- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî, insanın yaratılış gayesini çok özlü ve derin bir silsileyle açıklar:
“Ey insan! Kat‘iyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safî sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”
Bu cümle, insanın yaratılışından başlayıp kalbin en yüksek saadetine kadar uzanan bir manevî yükseliş yolunu gösterir:
İman-ı billâh → Marifetullah → Muhabbetullah → Lezzet-i ruhaniye
Yani önce Allah’a iman edilir.
İman derinleştikçe Allah tanınır.
Allah tanındıkça sevilir.
Allah sevildikçe kalp ve ruh, dünya lezzetleriyle kıyaslanamayacak manevî bir huzur ve saadet bulur.
İman-ı billâh, Allah’ın varlığına, birliğine, isim ve sıfatlarına kesin olarak inanmak demektir.
Risale-i Nur perspektifinde insanın yaratılışındaki en yüksek maksat budur.
İnsan yalnızca:
yemek,
içmek,
çalışmak,
para kazanmak,
evlenmek,
çocuk sahibi olmak,
dünyadan zevk almak
için yaratılmamıştır.
Bunlar hayatın ihtiyaçları ve vasıtalarıdır. Fakat insanın nihai gayesi değildir.
Kur’ân-ı Kerîm bunu açıkça bildirir:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
İbadetin temeli ise imandır.
İnsan önce Rabbini tanıyacak, O’nun varlığını ve birliğini tasdik edecek; ardından hayatını bu iman doğrultusunda yaşayacaktır.
Bu sebeple yaratılış ağacının en önemli meyvesi iman-ı billâhtır.
Risale-i Nur’da kâinat büyük bir kitap gibi değerlendirilir.
Her varlık kendi diliyle Allah’ın isimlerini gösterir.
Güneş:
kudreti,
rahmeti,
intizamı
gösterir.
Bir çiçek:
sanatı,
güzelliği,
hikmeti
gösterir.
Bir meyve:
rahmeti,
rızıklandırmayı,
ikramı
gösterir.
İnsan bedeni ise yüzlerce ilahî ismin tecellisini üzerinde taşıyan büyük bir sanat eseridir.
Bu bakımdan kâinatın yaratılması yalnızca maddî bir hadise değildir.
Kâinat aynı zamanda:
“Beni yapan kim?”
sorusunu insana sorduran büyük bir deliller kitabıdır.
İnsan bu kitabı okuduğu ölçüde Rabbini tanır.
İnsan çok büyük kabiliyetlerle yaratılmıştır.
Geçmişi düşünür.
Geleceği merak eder.
Ölümü sorgular.
Sonsuzluğu ister.
Sevdiklerinden hiç ayrılmak istemez.
Ebedî mutluluk arzu eder.
Fakat insanın kendi gücü bütün bunları gerçekleştirmeye yetmez.
İşte iman burada insanın bütün varoluşunu değiştirir.
İman eden kişi:
“Ben sahipsiz değilim.”
der.
“Beni yaratan bir Rabbim var.”
“Hayatım tesadüf değil.”
“Ölüm yok oluş değil.”
“Bu dünya son durak değil.”
“Sevdiklerimle ayrılığım ebedî olmak zorunda değil.”
“Beni yaratan Allah, beni yeniden diriltmeye de kadirdir.”
Böylece iman insanın dünyaya, ölüme, musibete ve geleceğe bakışını tamamen değiştirir.
Bediüzzaman şöyle devam eder:
“İnsaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır.”
İman etmek başlangıçtır.
Fakat insanın manevî yolculuğu burada bitmez.
İmanın içinde Allah’ı daha derinden tanıma vardır.
İşte buna marifetullah denir.
İlim genel anlamda bilmek, marifet ise tanımak anlamına gelir.
Bir insan hakkında bazı bilgiler bilmek ile o insanı yakından tanımak aynı değildir.
Mesela bir kişinin:
adını,
mesleğini,
yaşını,
nerede yaşadığını
bilmek mümkündür.
Fakat onun karakterini, merhametini, cömertliğini ve ahlâkını yakından tanımak daha farklıdır.
Allah hakkında da insan, vahyin bildirdiği ölçüde O’nun isim ve sıfatlarını öğrenir.
Fakat insanın ilmi sınırlıdır; Allah’ın zatı, isimleri ve sıfatlarının kemali ise sınırsızdır.
Kur’ân buyurur:
وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا
“Onlar bilgileriyle O’nu kuşatamazlar.”
(Tâhâ, 20/110)
Bu sebeple kul Allah’ı bütünüyle kuşatamaz; fakat Allah’ın kendisini tanıttığı ölçüde O’nu tanır.
İşte bu tanımaya marifetullah denir.
Marifetullah sadece:
“Allah vardır ve birdir.”
demek değildir.
Allah’ı isimleri ve sıfatlarıyla tanımaya çalışmaktır.
Mesela insan rızıklara baktığında:
Allah Rezzâk’tır.
Hastalıklardan şifaya baktığında:
Allah Şâfî’dir.
Güzelliklere baktığında:
Allah Cemîl’dir.
Canlıların korunmasına baktığında:
Allah Hafîz’dir.
Merhamete baktığında:
Allah Rahmân ve Rahîm’dir.
Hikmetli yaratılışa baktığında:
Allah Hakîm’dir.
Her şeyi bilmesine baktığında:
Allah Alîm’dir.
Her şeye gücünün yetmesine baktığında:
Allah Kadîr’dir.
Böylece insan sadece “Allah vardır” demekle kalmaz.
Allah’ı tanımaya başlar.
Dünyada insan pek çok ilim öğrenebilir.
Matematik öğrenebilir.
Tıp öğrenebilir.
Mühendis olabilir.
Sanatçı olabilir.
Çok büyük servet sahibi olabilir.
Yüksek makamlara gelebilir.
Bunların hepsi kendi yerinde kıymetlidir.
Fakat Risale-i Nur perspektifinde bütün bu bilgiler insanı yaratılış gayesine ulaştırmıyorsa eksik kalır.
Çünkü insan her şeyi bilip kendisini yaratan Rabbini tanımazsa, en temel hakikati gözden kaçırmış olur.
Dünyanın kanunlarını bilip:
“Bu kanunları koyan kim?”
sorusunu sormamak eksikliktir.
İnsan bedenini öğrenip:
“Bu muazzam sistemi kim yarattı?”
sorusuna ulaşmamak eksikliktir.
Gökyüzünü inceleyip:
“Bu intizamın sahibi kim?”
diye düşünmemek eksikliktir.
İlim insanı Allah’a götürdüğünde gerçek manasını bulur.
Allah’ı tanımanın başlıca üç büyük yolu vardır:
Birincisi Kur’ân’dır.
Allah kendisini en doğru şekilde kendi kelamıyla tanıtır.
İkincisi Peygamber Efendimizdir.
Hz. Muhammed ﷺ Allah’ın isimlerini, emirlerini, rahmetini ve kulluğun nasıl yapılacağını insanlara öğretmiştir.
Üçüncüsü kâinattır.
Kâinattaki bütün sanat, düzen, güzellik, rahmet ve hikmet Allah’ın isimlerinin tecellilerini gösterir.
Risale-i Nur da bu üç büyük öğreticiyi okuyarak insanı marifetullaha ulaştırmaya çalışır.
Bediüzzaman manevî yükselişin üçüncü basamağını şöyle ifade eder:
“Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.”
Muhabbetullah, Allah’ı sevmektir.
Burada çok önemli bir hakikat vardır:
İnsan tanımadığı bir şeyi gerçek manada sevemez.
Tanıdıkça sevgi artar.
Mesela Allah’ın:
rahmetini,
affını,
ikramını,
şefkatini,
kudretini,
hikmetini,
güzelliğini
tanıyan bir insanın Allah’a sevgisi de artar.
Bu sebeple marifetullahın tabiî neticesi muhabbetullahtır.
Bir insan düşünelim.
Gözünü kim verdi?
Allah.
Kulağını kim verdi?
Allah.
Kalbini kim çalıştırıyor?
Allah.
Her nefeste havayı kim hazırlıyor?
Allah.
Suyu kim yaratıyor?
Allah.
Rızkını kim gönderiyor?
Allah.
Annenin kalbine şefkati kim koyuyor?
Allah.
Meyveleri kim hazırlıyor?
Allah.
Güneşi kim hizmet ettiriyor?
Allah.
İşte insan bu nimetleri düşündükçe nimetin arkasındaki Mün‘im-i Hakikîyi, yani gerçek nimet vereni tanımaya başlar.
Nimeti veren tanındıkça sevgi artar.
Bundan dolayı Allah sevgisi kuru bir emir değildir.
Marifetin doğal meyvesidir.
Bir insan Allah’ı yalnızca “cezalandıran” bir güç olarak düşünürse marifeti eksik kalır.
Kur’ân'ın tanıttığı Allah:
Rahmân’dır.
Rahîm’dir.
Gafûr’dur.
Kerîm’dir.
Vedûd’dur.
Rezzâk’tır.
Latîf’tir.
Allah’ın isimleri tanındıkça insan:
“Ben her an O’nun rahmetiyle kuşatılmışım.”
demeye başlar.
Aldığı nefes,
içtiği su,
yediği ekmek,
gördüğü güneş,
sevdiği insanlar
birer ilahî ikram şeklinde okunmaya başlar.
Böylece sıradan görünen hayat, muhabbetullah dersine dönüşür.
Hayır.
Risale-i Nur dünya sevgisini tamamen ortadan kaldırmayı değil, onu doğru yere yerleştirmeyi öğretir.
İnsan annesini sever.
Eşini sever.
Çocuğunu sever.
Dostlarını sever.
Tabiatı sever.
Güzellikleri sever.
Fakat bütün bunları Allah’tan bağımsız ve kendi başlarına ebedîymiş gibi sevmesi, kalbi sonunda yaralar.
Çünkü hepsi fanidir.
Allah namına sevilirse sevgi farklı bir anlam kazanır.
İnsan:
“Bu insanı bana Allah sevdirdi.”
“Bu güzellik Allah’ın Cemîl isminin bir tecellisidir.”
“Bu nimet Allah’ın ikramıdır.”
der.
Böylece mahlûka olan sevgi, Hâlık’a giden bir pencere olur.
Allah sevgisinin tasavvuf geleneğinde en güzel ifadelerinden biri Yunus Emre’ye nispet edilen şu mısralardır:
“Cennet cennet dedikleri,
birkaç köşkle birkaç huri,
isteyene ver sen anı,
bana seni gerek seni.”
Burada cennetin küçümsenmesi kastedilmez.
Asıl vurgulanan şudur:
Allah’ın rızası ve muhabbeti, kulun kalbinde nimetlerin kendisinden daha büyük bir makam kazanabilir.
Gerçek aşık nimetten önce nimet vereni ister.
Cennetten önce Cennet’in sahibinin rızasını arar.
Bediüzzaman silsilenin son halkasını şöyle tarif eder:
“Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en safî sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”
Lezzet-i ruhaniye, Allah’a iman, marifet ve muhabbetten meydana gelen manevî huzur ve lezzettir.
Bu lezzet mideye ait değildir.
Göze ait değildir.
Bedene ait değildir.
Kalbe ve ruha aittir.
Maddî lezzetlerin çoğu geçicidir.
İnsan çok sevdiği bir yemeği yer.
Bir süre sonra biter.
Yeni bir eşya alır.
Bir zaman sonra alışır.
Yeni bir araba alır.
Bir süre sonra sıradanlaşır.
Bir makam kazanır.
Bir müddet sonra daha yükseğini ister.
Dünya lezzetlerinin çoğunda alışma ve doyma vardır.
Fakat ruhun ihtiyaçları farklıdır.
İman,
dua,
zikir,
Kur’ân,
marifetullah,
muhabbetullah,
tevekkül
kalpte daha farklı bir huzur meydana getirir.
Kur’ân bu hakikati şöyle ifade eder:
أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”
(Ra‘d, 13/28)
Günümüzde insanın önünde tarihte hiç olmadığı kadar çok maddî imkân bulunabiliyor.
Fakat buna rağmen insanın iç dünyası her zaman aynı ölçüde huzurlu değildir.
Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir.
Midenin gıdası olduğu gibi kalbin de gıdası vardır.
Gözün ihtiyacı olduğu gibi ruhun da ihtiyacı vardır.
Beden yemek ister.
Akıl mana ister.
Kalp sevgi ister.
Ruh ebediyet ister.
İnsan ruhunun ihtiyacını yalnızca:
para,
eğlence,
alışveriş,
makam,
şöhret,
sosyal medya,
gezi
ile doldurmaya çalışırsa bir müddet sonra yeniden boşluk hissedebilir.
Çünkü ruhun açlığını bedenin nimetleri tamamen doyuramaz.
Marifetullah geldiğinde dış dünyadaki eşyalar değişmeyebilir.
Fakat insanın onlara bakışı değişir.
Eskiden güneşe sadece bir gök cismi olarak bakarken artık:
“Allah’ın kudretinin büyük bir eseri.”
der.
Yemeğe sadece lezzet olarak bakarken:
“Rabbimin ikramı.”
der.
Yağmura yalnız meteorolojik olay olarak değil:
“Rahmetin bir tecellisi.”
diye bakar.
Anne sevgisinde:
“Rahmân’ın şefkatinin küçük bir yansıması.”
görür.
Bahar geldiğinde:
“Ölü toprağı dirilten Allah, insanları da yeniden diriltebilir.”
diye düşünür.
İşte marifetullah dünyayı değiştirmekten ziyade insanın dünyayı okuma biçimini değiştirir.
Risale-i Nur’da dikkat çekilen önemli hakikatlerden biri şudur:
İnsan Allah’ı tanımadığında sevdiği şeylerin faniliği onu yaralayabilir.
Çocuğunu sever fakat bir gün ayrılık vardır.
Gençliğini sever fakat geçer.
Sağlığını sever fakat kaybedebilir.
Dünyayı sever fakat ölümle ayrılır.
Eğer bütün bu sevgilerin arkasında ebedî bir rahmet görülmezse her sevginin içinde ayrılık korkusu bulunabilir.
Marifetullah ise insana:
“Bütün bu nimetlerin sahibi Allah’tır.”
“Allah’ın rahmeti faniliğe mahkûm değildir.”
“Ölüm mutlak yokluk değildir.”
“Âhiret vardır.”
dedirterek sevgileri karanlıktan kurtarır.
Mesnevî-i Nuriye’de ifade edilen manaya göre insan Hâlıkını, Mâlikini ve Mevlâsını tanımazsa dünya nimetleri kalbi tam olarak tatmin edemez.
Çünkü insanın asıl aradığı sadece nimet değildir.
Nimetin kaynağıdır.
Sadece hayat değildir.
Hayatı veren Rabbidir.
Sadece güzellik değildir.
Güzelliğin ebedî kaynağıdır.
Bu sebeple marifetullah arttıkça insan dünyanın nimetlerini daha doğru okumaya başlar.
Nimetten dolayı sevinir; fakat nimetin sahibini unutmaz.
Bu dört kavram birbirinden kopuk değildir.
Bir merdivenin basamakları gibidir:
Allah vardır ve birdir. Benim Rabbim O’dur.
↓
Rabbimi isimleri, sıfatları, eserleri ve vahyiyle tanımaya çalışıyorum.
↓
Tanıdığım Rabbimin rahmetini, güzelliğini ve ikramını gördükçe O’nu seviyorum.
↓
Rabbimi sevmenin, O’na güvenmenin ve O’na yakınlığın verdiği manevî huzuru yaşıyorum.
İşte Bediüzzaman’ın çizdiği manevî yol budur.
Bu mesele yalnız teorik bilgi değildir.
Günlük hayatın her anına uygulanabilir.
Bir sabah uyandığında:
“Elhamdülillah, Rabbim bana yeniden hayat verdi.”
demek marifettir.
Sofrada:
“Bunları bana Rezzâk olan Allah ikram etti.”
demek marifettir.
Bir güzellik gördüğünde:
“Bu güzelliğin sahibi ne kadar güzeldir.”
diye düşünmek marifettir.
Musibet anında:
“Rabbim beni biliyor, görüyor ve sahipsiz bırakmıyor.”
demek imandır.
Bir nimete kavuşunca:
“Bu benim mutlak hakkım değil, Rabbimin ihsanıdır.”
demek şükürdür.
Allah’ın nimetlerini düşündükçe O’na karşı sevginin artması muhabbetullahtır.
Kalbin bununla huzur bulması ise lezzet-i ruhaniyedir.
Marifetullahın artması için insanın sadece çok bilgi toplaması yeterli değildir.
Bilginin tefekküre dönüşmesi gerekir.
Kur’ân okunmalıdır.
Allah’ın isimlerinin manaları öğrenilmelidir.
Peygamber Efendimizin ﷺ hayatı okunmalıdır.
Kâinat tefekkür edilmelidir.
İnsan kendi yaratılışını düşünmelidir.
Nimetler üzerinde tefekkür edilmelidir.
Dua edilmelidir.
Zikir yapılmalıdır.
İbadet şuurlu şekilde yerine getirilmelidir.
Çünkü marifetullah yalnız zihnin değil, kalbin ve ruhun da tanımasıdır.
Allah’ı gerçek anlamda tanıyan insan, ibadeti yalnız bir görev olarak görmez.
Namaz:
Rabbin huzuruna çıkmak olur.
Dua:
kulun Rabbine yönelmesi olur.
Şükür:
nimeti verene teşekkür olur.
Tevekkül:
güçsüzlüğünü kabul edip sonsuz kudrete dayanmak olur.
Tövbe:
rahmeti sonsuz olan Allah’a yeniden dönmek olur.
Kur’ân:
Rabbin kuluna hitabı olur.
İşte bilgi marifete dönüştüğünde ibadet de şekilden mana ve şuur mertebesine yükselir.
İnsan için en ağır düşüncelerden biri sahipsiz ve başıboş olduğunu zannetmektir.
İman bu karanlığı dağıtır.
Mümin der ki:
Ben tesadüfen yaratılmadım.
Benim Rabbim var.
Beni biliyor.
Beni görüyor.
Dualarımı işitiyor.
İhtiyaçlarımı biliyor.
Ölümden sonra beni yeniden diriltecek.
Rahmeti ölümle bitmiyor.
İşte iman yalnızca zihindeki bir kabul değil, insanın bütün hayatını değiştiren büyük bir nurdur.
Bediüzzaman’ın bu kısa fakat son derece derin ifadesi insanın bütün yaratılış gayesini özetleyen bir harita gibidir:
Hilkatin en yüksek gayesi: İman-ı billâh
İnsan önce Rabbine iman eder.
İnsaniyetin en yüksek makamı: Marifetullah
İman ettiği Rabbini tanımaya başlar.
Cin ve insanın en tatlı nimeti: Muhabbetullah
Tanıdığı Rabbini sever.
Ruhun en saf sevinci: Lezzet-i ruhaniye
Sevdiği Rabbine iman, yakınlık ve teslimiyet içinde ruhen huzur bulur.
Böylece insanın manevî yolculuğu şu cümlelerle özetlenebilir:
Allah’a iman et.
İman ettiğin Rabbini tanı.
Tanıdıkça sev.
Sevdikçe O’na yaklaş.
Yaklaştıkça gerçek huzurun ne olduğunu hisset.
Çünkü insanın kalbi yalnız dünya ile tatmin olacak kadar küçük değildir.
Ruhu yalnız maddî lezzetlerle doyacak kadar basit değildir.
Aklı yalnız dünya işlerini düşünmek için verilmemiştir.
İnsanın yaratılışındaki bütün büyük kabiliyetler, sonunda onu Rabbine götüren yollar hâline gelmelidir.
Bu sebeple Risale-i Nur perspektifinde insanın en büyük kazancı dünyayı kazanmak değil, dünyanın içinde Rabbini bulmaktır.
En büyük ilmi marifetullah,
en büyük sevgisi muhabbetullah,
en büyük huzuru Allah’a yakınlık,
en büyük saadeti ise Rabbinin rızasına ulaşmaktır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.