- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî, meleklerin varlığını yalnızca naklî delillerle, yani Kur’ân ve sünnetin haberleriyle değil; aynı zamanda aklî delillerle ve kâinattan hareket eden tefekkürî açıklamalarla ele alır. Bu konu özellikle Yirmi Dokuzuncu Söz’ün Birinci Maksadı, On Beşinci Söz ve Risale-i Nur’un çeşitli bölümlerinde işlenir.
Risale-i Nur’un yaklaşımına göre meleklerin varlığı, her şeyden önce Kur’ân’ın kesin haber verdiği bir iman hakikatidir. Bunun yanında kâinattaki hayatın yaygınlığı, farklı varlık tabakaları, ilâhî sanatın şuur sahibi seyircileri ve kâinatta gerçekleşen tesbih ve ibadet hakikati de meleklerin varlığını akla yakınlaştıran deliller olarak gösterilir.
Burada önemli bir noktayı baştan belirtmek gerekir:
Allah’ın meleklerin hizmetine ihtiyacı yoktur.
Melekler Allah’ın yardımcıları veya kudretini tamamlayan varlıklar değildir. Onlar, Allah’ın yarattığı ve kendilerine verdiği vazifeleri yerine getiren şuurlu, nuranî ve itaatkâr kullardır.
Risale-i Nur’un meleklerin varlığı konusunda üzerinde durduğu en önemli delillerden biri hayatın kâinattaki yaygınlığıdır.
Dünyaya baktığımızda hayatın hemen her yere yayıldığını görürüz:
Toprak canlılarla doludur.
Denizler sayısız canlı türüne ev sahipliği yapar.
Hava kuşlar ve çeşitli canlılarla şenlendirilmiştir.
Bir damla suyun içinde dahi mikroskobik canlılar bulunabilir.
İnsan bedeni trilyonlarca hücreden meydana gelen muazzam bir hayat sistemidir.
En küçük ve yoğun maddî tabakaların bile canlılarla doldurulmuş olması, Risale-i Nur’un tefekkür tarzında önemli bir işarettir.
Bediüzzaman buradan hareketle özet olarak şu düşünceyi geliştirir:
Bu küçücük dünya bu kadar hayat sahibiyle doldurulmuşken, çok daha geniş olan semavatın tamamen boş ve şuursuz bırakılması hikmete uygun görünmez.
Ancak burada “göklerde mutlaka bizim bildiğimiz biyolojik canlılar vardır” denilmemektedir. Risale’nin söylediği, her âlemin kendi mahiyetine uygun sakinlerinin bulunabileceğidir.
Maddî dünyanın sakinleri insanlar ve hayvanlar olduğu gibi, semavatın nuranî sakinleri de meleklerdir.
Denizlerde yaşayan balıkların vücutları su hayatına uygundur.
Kuşların yapıları hava âleminde yaşamaya uygundur.
İnsan ise yeryüzündeki hayata uygun şekilde yaratılmıştır.
Bunun gibi Risale-i Nur, farklı varlık tabakalarının da kendilerine uygun hayat ve şuur sahiplerine sahip olabileceğini ifade eder.
Melekler insan gibi etten, kemikten ve maddî unsurlardan meydana gelmiş varlıklar değildir.
Onlar nuranî ve latif varlıklardır.
Dolayısıyla meleklerin mahiyetini insanın biyolojik yapısıyla ölçmeye çalışmak doğru değildir.
Balık denize, kuş havaya uygun yaratıldığı gibi, melekler de kendilerine mahsus âlemlere uygun yaratılmışlardır.
Melekleri anlatırken dikkat edilmesi gereken en önemli itikadî noktalardan biri budur.
Bazen meleklerin vazifeleri açıklanırken “ilâhî saltanatın memurları” şeklinde temsilî ifadeler kullanılabilir. Fakat bu benzetmenin yanlış anlaşılmaması gerekir.
Dünyevî hükümdarlar işlerini gerçekleştirebilmek için memurlara ihtiyaç duyarlar.
Allah ise hiçbir yardımcıya ve vasıtaya muhtaç değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
“Şüphesiz Allah’ın her şeye gücü yeter.”
(Bakara, 2/20)
Öyleyse meleklerin vazifelendirilmesi Allah’ın ihtiyacından değil, hikmetinden ve rububiyetinin ihtişamından kaynaklanır.
Melekler yaratıcı değildir.
Yağmuru hakiki anlamda melek yağdırmaz.
Canı hakiki anlamda melek almaz.
Rızkı melek yaratmaz.
Bütün bunların gerçek faili Allah’tır.
Melekler ise Allah’ın emrine itaat eden ve kendilerine verilen vazifeleri yerine getiren kullardır.
Bir çiçeğin yaratılışına bakalım.
Rengi vardır.
Kokusu vardır.
Simetrisi vardır.
Hücreleri vardır.
Genetik sistemi vardır.
Üreme mekanizması vardır.
Güneşten gelen ışığı kullanabilen muazzam bir biyolojik yapıya sahiptir.
Bir kelebeğin kanadı, bir kuşun tüyü, insan gözü, yıldızlar, gezegenler ve galaksiler de aynı şekilde muhteşem sanat eserleridir.
Risale-i Nur’a göre kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini gösteren büyük bir sergi gibidir.
Burada şu soru ortaya çıkar:
Bu kadar muhteşem sanat yalnızca şuursuz varlıkların önünde mi sergilenecektir?
İnsan bu sanatın ancak çok küçük bir bölümünü görebilir.
Ömrümüz kısadır.
Bulunduğumuz mekân sınırlıdır.
Bilgimiz sınırlıdır.
Hâlbuki kâinat son derece geniştir.
İşte Risale-i Nur’un yaklaşımına göre melekler, ilâhî sanatları temaşa eden, onların ifade ettiği mânâları anlayan ve Allah’ı tesbih eden şuurlu seyirciler ve kullardır.
Kâinatta Allah’ın pek çok isminin tecellileri görülür.
Mesela:
Er-Rahmân: Rahmetiyle mahlûkatı kuşatır.
Er-Rezzâk: Canlıların rızıklarını verir.
El-Hakîm: Her şeyi hikmetle yaratır.
El-Alîm: Her şeyi ilmiyle kuşatır.
El-Kuddûs: Kâinatı temizler ve güzelleştirir.
El-Musavvir: Mahlûkata farklı şekiller ve suretler verir.
El-Cemîl: Güzelliğin sonsuz kaynağıdır.
Bu isimlerin tecellileri kâinatın her tarafında görülmektedir.
Melekler de bu tecellileri kendi kabiliyetlerine göre temaşa eder, Allah’ı tanır, tesbih eder ve O’na ibadet ederler.
Böylece kâinat yalnızca maddî hadiselerin gerçekleştiği bir yer olmaktan çıkar; aynı zamanda marifetullah, tesbih ve ibadet meydanı hâline gelir.
İnsan çoğunlukla gözünün gördüğünü gerçek kabul etmeye meyillidir.
Fakat görmediğimiz hâlde varlığını kabul ettiğimiz pek çok hakikat vardır.
Mesela:
Aklımızı doğrudan göremeyiz.
Şuuru elimizle tutamayız.
Sevgiyi tartamayız.
Yerçekimini gözümüzle göremeyiz; etkilerini görürüz.
Elektromanyetik alanların tamamını duyularımızla algılayamayız.
Dolayısıyla:
“Göremiyorum, öyleyse yoktur.”
şeklindeki bir düşünce ilmî ve mantıkî değildir.
Kur’ân’ın iman anlayışının temelinde zaten gayba iman vardır:
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
“Onlar gayba iman ederler.”
(Bakara, 2/3)
Melekler de gayb âleminin varlıklarındandır.
Onları normal şartlarda gözümüzle görmememiz, yokluklarına delil değildir.
Risale-i Nur, varlıkları değerlendirirken mülk ve melekût kavramlarından da yararlanır.
Bir şeyin bize görünen, maddî ve dış yüzüdür.
Varlığın Allah’ın kudretine, emrine ve tasarrufuna bakan iç yüzünü ifade eder.
Bu sebeple kâinat yalnızca görünen maddeden ibaret değildir.
Melekler de maddî duyularımızın normal şartlarda algılayamadığı gaybî ve nuranî varlıklar olarak bu geniş varlık anlayışı içinde değerlendirilir.
Kur’ân ve sünnet, meleklerin farklı vazifelerinden haber verir.
Bunlardan bazıları şunlardır:
Cebrâil (a.s.): Vahiy meleğidir.
Mikâil (a.s.): Geleneksel İslâmî anlatımda rızık ve tabiat hadiseleriyle ilgili vazifelerle anılır.
İsrâfil (a.s.): Sûra üfleme vazifesiyle bilinir.
Melekü’l-Mevt: Canların alınmasıyla vazifeli ölüm meleğidir.
Kirâmen Kâtibîn: İnsanların amellerini kaydeden meleklerdir.
Ayrıca Kur’ân ve hadislerde insanı Allah’ın izniyle korumakla, dua etmekle, müminlere rahmet dilemekle ve çeşitli ilâhî emirleri yerine getirmekle vazifeli meleklerden söz edilir.
Fakat tekrar vurgulamak gerekir:
Bu vazifeler meleklere bağımsız güç vermez.
Bütün kudret Allah’a aittir.
Kur’ân’a göre yalnızca insanlar değil, bütün kâinat Allah’ı tesbih eder:
وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
“Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin.”
(İsrâ, 17/44)
Dağlar, denizler, ağaçlar, yıldızlar ve bütün mahlûkat kendi yaratılış dilleriyle Allah’ın kudretini, hikmetini ve sanatını ilan eder.
Melekler ise bu büyük tesbih ve ibadet hakikatinin şuur sahibi temsilcileri olarak düşünülebilir.
Kur’ân onların sürekli ibadetini şöyle bildirir:
يُسَبِّحُونَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ لَا يَفْتُرُونَ
“Gece gündüz tesbih ederler, usanıp gevşemezler.”
(Enbiyâ, 21/20)
İnsan uyur.
Unutur.
Dikkati dağılır.
Ömrü sona erer.
Fakat meleklerin kulluğu devam eder.
Böylece semavat sürekli tesbih ve ibadetle şenlenir.
Kur’ân-ı Kerîm meleklerin önemli bir özelliğini şöyle bildirir:
لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
“Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar.”
(Tahrîm, 66/6)
Bu ayet meleklerin Allah karşısındaki durumunu açıkça ortaya koymaktadır.
Onlar:
Allah’ın ortakları değildir.
İlâh değildir.
Yaratıcı değildir.
Bağımsız kudret sahibi değildir.
Allah’ın emrine karşı gelmezler.
Kendilerine verilen vazifeleri yerine getirirler.
Bu nedenle İslâm’daki melek inancı tevhid inancıyla tamamen uyumludur.
Meleklerin varlığı hakkındaki asıl delillerden biri peygamberlerin haberidir.
Başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere peygamberler gayb âleminden, vahiyden ve meleklerden haber vermişlerdir.
Özellikle vahiy hakikati meleklerle doğrudan bağlantılıdır.
Kur’ân, Cebrâil’in vahyi Allah’ın izniyle Peygamber Efendimizin kalbine indirdiğini bildirir:
فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَىٰ قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللَّهِ
“Şüphesiz onu senin kalbine Allah’ın izniyle o indirmiştir.”
(Bakara, 2/97)
Dolayısıyla melek inancı, peygamberlik ve vahiy hakikatinden ayrı düşünülemez.
Bir Müslüman açısından meleklerin varlığının en kesin delili Kur’ân-ı Kerîm’in açık haberidir.
Kur’ân’da:
Cebrâil,
Mikâil,
ölüm meleği,
amelleri yazan melekler,
insanları Allah’ın izniyle koruyan melekler,
Arş’ı taşıyan melekler,
Cennet melekleri,
Cehennem görevlileri
gibi pek çok melek ve melek vazifesi zikredilir.
Bu nedenle melek inancı, İslâm’da tali bir mesele değil, iman esaslarından biridir.
Kur’ân şöyle buyurur:
كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ
“Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler.”
(Bakara, 2/285)
İnsan dünyadaki en önemli şuur sahibi varlıklardan biridir. Fakat Risale-i Nur’un kâinat anlayışında bütün varlık âlemini yalnızca insanla sınırlandırmak doğru değildir.
Kâinat son derece geniştir.
Milyarlarca galaksi, sayısız yıldız ve çok farklı varlık tabakaları bulunmaktadır.
Risale-i Nur, semavatın da kendisine uygun şuur sahibi ve nuranî sakinleri bulunduğunu ifade eder.
Bunların başında melekler gelir.
Böylece kâinat, yalnız ve sessiz bir madde yığını değil; Allah’ı tesbih eden mahlûkatla dolu büyük bir ibadetgâh ve zikirhâne olarak görülür.
Burada önemli bir yanlış anlamayı daha düzeltmek gerekir.
“Allah her şeyi yapabiliyorsa meleklere neden ihtiyaç vardır?” denilebilir.
Cevap şudur:
Allah’ın meleklere ihtiyacı yoktur.
Meleklerin yaratılmasının hikmeti, Allah’ın yapamadığı işleri onların yapması değildir.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında melekler:
Allah’ın kullarıdır.
İlâhî emirlerin itaatkâr görevlileridir.
Kâinattaki ilâhî sanatı temaşa ederler.
Mahlûkatın tesbihlerini temsil ederler.
Allah’a ibadet ederler.
Kendilerine verilen vazifeleri yerine getirirler.
Bu sebeple meleklerin varlığı Allah’ın kudretini azaltmaz; aksine rububiyetinin, hikmetinin ve yaratışındaki zenginliğin bir tezahürüdür.
Risale-i Nur’daki yaklaşım sade bir temsille şöyle anlaşılabilir:
Denizlere bakıyoruz; canlılarla dolu.
Toprağa bakıyoruz; canlılarla dolu.
Havaya bakıyoruz; hayatla şenlenmiş.
Bir damla suya bakıyoruz; mikroskobik hayatla karşılaşabiliyoruz.
Böyle bir kâinatın muazzam semavatının bütünüyle boş, sessiz ve şuursuz olduğunu düşünmek yerine, o âlemlerin mahiyetine uygun sakinlerinin bulunduğunu kabul etmek Risale-i Nur’un tefekkür sistemi içinde daha hikmetli görülür.
Bediüzzaman bu hakikati, özellikle Yirmi Dokuzuncu Söz’de, hayatın farklı tabakalarına ve her tabakanın kendisine uygun sakinlerinin bulunmasına dikkat çekerek açıklar.
Maddî âlemlerin sakinleri olduğu gibi, nuranî âlemlerin de sakinleri vardır.
İşte onların başında melekler gelir.
Risale-i Nur’a göre meleklerin varlığı öncelikle Kur’ân’ın ve peygamberlerin kesin haberiyle sabit bir iman hakikatidir. Kâinattan getirilen aklî ve tefekkürî deliller ise bu iman hakikatinin hikmetini anlamamıza yardımcı olur.
Bu yaklaşımı birkaç temel noktada özetleyebiliriz:
Kâinatın her tarafında hayatın yaygınlığı, farklı âlemlerde o âlemlere uygun canlıların bulunmasını akla yaklaştırır.
Semavatın da kendisine uygun nuranî sakinleri vardır; bunlar meleklerdir.
Melekler Allah’ın yardımcıları değil, kullarıdır. Allah hiçbir varlığa muhtaç değildir.
Melekler ilâhî sanatları temaşa eder, Allah’ı tesbih ve takdis ederler.
Kâinattaki umumî tesbihin şuurlu temsilcileri olarak vazife görürler.
Allah’ın emriyle kendilerine verilen görevleri yerine getirirler; bağımsız yaratıcı güçleri yoktur.
Kur’ân meleklerin varlığını açıkça bildirir ve meleklere imanı iman esaslarından biri olarak ortaya koyar.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vahiy tecrübesi ve peygamberlerin gayb âleminden verdikleri haberler melek inancının temel naklî delillerindendir.
Deniz balıklarla, hava kuşlarla, yeryüzü insanlar ve hayvanlarla şenlendirildiği gibi; Risale-i Nur’un ifadesi ve yaklaşımıyla semavat da kendisine münasip nuranî ve şuurlu mahlûklarla şenlendirilmiştir. Bunlar meleklerdir.
Fakat melekler Allah’ın kudretine yardım eden ortaklar değildir.
Onlar, Allah’ın sonsuz kudretiyle yaratılmış; O’nun emrine tam itaat eden, O’nu tesbih ve takdis eden nuranî kullardır.
Bu sebeple Risale-i Nur açısından melek inancı, kâinatı yalnızca maddeden ibaret gören bir anlayıştan çok daha geniş bir varlık tasavvuru ortaya koyar:
Kâinat yalnızca yıldızların, gezegenlerin ve maddenin bulunduğu sessiz bir boşluk değil; her tabakası Allah’ın sanatını gösteren, tesbih eden ve kendisine uygun mahlûklarla şenlendirilmiş büyük bir ilâhî saraydır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.