- Salih Avcı
- 20.02.2023
Anne ve baba, insanın dünyaya gelmesine vesile olan; çocukluk yıllarında onu koruyan, besleyen, büyüten ve çoğu zaman kendi rahatından fedakârlık eden en yakın iki insandır. İslâm dini bu sebeple anne-babaya iyilik etmeyi Allah’a kulluktan sonra gelen en önemli ahlâkî vazifelerden biri olarak göstermiştir.
Kur’an-ı Kerîm’de Allah’a kulluk emrinin hemen ardından anne-babaya iyilik emrinin zikredilmesi dikkat çekicidir. Risale-i Nur’da da anne-babanın evlâtlarına karşı taşıdığı fıtrî şefkat üzerinde özellikle durulur ve bu şefkate karşı evlâdın vazifesinin hürmet, hizmet, merhamet ve onların gönüllerini hoşnut etmek olduğu anlatılır. (Sorularla Said Nursi)
Anne-baba hakkını anlatan en kapsamlı âyetlerden biri İsrâ Sûresi'ndedir:
“Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne-babaya iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘Öf!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger ve: ‘Rabbim! Onlar nasıl küçüklüğümde beni şefkatle yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet et’ diyerek dua et.”
İsrâ, 17/23-24
Burada çok büyük bir ölçü vardır:
Allah'a kulluk → anne-babaya iyilik → onları incitmemek → güzel konuşmak → merhamet göstermek → onlar için dua etmek.
Demek ki anne-baba hakkı yalnızca maddî ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Ses tonu, yüz ifadesi, kullanılan kelimeler ve insanın içindeki tavır dahi bu ahlâkın kapsamındadır.
Kur’an, insanın anne-babasına karşı geçmişini unutmamasını ister.
İnsan bazen anne-babasına hakaret etmeyebilir fakat onların tekrar tekrar konuşmalarından, hastalıklarından veya ihtiyaçlarından rahatsızlığını yüzüne yansıtabilir.
Kur’an bunun en küçük ifadesine kadar iner:
“Öf bile deme.”
Bu ifade bize şu ölçüyü öğretir:
Anne-babaya hürmet yalnızca “Onlara kötü davranmıyorum.” demek değildir.
Asıl hedef:
“Onların gönlünü kırmamaya çalışıyorum.”
olmalıdır.
Özellikle yaşlılık döneminde bu daha önemlidir. Çünkü yaş ilerledikçe insanın bedeni zayıflayabilir, unutkanlığı artabilir, aynı şeyi tekrar tekrar sorabilir ve başkasının yardımına ihtiyaç duyabilir.
Bir zamanlar çocuk anne-babasına muhtaçken yıllar sonra anne-baba çocuğuna muhtaç hâle gelebilir.
Kur’an tam bu noktada evlâda çocukluğunu hatırlatır:
“Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse…”
Lokman Sûresi'nde şöyle buyrulur:
“Bana ve anne-babana şükret.”
Lokman, 31/14
Âyet özellikle annenin çektiği sıkıntılara dikkat çeker. Anne çocuğunu güçlük üzerine güçlükle taşır ve onun bakımını üstlenir. (Diyanet Kuran )
Burada çok güzel bir hakikat ortaya çıkar.
Nimetin gerçek yaratıcısı Allah’tır; fakat anne ve baba bu nimetlerin insana ulaştırılmasında önemli vesilelerdir.
Bu sebeple insan:
Allah’a şükreder, anne-babasına teşekkür eder.
Anne ve babanın ikisinin de hakkı büyüktür. Bununla beraber sünnette annenin fedakârlığına ayrıca dikkat çekilir.
Bir adam Peygamber Efendimize ﷺ:
“İnsanlar arasında güzel davranmama en çok kim hak sahibidir?”
diye sordu.
Resûlullah ﷺ:
“Annen.”
buyurdu.
Adam:
“Sonra kim?”
dedi.
“Annen.”
Adam tekrar:
“Sonra kim?”
dedi.
Yine:
“Annen.”
buyurdu.
Dördüncü defasında:
“Sonra kim?”
denildiğinde:
“Baban.”
buyurdu.
Bu meşhur sahih hadis, annenin hamilelik, doğum, emzirme, bakım ve şefkatle yaptığı fedakârlığın büyüklüğünü gösterir.
Bu, babanın hakkının küçük olduğu anlamına gelmez. Aksine anne ve babanın ikisi de büyük hak sahibidir; fakat annenin çektiği özel meşakkatler sebebiyle ona ayrıca vurgu yapılmıştır.
Abdullah b. Mes'ûd'un rivayet ettiği sahih hadiste Peygamberimize ﷺ:
“Allah'a en sevimli amel hangisidir?”
diye sorulur.
Efendimiz ﷺ önce:
“Vaktinde kılınan namaz.”
buyurur.
Ardından:
“Sonra hangisi?”
denildiğinde:
“Anne-babaya iyilik etmek.”
buyurur.
Sonrasında Allah yolunda cihadı zikreder. (Sunnah)
Buradaki sıralama anne-babaya iyiliğin İslâm ahlâkındaki yüksek yerini göstermektedir.
Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Birinci Mektup'ta anne-babanın şefkatini çok yüksek bir hakikat olarak ele alır.
Şöyle der:
“Evet dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır.”
Ardından anne-babanın hayatlarını büyük bir fedakârlıkla çocuklarının hayatı için sarf ettiklerini belirtir. (Sorularla Said Nursi)
Burada çok önemli bir denge vardır:
Çünkü anne-babanın çocuğa sevgisi çoğu zaman karşılık beklemeyen fıtrî bir sevgidir.
Çocuk hasta olduğunda anne uykusuz kalır.
Baba kendi ihtiyacından kısarak çocuğunun ihtiyacını karşılayabilir.
Anne-baba çocuğun başarısıyla sevinir, acısıyla üzülür.
Risale-i Nur, bütün bunların karşısında evlâdın kayıtsız kalmasını insanî açıdan büyük bir vefasızlık olarak değerlendirir.
Modern hayat bazen yaşlı anne-babayı yalnızca bakılması gereken bir yük gibi göstermeye başlayabilir.
Risale-i Nur ise bakışı tamamen değiştirir.
İhtiyarlar Risalesi'nde yaşlı ve muhtaç aile fertlerinin evde bulunması bereket ve rahmet vesilesi olarak değerlendirilir. Özellikle yaşlanmış anne ve babaya hizmetin insan için büyük bir manevî kazanç olduğu vurgulanır. (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Bu bakış açısına göre insan:
“Annem-babam bana yük oluyor.”
diye düşünmek yerine:
“Allah bana anne-babama hizmet ederek sevap kazanabileceğim bir fırsat verdi.”
diye düşünmelidir.
Bu düşünce hizmeti angarya olmaktan çıkarıp ibadet şuuruna dönüştürür.
Çocukken aynı soruyu defalarca soran bizdik.
Yemeğimizi kendimiz yiyemeyen bizdik.
Gece ağlayarak anne-babamızı uyandıran bizdik.
Hastalandığımızda başımızda bekleyen onlardı.
Yıllar geçer ve roller değişebilir.
Baba aynı soruyu birkaç defa sorabilir.
Anne unutkanlaşabilir.
Yavaş yürüyebilirler.
Hastalanabilirler.
İşitme ve görme güçleri azalabilir.
İşte Kur’an'ın:
“Onlara öf bile deme.”
emrinin en büyük imtihanlarından biri burada başlar.
Gerçek hürmet, anne-baba güçlü ve sağlıklıyken değil, zayıfladıklarında gösterilen hürmettir.
Risale-i Nur'da anne-babanın hastalık dönemi ayrıca önemli görülür.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle:
“Bahtiyardır o evlât ki peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların seriü’t-teessür olan kalplerini memnun edip hayır dualarını alır.” (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Çünkü hastalık insanı hem bedenen hem ruhen hassaslaştırır.
Bu sebeple hasta anne-babaya:
Sabırla hizmet etmek,
hastaneye götürmek,
ilaçlarını takip etmek,
yalnız bırakmamak,
güzel söz söylemek,
yanlarında oturmak,
ellerini tutmak,
dualarını almak
çok kıymetli davranışlardır.
Anne-babanın rızasını kazanmak, onların her istediğini sorgusuz yerine getirmek değildir.
Esas olan meşru olan hususlarda gönüllerini hoş tutmaktır.
Bunun günlük hayatta birçok şekli vardır:
Sesini yükseltmemek,
ihtiyaçlarını sormak,
ziyaret etmek,
telefonla aramak,
maddî sıkıntıları varsa yardımcı olmak,
hastalıklarında ilgilenmek,
fikirlerini dinlemek,
onların yanında telefonla sürekli meşgul olmamak,
eş ve çocukların yanında onları küçük düşürmemek,
başkalarının yanında kusurlarını anlatmamak,
bayram ve özel zamanlarda yalnız bırakmamak,
dua istemek,
hayır dualarını almaya çalışmak.
Bazen anne-babanın istediği en büyük şey para değildir.
Bir telefon, bir ziyaret, güzel bir söz veya yarım saat yanlarında oturmak onlar için çok daha kıymetli olabilir.
Evet.
İslâm'da anne-babaya hürmet çok büyük olmakla beraber itaat mutlak değildir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla iyi geçin.”
Lokman, 31/15 (Diyanet Kuran )
Bu âyet muazzam bir denge kurmaktadır:
Fakat:
Anne veya baba haram olan bir şeyi isterse çocuk bunu yerine getirmez.
Ancak:
hakaret etmez,
bağırmaz,
ilişkisini gereksiz yere koparmaz,
onları aşağılamaz.
Nazikçe:
“Sizi seviyorum ve size hürmet ediyorum; fakat Allah'ın haram kıldığı bir şeyi yapamam.”
ölçüsüyle hareket eder.
Anne-babaya isyan ve eziyet İslâm literatüründe “ukûku’l-vâlideyn” olarak ifade edilir ve büyük günahlardan kabul edilmiştir.
Peygamber Efendimiz ﷺ anne-babaya kötü davranmayı büyük günahlar arasında zikretmiştir.
Hatta insanın başka birinin anne-babasına sövmesine sebep olarak kendi anne-babasına sövdürmesini bile büyük günahlardan saymıştır. Sahih Buhârî'deki rivayet bunu açık biçimde göstermektedir. (Sunnah)
Dolayısıyla anne-babaya karşı:
hakaret, aşağılama, bağırma, küfür, tehdit, kasıtlı eziyet ve onları hor görme
İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz.
Hayır.
İnsan evlendiğinde yeni bir aile kurar; eşinin ve çocuklarının da hakları doğar. Fakat anne-babanın hakkı ortadan kalkmaz.
Burada İslâm'ın istediği şey haklar arasında adaletli bir denge kurmaktır.
Bir erkek:
“Evlendim, artık annem-babam beni ilgilendirmez.”
diyemez.
Aynı şekilde anne-baba da evlâtlarının evlilik hayatını sebepsiz yere yönetmeye veya eşler arasındaki meşru hakları ihlal ettirmeye çalışmamalıdır.
Doğru olan:
Anne-babaya hürmet + eşe adalet + çocuklara şefkat
dengesidir.
Anne-baba ihtiyaç içindeyse ve çocuklarının imkânı varsa onların temel ihtiyaçlarını karşılamak önemli bir sorumluluktur.
Ancak mesele yalnızca para değildir.
Bazı insanlar:
“Her ay para gönderiyorum, vazifemi yaptım.”
diye düşünebilir.
Oysa anne-babanın ihtiyacı bazen:
para değil ilgi,
eşya değil sohbet,
hediye değil ziyaret,
yiyecek değil evlâdının sıcaklığıdır.
Maddî yardım ile manevî ilgi birlikte olmalıdır.
Anne-babanın evlâdından razı olması büyük bir manevî nimettir.
Bu sebeple fırsat buldukça:
“Anneciğim, babacığım, bana dua edin.”
demek güzel bir alışkanlıktır.
Özellikle:
evden çıkarken,
yolculuğa giderken,
evlenirken,
iş kurarken,
önemli bir karar verirken,
sıkıntıya düştüğümüzde
onların hayır duasını almak güzel bir davranıştır.
Risale-i Nur'da da anne-babanın rızasını kazanmak ve özellikle yaşlılıklarında onların dualarını almak önemli bir saadet vesilesi olarak gösterilir. (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Hayır.
Anne-babanın vefatıyla hizmetin şekli değişir.
Artık bedenlerine hizmet edemeyiz; fakat onlar için yapılabilecek çok şey vardır:
Dua etmek,
Allah'tan bağışlanmalarını istemek,
sadaka vermek,
hayır yapmak,
varsa borç ve meşru vasiyetleriyle ilgilenmek,
akrabalık bağlarını devam ettirmek,
onların dostlarına ikram etmek,
onlardan kalan güzel değerleri yaşatmak.
Risale-i Nur'da da salih evlâdın yaptığı hasenatın anne-babasının amel defterine sevap kazandırmasına vesile olabileceği üzerinde durulur. (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Kur’an bize doğrudan bir dua öğretmektedir:
رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا
“Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirip büyüttülerse Sen de onlara merhamet et.”
İsrâ, 17/24
Bu dua yalnızca anne-baba vefat ettiğinde değil, hayattayken de yapılabilir.
Burada önemli bir denge gerekir.
Anne-baba olmak insanı hatasız yapmaz.
Anne veya baba:
yanlış davranabilir,
sert olabilir,
çocuğunun fikrine katılmayabilir,
haksızlık yapabilir.
Buna rağmen İslâm'ın temel ölçüsü şudur:
Yanlış davranış kabul edilmez; fakat anne-babanın şahsiyetine hakaret edilmez.
Bir insan anne-babasının yanlışına:
“Bu davranışınızı doğru bulmuyorum.”
diyebilir.
Fakat bunu mümkün olduğunca saygılı bir dille yapmalıdır.
Lokman Sûresi 15. âyet bunun en güçlü delillerindendir. Anne-baba insanı şirke zorlayacak kadar büyük bir yanlış yapsa dahi Kur’an:
“Onlara itaat etme.”
derken hemen ardından:
“Dünyada onlarla iyi geçin.”
buyurmaktadır. (Diyanet Kuran )
Bu nokta özellikle önemlidir.
Anne-baba hakkıyla ilgili dinî naslar, şiddeti, ağır istismarı veya açık zulmü meşrulaştırmak için kullanılamaz.
İslâm'da hiçbir insanın başka bir insana zulmetme hakkı yoktur.
Dolayısıyla gerekli durumlarda insan:
mesafe koyabilir,
zarardan korunabilir,
yardım isteyebilir,
sınır belirleyebilir.
Bunu yaparken mümkün olduğu ölçüde edep ve hürmet korunur.
Dolayısıyla:
Anne-babaya hürmet ≠ Her davranışlarını doğru kabul etmek
ve
Anne-babaya itaat ≠ Haram veya zulüm olan her isteği yerine getirmek
demektir.
Risale-i Nur'da yaşlı insanların aile içerisinde bulunmasına yalnız ekonomik açıdan bakılmaz.
İhtiyar anne-baba:
bereket vesilesi,
rahmet vesilesi,
hizmet ederek sevap kazanma vesilesi
olarak görülür. (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Bu bakış insanın zihnindeki soruyu değiştirir.
Yanlış bakış:
“Yaşlı annem-babam bana ne kadar yük olacak?”
İmanî bakış:
“Allah bana onların son yıllarında hizmet edebilme fırsatı verdi; acaba onların gönlünü nasıl hoşnut edebilirim?”
İşte Risale-i Nur'un anne-baba hakkındaki en güçlü terbiyelerinden biri budur.
Bediüzzaman insanın bir gün kendisinin de ihtiyarlayacağını hatırlatır.
Bugün genç olan yarın yaşlanacaktır.
Bugün anne-babasının yavaş yürümesine sabredemeyen insan, yarın kendisi yavaş yürüyebilir.
Bugün babasının aynı şeyi tekrar tekrar anlatmasından rahatsız olan kişi, yarın kendisi unutkan olabilir.
Bu yüzden anne-babaya hizmet yalnız geçmişteki fedakârlıklarının karşılığı değildir.
Aynı zamanda insanın:
vicdanını, sabrını, merhametini ve vefasını eğiten bir kulluk mektebidir.
Risale-i Nur perspektifinden bahtiyar evlat;
anne-babasını küçümsemeyen,
yaşlılıklarından rahatsız olmayan,
hastalıklarında yanlarında bulunan,
ihtiyaçlarını karşılayan,
onlara güzel söz söyleyen,
kalplerini kırmamaya çalışan,
hayır dualarını alan,
vefatlarından sonra onları unutmayan
evlattır.
Bediüzzaman'ın özellikle üzerinde durduğu ölçüler:
Hürmet + hizmet + şefkat + rızalarını tahsil + dua
şeklinde özetlenebilir. (Risale-i Nur Eğitim Merkezi)
Anne-babaya hürmet sadece eski zamanlara ait bir kavram değildir.
Bugün çok basit uygulamalarla yaşanabilir.
“Anne nasılsın?”
“Baba bir ihtiyacın var mı?”
sorusunun kendisi bile büyük mutluluk verebilir.
Anne-baba konuşurken sürekli telefona bakmak onları değersiz hissettirebilir.
Doktor randevuları, ilaçları, tetkikleri ve günlük ihtiyaçları konusunda yardımcı olmak gerçek hizmettir.
Özellikle yaşlılıkta gelirleri yetersizse imkân ölçüsünde destek olmak gerekir.
Her söylediklerini yapmak zorunda olunmasa da fikirlerini sormak onlara değer verildiğini gösterir.
Haklı olduğumuz bir konuda bile bağırmak yerine güzel konuşmayı tercih etmek gerekir.
Anne-babanın duasını küçümsememek gerekir.
Her insan zaman zaman kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün annemi aradım mı?
Babamın hâlini sordum mu?
Onların kalbini kırdığım bir söz söyledim mi?
İhtiyaçlarını fark etmeye çalışıyor muyum?
Onlara karşı sesimi yükseltiyor muyum?
Başkalarının yanında onları küçük düşürüyor muyum?
Hastalıklarında yeterince ilgileniyor muyum?
Onların hayır duasını almaya çalışıyor muyum?
Vefat etmişlerse onlar için dua ediyor muyum?
Bu sorular insanın kendi davranışlarını düzeltmesine yardımcı olabilir.
Kur’an, sünnet ve Risale-i Nur'un ortaya koyduğu ölçüleri bir araya getirdiğimizde anne-baba hakkını şu esaslarda özetleyebiliriz:
HÜRMET:
Onları küçümsememek.
GÜZEL SÖZ:
Bağırmamak, azarlamamak, “öf” bile dememeye çalışmak.
HİZMET:
Özellikle yaşlılık ve hastalıklarında ihtiyaçlarını karşılamak.
MERHAMET:
Onların zayıflıklarına sabretmek.
VEFA:
Çocukluğumuzdaki fedakârlıklarını unutmamak.
MADDÎ DESTEK:
İhtiyaç içindelerse imkân ölçüsünde yardım etmek.
RIZALARINI KAZANMAK:
Meşru meselelerde gönüllerini hoş tutmak.
GÜNAHTA İTAAT ETMEMEK:
Allah'a isyan içeren bir emir varsa yerine getirmemek fakat yine de güzel davranmak.
DUA:
Hayattayken ve vefatlarından sonra onlar için Allah'tan rahmet istemek.
İslâm'ın anne-baba anlayışı yalnızca sosyal bir görgü kuralı değildir.
Bu mesele doğrudan:
iman, ibadet, ahlâk, şükür, merhamet, vefa ve kulluk
ile ilgilidir.
Allah Teâlâ kendisine kulluk emrinin hemen yanında anne-babaya iyiliği zikretmiş; Peygamber Efendimiz ﷺ anne-babaya iyiliği Allah'ın en sevdiği ameller arasında göstermiştir. (Diyanet Kuran )
Risale-i Nur ise bu hakikatin insanî yönünü çok güçlü biçimde ortaya koyar:
“Dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir.” (EuroNur · SaidNursi.de)
Çünkü insan dünyaya geldiğinde âcizdir.
Konuşamaz.
Yürüyemez.
Karnını doyuramaz.
Kendisini koruyamaz.
Allah'ın rahmetinin en güzel tecellilerinden biri olarak anne ve babanın şefkati onun yardımına yetişir.
Yıllar sonra anne-baba yaşlandığında ise imtihan evlâda geçer.
Bir zamanlar onlar bizim elimizden tutmuştur.
Şimdi biz onların elinden tutarız.
Bir zamanlar onlar bizi doyurmuştur.
Şimdi biz onların ihtiyaçlarını karşılarız.
Bir zamanlar biz aynı soruyu defalarca sormuşuzdur.
Şimdi onlar aynı şeyi tekrar ettiğinde sabrederiz.
Bir zamanlar onlar bizim hastalığımızda uyumamıştır.
Şimdi biz onların hastalıklarında başlarında bekleriz.
İşte anne-baba hakkının özü budur:
Ve Kur’an'ın öğrettiği o büyük dua her mümin evlâdın dilinde bulunmalıdır:
رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.