- Salih Avcı
- 20.02.2023
Aşağıdaki metin, verdiğiniz çerçeve esas alınarak daha düzenli ve ayrıntılı biçimde hazırlanmıştır. “Münafık olur” gibi kesin hükümler yerine, kişinin davranışlarında nifak, riya ve samimiyetsizlik alametlerinin ortaya çıkabileceği şeklinde daha ölçülü bir dil kullanılmıştır.
İnsana gelen bir bilgi, doğrudan doğruya sağlam bir inanca dönüşmez. Bilgi önce hayal dünyasına girer, sonra zihinde şekillenir, akıl tarafından değerlendirilir, kalp tarafından kabul edilir, amacı anlaşılır, hayatta uygulanır ve nihayet insanın sağlam inancı hâline gelir.
Bu süreç şu yedi mertebeden oluşur:
Tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, izan, iltizam ve itikad.
Bu mertebelerin her biri doğru bilgilerle, sağlam ölçülerle ve ihlaslı bir niyetle aşılırsa insanın imanı, ahlakı ve düşünce dünyası kuvvetlenir. Fakat herhangi bir mertebe yanlış işletilirse birtakım manevî ve fikrî hastalıklar ortaya çıkar.
Tahayyül, insanın zihnine gelen bilgi, görüntü, fikir ve ihtimallerin hayal dünyasında canlanmasıdır. Bir şey henüz ayrıntılı olarak anlaşılmadan önce insanın hayaline girer.
İnsanın tahayyül dünyası bir tarla gibidir. Bu tarlaya hangi tohumlar atılırsa zamanla onlar filizlenir. Faydalı bilgiler, güzel örnekler, doğru düşünceler ve iman hakikatleriyle beslenen bir hayal dünyası insanı hayra yönlendirir. Buna karşılık yalan, iftira, hurafe, çirkin görüntüler, boş tartışmalar ve yanlış bilgilerle beslenen bir hayal dünyası insanın zihnini karıştırır.
İnsan gördüğü, dinlediği ve okuduğu şeylere dikkat etmelidir. Çünkü sürekli maruz kalınan bilgiler zamanla hayal dünyasına yerleşir.
Tahayyülü doğru besleyen şeyler şunlardır:
Kur’an’ın hakikatleri,
Peygamber Efendimizin güzel ahlakı,
Doğru ve güvenilir bilgiler,
İnsanı düşünmeye ve iyiliğe yönlendiren eserler,
Kâinattaki hikmetleri gösteren tefekkür,
Salih insanların güzel hâlleri.
Tahayyül faydalı bilgiler yerine zararlı, yanlış ve temelsiz bilgilerle beslenirse safsata hastalığı ortaya çıkar.
Safsata, gerçekte sağlam bir delile dayanmayan düşüncenin doğruymuş gibi kabul edilmesidir. Böyle bir insan, hakikatle hayali birbirine karıştırabilir. Duyduğu her sözü araştırmadan kabul eder, her ihtimali gerçek zanneder ve kuruntularını delil yerine kullanır.
Safsata hastalığına yakalanan kişi:
Duyduğu her habere inanır.
Delil yerine söylentiyle hareket eder.
Kendi kuruntularını gerçek zanneder.
Mantıksız bağlantılar kurar.
Hurafeleri dinin bir parçası gibi görebilir.
Sosyal medyada karşılaştığı her bilgiyi doğru kabul eder.
Gerçekleri araştırmak yerine hayal ettiği senaryolara inanır.
Bu hastalığın tedavisi, zihni doğru bilgilerle beslemek, her haberi araştırmak ve delilsiz iddialara itibar etmemektir.
Tasavvur, tahayyül edilen bir şeyin zihinde daha belirgin bir şekil kazanmasıdır. İnsan bu mertebede ne istediğini, nereye yöneldiğini ve hayatında nasıl bir hedef takip edeceğini belirlemeye başlar.
Tasavvur mertebesinde en önemli mesele gaye ve hedef seçimidir. Çünkü insanın zihninde oluşturduğu hedef, zamanla onun davranışlarını ve hayatının yönünü belirler.
İnsanın gayesi yalnızca dünyalık kazanç, makam, şöhret, alkış veya üstünlük olmamalıdır. Dünyaya ait meşru hedefler bulunabilir; fakat bunların üzerinde Allah’ın rızası bulunmalıdır.
Bir insan:
İlim öğrenirken Allah’ın rızasını,
Çalışırken helal kazancı,
İnsanlara hizmet ederken faydalı olmayı,
İbadet ederken kulluğu,
Başarı elde ederken şükretmeyi
hedeflemelidir.
Gaye doğru olursa insanın yaptığı sıradan işler bile ibadet değeri kazanabilir. Ancak gaye bozuk olursa görünüşte güzel olan işler bile manevî değerini kaybedebilir.
İnsan Allah’ın rızasına uygun bir hedef belirlemezse bîbehre kalma, yani yaptığı işlerden manevî bir nasip elde edememe hastalığı ortaya çıkar.
Bîbehre, nasipsiz ve mahrum kalmış kimse demektir. İnsan çok çalışabilir, büyük işler yapabilir, toplumda meşhur olabilir; fakat niyeti yalnızca kendi menfaati, şöhreti veya insanların alkışıysa yaptığı işlerin manevî bereketinden mahrum kalabilir.
Bu hastalığa yakalanan kişi:
Çok çalışır fakat huzur bulamaz.
İnsanların takdirini Allah’ın rızasının önüne geçirir.
Yaptığı iyiliklerden sürekli karşılık bekler.
Alkış görmeyince hizmeti bırakır.
Dünyalık hedeflerine ulaşsa bile manen doymaz.
Gayesini kaybettiği için savrulur.
Başarısını kulluk yerine nefsini büyütmek için kullanır.
Bu nedenle insan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bunu niçin yapıyorum? Bu işte Allah’ın rızası var mı?”
Tasavvur mertebesinin tedavisi, gayeyi düzeltmek ve bütün meşru hedefleri Allah’ın rızasına bağlamaktır.
Taakkul, bilginin akıl tarafından değerlendirilmesi, karşılaştırılması ve bir sonuca bağlanmasıdır. İnsan bu mertebede düşünür, delilleri tartar ve doğruyla yanlışı ayırmaya çalışır.
Akıl çok kıymetli bir nimettir. Ancak akıl tek başına bırakılır ve doğru bir ölçüye bağlanmazsa insanı her zaman hakikate götürmeyebilir. Çünkü akıl nefisten, önyargılardan, menfaatlerden ve çevrenin etkisinden etkilenebilir.
Mümin açısından dinî ve ahlakî meselelerde temel ölçü:
Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim,
Peygamber Efendimizin sahih sünneti,
Bu kaynaklara uygun sağlam ilim ve hikmettir.
Akıl, vahyin karşısında değil; vahyi anlamaya çalışan bir araç olarak kullanılmalıdır. Akıl doğru çalışmalı, fakat hakikati kendi arzusuna göre eğip bükmemelidir.
Akıl hakikati bulmak için değil, nefsin isteklerini savunmak için kullanılırsa cerbeze hastalığı ortaya çıkar.
Cerbeze, aklın hakkı ortaya çıkarmak yerine yanlışı doğru göstermek için kullanılmasıdır. Böyle bir insan zeki olabilir, güzel konuşabilir ve güçlü deliller ileri sürüyormuş gibi görünebilir. Ancak amacı hakikati bulmak değil, kendi fikrini üstün çıkarmaktır.
Cerbeze hastalığına yakalanan kişi:
Yanlışını kabul etmemek için sürekli bahane üretir.
Ayet ve hadisleri kendi menfaatine göre yorumlar.
Tartışmada haklı çıkmayı hakikati bulmaktan önemli görür.
Bir insanın tek hatasından hareketle bütün iyiliklerini yok sayar.
Sevdiği kişinin yanlışını savunur, sevmediği kişinin doğrusunu reddeder.
Küçük bir meseleyi büyütür, büyük bir hakikati küçültür.
Kelime oyunlarıyla yanlışı doğru göstermeye çalışır.
Aklını vicdanın ve vahyin hizmetinde değil, nefsinin hizmetinde kullanır.
Cerbezenin tedavisi, hakkı kendi nefsinden üstün tutmaktır. İnsan tartışırken “Ben nasıl galip gelirim?” yerine “Hakikat nedir?” diye sormalıdır.
Tasdik, aklın doğruluğunu gördüğü bir hakikati kalben kabul etmesidir. İnsan bu mertebede, “Bu bilgi doğrudur.” der.
Ancak bir hakikati yalnızca doğru bulmak yeterli değildir. Tasdik edilen bilgi, insanın hayatına ve davranışlarına yön vermelidir. Bilginin değeri, insanda meydana getirdiği değişiklikle ortaya çıkar.
Örneğin insan:
Namazın farz olduğunu bilir,
Yalanın haram olduğunu kabul eder,
Kul hakkının büyük bir günah olduğunu tasdik eder,
Kibrin kötü olduğunu söyler.
Fakat bunların hiçbirini hayatında uygulamıyorsa bilgi sadece zihinde kalmış olur.
Kalben kabul edilen bilgiler uygulamaya geçirilmezse bilgi, insanı olgunlaştıran bir hakikat olmaktan çıkar ve yalnızca kuru bir malumata dönüşür.
Böyle bir insan çok şey biliyor olabilir; fakat bildikleri ahlakına, ibadetine ve insanlarla ilişkilerine yansımaz.
Bu durumda mâlûmatfüruşluk hastalığı ortaya çıkar. Mâlûmatfüruş, bilgisini yaşamak ve faydalı olmak için değil, insanlara göstermek için kullanan kişidir.
“Gazete gevezesi” tabiri de her konuda konuşan, birçok bilgi aktaran fakat derinliği, uygulaması ve istikameti bulunmayan kimseyi ifade eder.
Bu hastalığa yakalanan kişi:
Her mesele hakkında konuşur.
Bilmediği konularda da fikir yürütür.
Bilgisini başkalarını küçümsemek için kullanır.
Çok anlatır fakat az uygular.
İnsanlara nasihat eder ama kendisi yerine getirmez.
Bilgiyi amel için değil, sohbetlerde üstün görünmek için toplar.
Dinin hükümlerini bilir fakat günlük hayatında bunlara dikkat etmez.
Sürekli yeni bilgiler peşinde koşar fakat bildikleri üzerinde düşünmez.
Bu hastalığın tedavisi, her öğrenilen hakikatten sonra insanın kendisine şu soruyu sormasıdır:
“Bu bilgi benim hayatımda neyi değiştirecek?”
İlim amele, amel ahlaka ve ahlak kulluğa dönüşmelidir. Aksi hâlde bilgi insanın yükünü artırabilir.
İz’an, kabul edilen bir hakikatin anlamını, hikmetini ve niçin yapılması gerektiğini kavramaktır. Tasdik, “Bu doğrudur.” demekse; izan, “Bu neden doğrudur ve ben bunu hangi maksatla yapmalıyım?” sorusunun cevabını bulmaktır.
Bu mertebede insanın niyeti önem kazanır. Çünkü aynı davranış farklı niyetlerle yapılabilir.
İki insan aynı ibadeti yapabilir:
Biri Allah’ın rızası için,
Diğeri insanların takdirini kazanmak için yapabilir.
Dışarıdan bakıldığında davranış aynı görünür; fakat manevî değeri niyete göre değişir.
İnsan yaptığı her önemli işte şu soruları sormalıdır:
Ben bunu niçin yapıyorum?
Allah’ın rızasını mı arıyorum?
İnsanlara görünmek mi istiyorum?
Bir menfaat elde etmek için mi yapıyorum?
Nefsimi üstün göstermek mi istiyorum?
Hakikate mi hizmet ediyorum, yoksa kendime mi?
Niyet doğruysa davranış manevî değer kazanır. Niyet bozuksa görünüşte güzel olan bir amel bile ihlasını kaybedebilir.
İnsan davranışının niçinini doğru belirleyemezse riya, gösteriş ve samimiyetsizlik ortaya çıkabilir. Kişinin içiyle dışı birbirinden uzaklaşmaya başlar.
Bu durum doğrudan bir kişiye “münafık” hükmü vermeyi gerektirmez. İnsanların kalplerindeki kesin durumu ancak Allah bilir. Ancak davranışlarda amelî nifak alametleri görülebilir.
Bu hastalığa yakalanan kişi:
İnsanların yanında ibadetini artırır, yalnız kalınca terk eder.
Görüldüğü zaman çalışır, görülmediği zaman gevşer.
Allah’ın rızasından çok insanların beğenisini önemser.
Dışarıdan samimi görünür, içinde başka hesaplar taşır.
İyiliğini gizlemek yerine sürekli duyurmak ister.
Hizmet ettiği yerde makam ve takdir bekler.
Eleştirilince Allah için yaptığı işi bırakır.
İnsanlara dindar görünmeye çalışırken gizli hayatında ölçüsüz davranır.
Bu hastalığın tedavisi ihlastır. İnsan yaptığı ameli yalnızca Allah için yapmalı, insanların övgüsüyle sevinip yergisiyle yıkılmamalıdır.
İltizam, doğru olduğu kabul edilen bir hakikate bağlanmak, onu sahiplenmek ve gereğini yerine getirmektir. İnsan bu mertebede sadece doğruyu bilmez; doğru olanın yanında durur ve hayatını ona göre düzenler.
İltizam, sadakat ve bağlılık gerektirir. Fakat bu bağlılık şahıslara, gruplara ve yapılara körü körüne değil, hakka ve hakikate olmalıdır.
Doğru iltizam şudur:
Kişiye değil hakka bağlanmak,
Gruba değil İslam’ın ölçülerine bağlı kalmak,
Sevdiği kişinin yanlışına yanlış diyebilmek,
Sevmediği kişinin doğrusunu kabul edebilmek,
Kendi cemaatini, mesleğini veya meşrebini dinin önüne geçirmemek.
İnsan hakikate değil de şahıslara, gruplara, partilere, cemaatlere veya kendi düşüncesine bağlanırsa tarafgirlik hastalığı ortaya çıkar.
Tarafgirlik, insanın mensup olduğu tarafın her yaptığını doğru; karşı tarafın her yaptığını yanlış görmesidir.
Bu hastalığa yakalanan kişi:
Kendi grubunun hatalarını görmez.
Karşı grubun doğrularını kabul etmez.
İnsanları haklı ve haksız diye değil, bizden ve onlardan diye ayırır.
Sevdiği kişiye ayrı, sevmediği kişiye ayrı ölçü uygular.
Kendi cemaatini veya meşrebini İslam’ın tamamı gibi görür.
Hakikati şahıslarla ölçer.
Kardeşlik yerine rekabet ve düşmanlık üretir.
Bir Müslümanın farklı bir gruba mensup olmasını düşmanlık sebebi sayar.
Kendi tarafını savunmak için gıybet, iftira ve haksızlığa başvurabilir.
Tarafgirlik insanın adalet duygusunu bozar. Kişi artık haklıyı değil, kendisinden olanı savunmaya başlar.
Bu hastalığın tedavisi, şu ölçüyü benimsemektir:
Hak kimden gelirse gelsin kabul edilir; yanlış kimden gelirse gelsin reddedilir.
Bir kişiye, cemaate veya gruba duyulan muhabbet, adaletin ve İslam kardeşliğinin önüne geçirilmemelidir.
İtikad, hakikatin insanın kalbinde kökleşmesi ve sağlam bir inanç hâline gelmesidir. İnsan artık yalnızca hakikati bilmez ve uygulamaz; bütün hayatını o inanç üzerine kurar.
Sağlam itikadın insanda meydana getirmesi gereken başlıca özellikler şunlardır:
Tevazu,
Şükür,
Allah’a güven,
Aczini ve fakrını bilme,
İbadetlerini Allah’ın lütfu olarak görme,
Başarıyı kendinden değil Allah’ın ihsanından bilme.
Hakiki iman insanı kibirlendirmez; aksine insan kendi aczini daha iyi anlar.
İnsan ulaştığı iman, ilim, ibadet ve hizmet seviyesini kendi nefsinden bilirse ucub hastalığı ortaya çıkar.
Ucub, insanın kendisini, ibadetlerini, bilgisini ve güzel amellerini beğenmesidir. Kibirde insan kendisini başkasından üstün görür. Ucubda ise insan kendi hâline hayran olur. Ucub zamanla kibre dönüşebilir.
Ucub hastalığına yakalanan kişi:
İbadetlerini kendi başarısı zanneder.
Kendisini diğer insanlardan daha takvalı görür.
Çok bildiği için kurtulduğunu düşünür.
Yaptığı hizmetleri Allah’ın lütfu değil, kendi kabiliyeti sayar.
Günahkâr gördüğü insanları küçümser.
Kendi kusurlarını unutur, başkalarının kusurlarını araştırır.
Hidayeti kendinden, hataları başkalarından bilir.
“Ben olmasaydım bu hizmet olmazdı.” diye düşünebilir.
İbadetlerinden dolayı Allah üzerinde bir hakkı bulunduğunu zannedebilir.
Kendisine yapılan nasihatleri kabul etmez.
Oysa insanın iman etmesi, ibadet yapması ve hayırlı işlere yönelmesi Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. İnsan yalnızca kendisine verilen iradeyi doğru yönde kullanmaya çalışır.
Ucubun tedavisi şunlardır:
Her nimeti Allah’tan bilmek,
Kendi kusurlarını görmek,
Ameline değil Allah’ın rahmetine güvenmek,
İbadetini yeterli görmemek,
Başkalarını küçümsememek,
Son nefese kadar imanını koruyup koruyamayacağını düşünmek,
Başarı karşısında şükretmek,
Övgü karşısında nefsini büyütmemek.
İnsan “Ben yaptım.” yerine, “Allah nasip etti.” demelidir.
| Mertebe | Doğru İşleyişi | Bozulduğunda Ortaya Çıkan Hastalık |
|---|---|---|
| Tahayyül | Hayal dünyasını faydalı ve doğru bilgilerle beslemek | Safsata, kuruntu ve hurafe |
| Tasavvur | Allah’ın rızasına uygun bir gaye belirlemek | Bîbehre kalmak, nasipsizlik |
| Taakkul | Aklı Kur’an ve sünnet ölçüsünde kullanmak | Cerbeze, aklı yanlışın hizmetinde kullanmak |
| Tasdik | Kabul edilen bilgiyi davranışa dönüştürmek | Mâlûmatfüruşluk, kuru bilgi ve gevezelik |
| İz’an | Davranışın niçin yapıldığını doğru belirlemek | Riya, samimiyetsizlik ve nifak alametleri |
| İltizam | Şahıslara değil hakka bağlı kalmak | Tarafgirlik ve körü körüne bağlılık |
| İtikad | İmanı tevazu, şükür ve kullukla yaşamak | Ucub, kendini ve amelini beğenmek |
İnsanın manevî gelişimi yalnızca çok bilgi öğrenmekle gerçekleşmez. Bilginin doğru kaynaktan alınması, doğru anlaşılması, akılla değerlendirilmesi, kalben kabul edilmesi, niyetinin düzeltilmesi, hayata uygulanması ve tevazu içinde sağlam bir inanca dönüşmesi gerekir.
Bu yolculuğun özeti şöyledir:
Tahayyül doğru bilgiyle beslenmeli, tasavvur doğru gayeye yönelmeli, taakkul vahyin ölçüsünde çalışmalı, tasdik amele dönüşmeli, izan niyeti düzeltmeli, iltizam hakka bağlanmalı ve itikad insanı tevazuya ulaştırmalıdır.
Bir insanın bilgisi arttıkça tevazusu, merhameti, ihlası ve güzel ahlakı da artıyorsa bilgi doğru mertebelerden geçiyor demektir. Fakat bilgi insanı tartışmacı, gösterişçi, tarafgir, kibirli ve kendini beğenmiş hâle getiriyorsa bu mertebelerden birinde manevî bir bozulma meydana gelmiş olabilir.
Bu metin sohbet, ders veya kitap bölümü biçiminde kullanılabilecek şekilde hazırlanmıştır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.