- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu imanî bakışa göre semavî kitaplar, Allah’ın insanlığa gönderdiği en büyük rahmet ve hidayet vesilelerinden biridir. Risale-i Nur’da, özellikle Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar ve İşârâtü’l-İ‘câz gibi eserlerde vahyin ve Kur’ân’ın gerekliliği farklı yönleriyle açıklanır.
Risale-i Nur’un yaklaşımı şu temel düşünce etrafında özetlenebilir:
İnsan yaratılmıştır; fakat niçin yaratıldığını yalnız kendi aklıyla bütün ayrıntılarıyla bilemez. Kâinat büyük bir kitap gibidir; fakat onun ne anlattığını doğru okuyabilmek için İlâhî bir rehbere ihtiyaç vardır. İşte peygamberler bu kitabın muallimleri, semavî kitaplar ise insanlığa gönderilmiş İlâhî rehberlerdir.
Not: Risale-i Nur’da geçen bazı temsiller bu makalede daha kolay anlaşılması için günümüz Türkçesiyle açıklanmıştır. Tırnak içinde Risale’ye aitmiş gibi gösterilen serbest ifadeler yerine, doğrudan alıntılarla temsili açıklamalar birbirinden ayrılmıştır.
İnsana akıl verilmiştir. İnsan düşünür, araştırır, gözlem yapar, sebep-sonuç ilişkileri kurar ve birçok hakikate ulaşabilir. Fakat aklın ulaşabileceği alanın da bir sınırı vardır.
İnsan yalnız aklına dayanarak şu sorulara kesin ve ayrıntılı cevap veremez:
Ben niçin yaratıldım?
Bu dünyaya neden geldim?
Allah benden ne istiyor?
Allah’a nasıl ibadet etmeliyim?
Hangi davranışlar Allah’ın rızasına uygundur?
Ölümden sonra ne olacaktır?
Kabir hayatı var mıdır?
Mahşer, hesap, mizan, Cennet ve Cehennem nasıl olacaktır?
Akıl bunların bazılarına dair çıkarımlar yapabilir; fakat gayb âlemine ait kesin bilgi vahiy ile öğrenilir.
Kur’ân insanın yaratılış gayesini açıkça bildirir:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
Risale-i Nur’da insanın yaratılışının en yüksek gayesi iman-ı billâh, bunun içindeki yüksek mertebe ise marifetullah, yani Allah’ı tanımak olarak açıklanır.
Dolayısıyla vahiy, insana yalnızca “ne yapacağını” değil, “kim olduğunu ve niçin var olduğunu” da öğretir.
Bir insan, daha önce hiç görmediği son derece karmaşık bir cihazla karşılaşsa, onun bütün özelliklerini yalnız dış görünüşüne bakarak anlayamayabilir. Cihazı yapan kimse tarafından hazırlanmış bir kullanım kılavuzu, onun hangi amaçla yapıldığını ve nasıl kullanılması gerektiğini açıklar.
Bu, Risale-i Nur’daki yaklaşımı anlamayı kolaylaştıran bir temsildir:
İnsanı yaratan Allah, insanın mahiyetini, vazifesini, yaratılış gayesini ve ebedî yolculuğunu en iyi bilendir.
Semavî kitaplar da insana bu hakikatleri bildirir.
Allah insanı yaratmış, ona akıl, kalp, vicdan, irade ve sayısız nimet vermiştir.
Öyleyse şu soru ortaya çıkar:
İnsanı bu kadar mükemmel bir şekilde yaratan Allah, ona yaratılış gayesini bildirmeyecek midir?
Elbette bildirir.
Risale-i Nur’da kâinat bazen muhteşem bir saraya, Allah ise bu sarayın Hâkim ve Sâni’ine benzetilir. Nasıl bir hükümdar idaresindeki insanlara emirlerini elçileri ve fermanlarıyla bildirirse, Sultan-ı Ezelî olan Allah da kullarına peygamberleri ve vahyi vasıtasıyla hitap eder.
Bu bakımdan:
Allah’ın kullarına hitabı vahiydir; vahyin insanlığa bildirilen ve korunmuş şekli ise İlâhî kelâmdır.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur veya bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder.”
(Şûrâ, 42/51)
Demek ki vahiy, insan ile Rabbi arasındaki en büyük İlâhî haberleşme ve hidayet yoludur.
Risale-i Nur’un temel kavramlarından biri “kitab-ı kâinat” anlayışıdır.
Kâinat büyük bir kitap gibidir.
Güneş bir âyet,
yıldızlar birer işaret,
çiçekler birer sanat eseri,
hayvanlar birer kudret mucizesi,
insan ise çok kapsamlı bir İlâhî sanat eseridir.
Her varlık, Allah’ın isim ve sıfatlarından bazılarını gösterir.
Bir çiçeğin güzelliği Cemîl ismine;
canlıların rızıklandırılması Rezzâk ismine;
hastalara şifa verilmesi Şâfî ismine;
canlılara merhamet edilmesi Rahmân ve Rahîm isimlerine;
varlıkların ölçülü yaratılması Hakîm ismine işaret eder.
Fakat insan kâinata yalnız maddî sebepler açısından baktığında bu yüksek manaları göremeyebilir.
Kur’ân işte burada insana kâinatı nasıl okuyacağını öğretir.
Kur’ân kâinatın kendisinden çok, kâinatın ne anlattığını açıklar.
Bu sebeple Risale-i Nur’da Kur’ân, kâinat kitabının ezelî bir tercümanı ve âyetlerinin tefsircisi olarak tarif edilir.
İnsanların düşünceleri değişebilir.
Bir çağın doğru kabul ettiği bir davranışı başka bir çağ yanlış görebilir. Bir toplumun normal kabul ettiğini başka bir toplum kabul etmeyebilir.
İnsan;
menfaatinden,
çevresinden,
nefsinden,
alışkanlıklarından,
ideolojilerden,
toplum baskısından
etkilenebilir.
Bu sebeple insanın yalnız kendi arzusunu mutlak ölçü kabul etmesi güvenilir değildir.
Vahiy ise insana İlâhî bir ölçü sunar.
Kur’ân’ın ifadesiyle Allah:
“Yaratan bilmez mi?”
(Mülk, 67/14)
İnsanı yaratan Allah, insan için neyin faydalı ve neyin zararlı olduğunu en mükemmel şekilde bilir.
Bu sebeple semavî kitaplar insana:
helâl-haram, hak-batıl, hayır-şer, adalet-zulüm ve güzel ahlâk-kötü ahlâk arasındaki temel ölçüleri öğretir.
Dünya bir imtihan meydanıdır.
Fakat imtihanın anlamlı olabilmesi için insanın kendisinden ne istendiğini öğrenmesi gerekir.
Kur’ân’da:
“Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”
(İsrâ, 17/15)
buyrulur.
Bu âyet, İlâhî adaletin önemli bir prensibini gösterir.
Allah insanlara peygamberler gönderir, emirlerini bildirir, doğru yolu gösterir; insan da iradesiyle tercih yapar.
Dolayısıyla:
Peygamberlik ve vahiy, İlâhî imtihanın ayrılmaz unsurlarıdır.
Allah Rahmân ve Rahîm’dir.
İnsanın bedenine sayısız nimet veren Allah, onun ruhunu ve ebedî hayatını ilgilendiren hakikatleri de bildirir.
İnsan ekmeğe, suya ve havaya muhtaç olduğu gibi;
imana,
ibadete,
doğru ahlâka,
hayatın anlamını bilmeye,
ölüm karşısında teselliye,
ebediyet ümidine
de muhtaçtır.
Semavî kitaplar insanın bu manevî ihtiyaçlarına cevap verir.
Bu açıdan vahiy, İlâhî rahmetin insanın akıl, kalp ve ruhuna uzanan büyük bir tecellisidir.
Peygamberler insanlara Allah’ın emirlerini tebliğ ederler. Fakat peygamberlerin dünya hayatları sınırlıdır; insanlık ise nesiller boyunca devam eder.
Bu sebeple İlâhî mesajın sonraki nesillere ulaştırılması gerekir.
Semavî kitaplar, İlâhî vahyin insanlara ulaştırılmasının temel vasıtalarındandır.
Kur’ân hakkında ise Allah özel olarak:
“Şüphesiz o zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz.”
(Hicr, 15/9)
buyurmuştur.
İslâm inancına göre Kur’ân, Hz. Muhammed’e (asm) indirilen son İlâhî kitaptır ve kıyamete kadar insanlığın hidayet rehberidir.
İnsanın en büyük ihtiyacı Rabbini tanımaktır.
İnsan kâinata bakarak bir Yaratıcının varlığına ulaşabilir. Fakat Allah’ın kendisini nasıl tanıttığını en doğru şekilde vahiyden öğrenir.
Kur’ân bize Allah’ın;
Rahmân,
Rahîm,
Hakîm,
Kadîr,
Alîm,
Rezzâk,
Gafûr,
Adl
olduğunu öğretir.
Risale-i Nur’un üzerinde önemle durduğu marifetullah, Allah’ın isim ve sıfatlarını eserleri üzerinden tanımaktır.
Kur’ân bu marifetin en büyük rehberidir.
İnsan aklı ölümden sonraki hayat hakkında birtakım çıkarımlar yapabilir. Risale-i Nur da özellikle Haşir Risalesi’nde ahiretin varlığını aklî delillerle açıklamaya çalışır.
Ancak ahiretin ayrıntıları vahiy ile öğrenilir.
Mesela;
kabir hayatı,
haşir,
mahşer,
hesap,
mizan,
Cennet,
Cehennem
gibi gaybî hakikatlerin ayrıntıları peygamberler ve vahiy yoluyla bildirilmiştir.
Bu sebeple semavî kitaplar insanın en büyük sorularından birine cevap verir:
“Ölümden sonra ne olacak?”
Kur’ân’ın verdiği cevap açıktır:
Ölüm yokluk değil, başka bir âleme geçiştir. Dünya hayatı ise ebedî hayatın imtihan meydanıdır.
Kur’ân yalnızca hukukî hükümler bildiren bir kanun kitabı değildir.
Aynı zamanda insanın bütün manevî yönlerine hitap eder.
Kur’ân;
akla delil gösterir,
kalbe iman verir,
ruha ebediyet ümidi kazandırır,
vicdanı uyandırır,
nefsi terbiye eder,
ahlâkı güzelleştirir,
musibetler karşısında sabır öğretir,
nimetler karşısında şükür öğretir,
günah karşısında tövbeyi öğretir,
ölüm karşısında ebedî hayatı gösterir.
Bu sebeple Kur’ân yalnız okunacak bir kitap değil, hayata rehber olacak İlâhî bir hitaptır.
Vahiy olmadan kâinata yalnız maddî açıdan bakan insan, varlıkları sebeplerin ve tesadüflerin ürünü zannedebilir.
Kur’ân ise insana farklı bir bakış kazandırır.
Yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir; aynı zamanda rahmettir.
Güneş yalnızca sıcak bir yıldız değildir; yeryüzündeki hayat için vazifelendirilmiş büyük bir İlâhî hizmetkâr olarak okunabilir.
Bir çiçek yalnızca biyolojik bir organizma değildir; aynı zamanda Allah’ın sanatını gösteren güzel bir eserdir.
İnsan da başıboş bir canlı değildir.
Kur’ân’ın bakışıyla insan:
Allah’ın kulu, yeryüzünde sorumluluk sahibi bir varlık, İlâhî isimlere ayna olabilecek kabiliyette bir sanat eseri ve ebedî hayata namzet bir yolcudur.
Risale-i Nur’da Kur’ân’ın mucizeliği geniş biçimde ele alınır. Özellikle Yirmi Beşinci Söz (Mu‘cizât-ı Kur’âniye Risalesi) bu konuya ayrılmıştır.
Bediüzzaman Kur’ân’ın i‘câzını birçok yönden değerlendirir.
Kur’ân;
nazmındaki üstünlük,
manalarındaki derinlik,
belâgatındaki kuvvet,
hakikatlerinin kapsamı,
insan ve toplum üzerindeki tesiri,
gayba dair verdiği bazı haberler,
farklı seviyelerdeki insanlara aynı anda hitap edebilmesi
gibi yönleriyle değerlendirilir.
İslâm inancına göre Hz. Muhammed’in (asm) en büyük ve devam eden mucizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Kur’ân yalnızca indirildiği dönemin insanlarına hitap eden tarihî bir metin değildir.
Mesajı kıyamete kadar devam eder.
Çünkü insanın temel soruları değişmemektedir:
Ben kimim?
Nereden geldim?
Niçin buradayım?
Nasıl yaşamalıyım?
Ölüm nedir?
Ölümden sonra nereye gideceğim?
Teknoloji değişse de insanın kalbi, vicdanı, korkuları, ümitleri ve ebediyet arzusu devam etmektedir.
Kur’ân bu temel sorulara her çağın insanına hitap eden cevaplar verir.
İslâm akaidine göre Kelâm, Allah’ın sıfatlarındandır.
Allah kullarına vahiy yoluyla hitap eder. Kur’ân-ı Kerîm de Hz. Muhammed’e (asm) vahyedilmiş Allah kelâmıdır.
Kur’ân kendisini şöyle tanıtır:
“Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar ona eman ver...”
(Tevbe, 9/6)
Bu sebeple Kur’ân;
bir filozofun düşünce sistemi,
bir şairin edebî eseri,
bir insanın şahsî fikirleri
olarak görülmez.
İslâm inancına göre o, Allah’ın insanlığa gönderdiği son İlâhî kitaptır.
İnsanlar farklı milletlere, dillere ve kültürlere mensup olabilirler.
Fakat insanın temel yaratılışı ortaktır.
Herkes;
sevmek,
sevilmek,
güvenmek,
hayatının anlamını bilmek,
ölümden kurtulmak,
adalet görmek,
merhamete ulaşmak,
ebedî mutluluğu kazanmak
ister.
Kur’ân insanın bu ortak fıtratına hitap eder.
İman, ibadet, ahlâk, adalet, merhamet, doğruluk, sabır, şükür, yardımlaşma ve kardeşlik gibi esaslarla insan hayatını düzenler.
Semavî kitapların gerekliliğini peygamberlikten tamamen ayrı düşünmek doğru değildir.
Çünkü kitap İlâhî mesajı, peygamber ise bu mesajın tebliğini, açıklamasını ve yaşayarak gösterilmesini temsil eder.
Kur’ân namazı emreder; Resûlullah (asm) namazın nasıl kılınacağını öğretir.
Kur’ân güzel ahlâkı emreder; Hz. Muhammed (asm) bu ahlâkın canlı örneğini gösterir.
Bu sebeple İlâhî rehberlik iki büyük nimet halinde karşımıza çıkar:
Vahiy ve nübüvvet.
Başka bir ifadeyle:
Kitap yolu gösterir, peygamber o yolun nasıl yürüneceğini gösterir.
Risale-i Nur’un birçok bahsinde insanın varoluş problemi üç temel soru etrafında ele alınır:
Allah’tan.
İnsan tesadüfen meydana gelmiş başıboş bir varlık değildir. Allah’ın ilmi, iradesi ve kudretiyle yaratılmıştır.
Allah’ı tanımak, O’na iman ve kulluk etmek ve kendisine verilen kabiliyetleri hayır yolunda kullanmak için.
Ahirete.
Dünya ebedî kalınacak yer değil, ebedî hayata hazırlanılan bir imtihan meydanıdır.
İşte semavî kitaplar insanın bütün hayatını değiştirebilecek bu üç büyük soruya İlâhî cevap verir.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında semavî kitapların gönderilmesi Allah’ın hikmetinin, rahmetinin ve kullarını hidayete çağırmasının büyük bir tezahürüdür.
Çünkü:
İnsan yaratılış gayesini vahiy olmadan bütün kesinliğiyle bilemez.
Allah’ın kendisinden ne istediğini vahiy yoluyla öğrenir.
Kâinat kitabını doğru okumak için İlâhî bir rehbere ihtiyaç duyar.
İyi ile kötünün temel ölçülerini vahiy öğretir.
İlâhî imtihan, emir ve yasakların insanlara bildirilmesini gerektirir.
Allah’ın rahmeti insanı rehbersiz bırakmaz.
Gayb âlemine dair kesin haber vahiy yoluyla gelir.
Kur’ân Allah’ın isim ve sıfatlarını insana tanıtır.
Kur’ân insanın yalnız aklına değil; kalbine, ruhuna, vicdanına ve davranışlarına da hitap eder.
Peygamberler İlâhî mesajı yaşayarak insanlığa örnek olurlar.
Bunu açıklamak için şöyle bir temsil kullanılabilir:
Nasıl muhteşem bir sarayın sahibi, sarayın niçin yapıldığını, içindeki eşyaların ne işe yaradığını ve misafirlerin nasıl davranması gerektiğini bildiren bir rehber gönderirse; kâinat sarayının Hâlık’ı olan Allah da insanı başıboş bırakmamış, peygamberler ve semavî kitaplarla yaratılışın gayesini bildirmiştir.
Bu anlayışa göre semavî kitaplar yalnızca birtakım dinî hükümleri bildiren metinler değildir. Onlar insana kendisini, Rabbini, kâinatı, hayatı, ölümü ve ahireti tanıtan İlâhî rehberlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm ise İslâm ve Risale-i Nur perspektifinde bu İlâhî rehberliğin son, en kapsamlı ve kıyamete kadar geçerli kitabıdır.
İnsan Kur’ân’ın rehberliğinde kâinata baktığında, varlıkların başıboş olmadığını; hayata baktığında onun gayesiz olmadığını; kendisine baktığında sahipsiz olmadığını; ölüme baktığında ise onun mutlak bir yokluk değil, ebedî hayata açılan bir geçiş kapısı olduğunu anlamaya başlar.
Böylece Kur’ân insana yalnızca “Nasıl yaşamalıyım?” sorusunun cevabını değil;
“Ben kimim, nereden geldim, burada ne yapıyorum ve nereye gidiyorum?”
sorularının da cevabını verir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.