“Bu sarayın sahibi şudur. Bu eserleri size kendisini tanıtmak için sergilemiştir. Burada bulunmanızın gayesi de budur.”
der.
Risale-i Nur’un temsil diliyle peygamberler de kâinat sarayının rehberleri ve teşrifatçıları hükmündedir.
Peygamberlerin yalnızca sözleri değil, hayatları da birer derstir.
Onlar insanlara:
Allah’a nasıl kulluk edileceğini,
nimetlere nasıl şükredileceğini,
musibetlere nasıl sabredileceğini,
insanlara nasıl merhamet edileceğini,
adaletin nasıl korunacağını,
aile hayatının nasıl yaşanacağını,
dünya ile âhiret arasında nasıl denge kurulacağını
öğretmişlerdir.
Bu sebeple peygamberlik yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Peygamber, bildirdiği hakikatin yaşayan örneğidir.
Risale-i Nur’da Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliği çok geniş delillerle ele alınır. Özellikle On Dokuzuncu Söz ve On Dokuzuncu Mektup bu konuda önemlidir.
Bediüzzaman, Resûlullah’ın (s.a.v.) nübüvvetini değerlendirirken yalnızca tek bir mucizeye değil, çok geniş bir deliller bütününe dikkat çeker.
Bunların başlıcaları:
peygamberlikten önce dahi el-Emin olarak tanınması,
yüksek ahlâkı,
hayatındaki doğruluk ve istikamet,
Kur’ân-ı Kerîm gibi eşsiz bir kitabı tebliğ etmesi,
gösterdiği mucizeler,
kısa zamanda meydana getirdiği büyük ahlâkî ve toplumsal dönüşüm,
yetiştirdiği sahâbe nesli,
asırlar boyunca insanlık üzerindeki tesiri
gibi delillerdir.
Risale-i Nur’un yaklaşımına göre bunların tamamı birlikte değerlendirildiğinde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın Resûlü olduğuna dair son derece kuvvetli bir deliller bütünü meydana gelir.
İnsan Risale-i Nur’un bakışına göre sıradan bir varlık değildir.
İnsan:
Allah’ın isimlerine ayna olabilecek kabiliyetlere sahiptir,
kâinatın mânâlarını anlayabilecek bir şuur taşır,
İlâhî hitaba muhataptır,
imtihana tâbidir,
ebedî hayata adaydır.
Böylesine önemli vazifeler verilen insanın yaratılış gayesinin kendisine bildirilmesi gerekir.
İşte peygamberlerin gönderilmesi, bir yönüyle Allah’ın insana verdiği değerin göstergesidir.
Peygamberlerin bulunmadığını düşünelim.
İnsan gökyüzünü görecek fakat onun Allah’ın kudretini nasıl gösterdiğini tam okuyamayacaktı.
Ölümü görecek fakat:
“Ölüm yokluk mudur, başka bir âleme geçiş midir?”
sorusuna vahye dayalı kesin cevap bulamayacaktı.
Allah’ın varlığına ulaşsa bile:
“Allah benden ne istiyor? Nasıl ibadet edeceğim?”
sorusunun ayrıntılı cevabını bilemeyecekti.
Cennet, Cehennem, haşir ve hesap gibi gaybî hakikatlerin ayrıntılarını öğrenemeyecekti.
Dolayısıyla peygamberlik, insanın en temel varoluş sorularına Allah tarafından verilen cevabın insanlığa ulaştırılmasıdır.
Kâinatı muhteşem bir saray olarak düşünelim.
Saray: Kâinattır.
Sarayın sahibi: Allah’tır.
Misafir: İnsandır.
Saraydaki sanat eserleri: Mahlûkattır.
Sarayın kitabı ve talimatnamesi: Vahiy ve İlâhî kitaplardır.
Sarayın rehberleri: Peygamberlerdir.
İnsan saraya gelir.
Her yerde sanat görür.
Gökyüzüne bakar.
Yıldızları görür.
Yeryüzüne bakar.
Çiçekleri, hayvanları, dağları, denizleri ve kendisini görür.
Fakat şu soruların cevabını arar:
“Bu sarayın sahibi kim?”
“Beni buraya neden getirdi?”
“Benden ne istiyor?”
“Buradan sonra nereye gideceğim?”
İşte peygamberler gelir ve:
“Bu mülk sahipsiz değildir. Sizi yaratan Allah’tır. Bu dünya bir imtihan meydanıdır. Burada misafirsiniz. Rabbinizi tanıyın, O’na iman ve ibadet edin, nimetlerine şükredin ve ebedî hayata hazırlanın.”
diye insanlığa rehberlik ederler.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında peygamberlerin gönderilmesi, Allah’ın hikmet, rahmet, adalet ve rubûbiyetinin insanlığa yönelik büyük bir tecellisidir.
Çünkü:
İnsan yaratılış gayesini kendi başına bütün ayrıntılarıyla bilemez.
Allah’ın insandan ne istediği vahiy ile bildirilir.
Vahyi insanlara peygamberler ulaştırır.
Kâinat kitabının İlâhî mânâlarını peygamberler öğretir.
İnsan yalnızca kanuna değil, yaşayarak gösteren örneğe de muhtaçtır.
İlâhî adalet, sorumluluktan önce tebliği gerektirir.
İlâhî rahmet insanın ebedî hayat yolunda rehbersiz bırakılmamasını gerektirir.
Gaybî hakikatlerin ayrıntıları vahiy yoluyla öğrenilir.
Peygamberler Allah’ı doğru tanımayı öğretir.
Hz. Muhammed (s.a.v.), Kur’ân, yüksek ahlâkı, sünneti ve nübüvvet delilleriyle insanlığın son ve en kapsamlı İlâhî rehberidir.
Kâinat Allah’ın yazdığı büyük bir kitap gibidir; peygamberler bu kitabın ne anlattığını öğreten İlâhî rehberlerdir. Vahiy ise o kitabın Yaratıcısından gelen açıklamadır.
Bu sebeple Risale-i Nur perspektifinde nübüvvet, insanlık tarihine sonradan eklenmiş tali bir mesele değil; insanın Rabbini tanıması, yaratılış gayesini anlaması, doğru kulluk yapması ve ebedî saadete hazırlanması için vazgeçilmez bir İlâhî rehberlik müessesesidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.