- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan yalnızca yiyen, içen, çalışan, çoğalan ve sonunda ölen biyolojik bir varlık değildir. Kur’ân’ın insan tasvirine, hadislerin ortaya koyduğu kalp ve ruh anlayışına ve Risale-i Nur’un insan tahlillerine baktığımızda insanın çok katmanlı bir varlık olduğunu görürüz.
Hayalhanem sohbetlerinde Mehmet Yıldız’ın kullandığı anlatım çizgisiyle bunu dört katlı bir bina üzerinden düşünmek oldukça açıklayıcıdır:
1. Kat: Bitkisel hayat — beden ve biyolojik yaşam
2. Kat: Nefsanî hayat — hazlar, arzular ve benlik
3. Kat: Kalbî hayat — iman, muhabbet ve mânevî uyanış
4. Kat: Ruhî hayat — marifetullah, ubudiyet ve Allah’a yöneliş
Bu tasnif, insanın biyolojik anlamda birbirinden ayrı dört hayatı bulunduğu anlamına gelmez. Daha çok insanın yaşama biçimini ve varlığının hangi yönünü merkeze aldığını anlatan öğretici bir modeldir.
Bir bina düşünelim.
Bina dört katlı olsun.
İnsan bu binanın tamamına sahip olduğu hâlde ömrünü sadece birinci katta geçirirse üst katların güzelliğinden habersiz yaşayabilir.
Marifetullah • Ubudiyet • İhlas • Allah'a yakınlık • Rıza
⬆️
İman • Muhabbet • Tefekkür • Zikir • Dua • Vicdan
⬆️
Haz • Şehvet • Öfke • Menfaat • Makam • Beğenilme • Benlik
⬆️
Beslenme • Büyüme • Uyuma • Beden • Sağlık • Çoğalma
Buradaki önemli nokta şudur:
Alt katlar kötü değildir.
Problem insanın alt katta bulunması değil, üst katları unutup alt katta mahsur kalmasıdır.
Yemek yemek kötü değildir.
Uyumak kötü değildir.
Para kazanmak kötü değildir.
Evlilik ve cinsellik kötü değildir.
Dünyadan helal şekilde lezzet almak kötü değildir.
Fakat insanın bütün hayatını bunlardan ibaret zannetmesi, onun yüksek kabiliyetlerini kullanmaması anlamına gelir.
Bitkisel hayat, canlılığın en temel seviyesini temsil eder.
Bir bitkiye baktığımızda ne görürüz?
Beslenir.
Büyür.
Gelişir.
Çoğalır.
Hayatını devam ettirmeye çalışır.
İnsan bedeninde de bunların karşılığı vardır.
İnsan acıkır, yemek yer; susar, su içer; yorulur, uyur; büyür, yaşlanır, hastalanır ve bedenini korumaya çalışır.
Bunların hepsi gereklidir.
Fakat insan sadece bunlar için yaratılmış olamaz.
Kur'ân insanın yaratılışındaki üstünlüğe dikkat çeker:
“Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık.”
(İsrâ, 17/70)
İnsan bedeninin ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Fakat bütün gayesi:
“Ne yiyeceğim, ne içeceğim, nasıl rahat edeceğim, nasıl daha uzun yaşayacağım?”
sorularından ibaret hâle gelirse dört katlı binanın yalnızca birinci katını kullanmış olur.
Bitkisel hayatın kendisi tehlike değildir.
Tehlike, bedenin araç olmaktan çıkıp hayatın gayesi hâline gelmesidir.
Risale-i Nur'da insanın yalnızca dünya hayatına ve bedenî ihtiyaçlarına göre değerlendirilemeyecek derecede geniş istidatlara sahip olduğu sürekli vurgulanır.
İnsan geçmişi düşünür.
Geleceği merak eder.
Ölümden korkar.
Ebediyeti ister.
Sevdiklerinden sonsuza kadar ayrılmak istemez.
Varlığın anlamını sorgular.
“Ben kimim?”
“Nereden geldim?”
“Nereye gidiyorum?”
“Beni kim yarattı?”
diye sorar.
Bir bitkinin böyle bir problemi yoktur.
Demek ki insanın ihtiyaçları midesinin ihtiyaçlarından çok daha büyüktür.
İnsan birinci kattan ikinci kata çıktığında sadece yaşamayı değil, hayattan zevk almayı istemeye başlar.
Burada nefsanî hayat devreye girer.
İnsan:
Sevilmek ister.
Beğenilmek ister.
Zengin olmak ister.
Makam ister.
Güzel görünmek ister.
Cinsî arzular taşır.
Üstün gelmek ister.
Övülmek ister.
Rahat etmek ister.
Bunların tamamını toptan kötü görmek doğru değildir.
İslâm nefsi tamamen yok etmeyi değil, terbiye etmeyi hedefler.
Kur'ân nefiste hem kötülüğe hem de iyiliğe yönelme kabiliyetinin bulunduğuna dikkat çeker:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvâsını ilham edene yemin olsun.”
(Şems, 91/7-8)
Ardından:
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise ziyana uğramıştır.”
(Şems, 91/9-10)
Demek mesele nefsin bulunması değil, nefsin yönetimi ele geçirmesidir.
Dört katlı bina örneğinde nefis ikinci katta oturmasına rağmen şöyle diyebilir:
“Bu binanın tamamı benim!”
Beden ona hizmet etsin.
Akıl ona hizmet etsin.
Kalp ona hizmet etsin.
Para onun arzularına hizmet etsin.
İnsanlar onu övsün.
Herkes onu beğensin.
İşte nefsanî hayatın tehlikeli tarafı burada başlar.
İnsan artık:
“Allah benden ne istiyor?”
yerine:
“Ben ne istiyorum?”
diye yaşamaya başlayabilir.
Nefis genellikle şöyle düşünür:
“Daha fazla para kazanırsam mutlu olacağım.”
“Şu arabayı alırsam mutlu olacağım.”
“Şu kişi beni severse mutlu olacağım.”
“İnsanlar beni takdir ederse mutlu olacağım.”
“Daha fazla eğlenirsem mutlu olacağım.”
Fakat arzu gerçekleştiğinde kısa süre sonra başka bir arzu ortaya çıkar.
Çünkü nefsin tabiatında doymama problemi vardır.
Kur'ân bunu dünya hayatının çekicilikleri üzerinden anlatır:
“Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, hayvanlar ve ekinlere duyulan şiddetli arzu insanlara süslü gösterildi.”
(Âl-i İmrân, 3/14)
Ayet bunların varlığını inkâr etmez; fakat devamında bunların dünya hayatının geçici nimetleri olduğunu hatırlatır.
İşte insanın asıl büyük dönüşümü burada başlar.
İnsan bir gün:
“Ben yalnızca beden ve nefisten ibaret değilim.”
demeye başlar.
Kalp uyanır.
Buradaki “kalp”, sadece kan pompalayan biyolojik organ değildir. İslâmî literatürde kalp aynı zamanda insanın iman, niyet, muhabbet, mânevî idrak ve yöneliş merkezi olarak ele alınır.
Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurur:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin, o kalptir.”
(Buhârî, Îmân; Müslim, Müsâkât)
Bu hadis üçüncü katın önemini çok güzel açıklar.
Çünkü insanın dış davranışlarının arkasında çoğu zaman kalbin yönelişi bulunmaktadır.
Midenin gıdası yemekse kalbin gıdası yalnızca maddî şeyler olamaz.
Kalp;
iman ister,
muhabbet ister,
ümit ister,
dua ister,
zikir ister,
tefekkür ister,
Allah'la bağ kurmak ister.
Kur'ân bunun temel ölçüsünü verir:
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur.”
(Ra'd, 13/28)
Bu ayet dört katlı bina örneğinde üçüncü katın anahtarlarından biridir.
Çünkü insan bazen:
Parası olduğu hâlde huzursuzdur.
Sağlığı olduğu hâlde huzursuzdur.
İşi olduğu hâlde huzursuzdur.
Çevresinde insanlar olduğu hâlde yalnızdır.
Neden?
Çünkü birinci ve ikinci kat dolu olabilir fakat üçüncü kat aç kalmış olabilir.
Risale-i Nur'un insan tahlillerinde önemli noktalardan biri budur.
İnsan kalbi geçici şeylerle tam anlamıyla tatmin olmaz.
Çünkü insan sevdiği şeylerin yok olmasını istemez.
Annesini sever; kaybetmek istemez.
Eşini sever; ayrılmak istemez.
Çocuklarını sever; onların ölmesini istemez.
Hayatı sever; ölüm istemez.
Güzelliği sever; güzelliğin kaybolmasını istemez.
İşte burada insanın kalbi dünyadan daha büyük bir istekte bulunmaktadır:
Ebediyet.
Bediüzzaman'ın yaklaşımında insanın kalbinde bulunan bu geniş sevgi ve ebediyet arzusu, insanın yalnızca fâni dünya için yaratılmadığının önemli göstergelerindendir.
Dünya kalbe:
“Ben geçiciyim.”
der.
Kalp ise:
“Ben sonsuzluk istiyorum.”
der.
İşte iman, burada kalbin önüne ahireti açar.
İnsan aynı insan olabilir.
Aynı işe gider.
Aynı evde yaşar.
Aynı yemeği yer.
Aynı çocuklarla ilgilenir.
Fakat bakışı değişir.
Yemek artık yalnızca lezzet değildir; nimettir.
Yağmur yalnızca meteorolojik olay değildir; rahmettir.
Çocuk yalnızca biyolojik devam değildir; emanettir.
Sağlık yalnızca rahatlık değildir; şükür vesilesidir.
Musibet yalnızca acı değildir; imtihan olabilir.
Dünya yalnızca yaşanacak yer değildir; ahiretin tarlasıdır.
İşte Risale-i Nur'daki mana-yı harfî bakışı burada önem kazanır.
Varlığa yalnızca kendisi hesabına değil, Yaratıcısını gösteren bir işaret olarak bakmak.
Çiçeğe bakıp sadece:
“Ne güzel çiçek.”
demek yerine:
“Ne güzel yaratılmış.”
diyebilmek.
Birincisinde eser merkezde kalabilir.
İkincisinde eser, sanatkârına götürür.
Dördüncü kat insanın mânevî hayatının daha derin boyutunu temsil eder.
Artık insan yalnızca:
“Allah vardır.”
demekle kalmaz.
Allah'ı tanımaya çalışır.
O'nun isimlerini öğrenir.
Kâinattaki tecellilerini okumaya çalışır.
Hayatını Allah'ın rızasına göre düzenler.
İbadeti yalnızca vazife olarak değil, Rabbiyle kulluk ilişkisi olarak yaşamaya başlar.
Bunun merkezinde Kur'ân'ın şu büyük hakikati bulunur:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
Risale-i Nur perspektifinden ubudiyet yalnızca birtakım hareketlerin yapılması değildir.
İnsan bütün varlığıyla:
“Ben kulum, Sen Rabbimsin.”
hakikatini kabul eder.
Ruhî hayatın merkezlerinden biri marifetullah, yani Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımaya çalışmaktır.
İnsan gökyüzüne bakar:
Kudreti görür.
Canlılara bakar:
Rahmeti görür.
Rızıklara bakar:
Rezzâkiyeti görür.
Hastalığından şifa bulur:
Şâfî ismini düşünür.
Hataları bağışlanır:
Gafûr ve Rahîm isimlerine yönelir.
Kâinattaki ölçüye bakar:
Hakîm ismini düşünür.
Böylece kâinat başıboş nesneler yığını olmaktan çıkar.
Adeta Allah'ın isimlerini okutan büyük bir kitap hâline gelir.
Dört katlı bina örneğinde namazın çok özel bir yeri vardır.
Çünkü namaz insanın bütün katlarını aynı anda Allah'a yöneltebilir.
Kıyam eder, rükû eder, secde eder.
Arzularını bırakıp emre tâbi olur.
Allah'a yönelir.
Rabbine kulluğunu ilan eder.
Secdede insan bedenen en aşağıya inerken mânen yükselebilir.
Alın toprağa yaklaşırken ruh Rabbine yönelir.
Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.
Manevî yükseliş:
Birinci katı yıkıp dördüncü kata çıkmak değildir.
İslâm insanın bedenini yok saymaz.
Nefsini tamamen ortadan kaldırmayı istemez.
Kalbi bedenin düşmanı hâline getirmez.
Esas olan her şeyi doğru yerine koymaktır.
Şöyle düşünelim:
Araçtır.
Terbiye edilmesi gereken kuvvettir.
İman ve muhabbet merkezidir.
Ubudiyet ve marifetullahla yükselir.
Denge bozulduğunda aşağı kat üst katları yönetmeye başlar.
Denge kurulduğunda ise üst değerler alt kuvvetleri yönetir.
Aynı davranış dört farklı seviyede yaşanabilir.
“Acıktım, yemek yemeliyim.”
Amaç bedeni beslemektir.
“En lezzetlisini yemek istiyorum.”
Merkezde haz bulunmaktadır.
“Bu nimet bana Allah'ın ikramıdır.”
Şükür başlar.
İnsan nimetten Mün'im-i Hakikî'ye, yani nimeti verene ulaşır.
“Ya Rabbi, bu nimet Senin rahmetinin ve Rezzâk isminin tecellisidir.”
der.
Yemek aynıdır.
Fakat insanın şuuru değişmiştir.
Birinci kattaki insan:
“Bu bir çiçektir.”
İkinci katta:
“Çok güzel, hoşuma gitti.”
Üçüncü katta:
“Ne kadar güzel yaratılmış!”
Dördüncü katta:
“Bu güzellik Cemîl isminin bir tecellisini, bu düzen Hakîm ismini, bu ikram Rahîm ismini düşündürüyor.”
der.
Çiçek değişmedi.
İnsanın nazarı değişti.
“Geçinmek için para lazım.”
“Daha fazla param olmalı; daha üstün ve daha rahat olmalıyım.”
“Bu mal Allah'ın bana verdiği bir emanettir.”
“Bu nimetle Allah'ın rızasını nasıl kazanabilirim?”
Böyle bir insan zekât verir.
Sadaka verir.
Ailesine helal rızık götürür.
İhtiyaç sahibini düşünür.
İşte para artık yalnızca dünya aracı olmaktan çıkar, ahiret sermayesine dönüşebilir.
Birinci kat:
“Canım acıyor.”
İkinci kat:
“Neden benim başıma geldi?”
Üçüncü kat:
“Bunda benim için nasıl bir imtihan ve hikmet olabilir?”
Dördüncü kat:
“Rabbim beni görüyor. Sabırla, dua ile ve vazifemi yaparak bu imtihandan O'nun rızasını kazanarak çıkmalıyım.”
Bu, acıyı inkâr etmek değildir.
İnsan ağlayabilir.
Üzülebilir.
Tedavi olabilir.
Çare arayabilir.
Fakat ruhî hayat ona acının ötesinde bir anlam ufku kazandırır.
Modern insanın problemi her zaman birinci ve ikinci katın kötü olması değildir.
Asıl problem:
Dört katlı yaratıldığı hâlde iki katlı yaşıyor olmasıdır.
Bedenine yatırım yapıyor.
Nefsinin isteklerini karşılıyor.
Fakat kalbini ve ruhunu ihmal edebiliyor.
Beden doyuyor.
Kalp aç.
Ev büyüyor.
İç dünya daralıyor.
İletişim araçları çoğalıyor.
İnsan yalnızlaşıyor.
Eğlence çoğalıyor.
Huzur aynı ölçüde artmıyor.
Bilgi çoğalıyor.
Hayatın anlamı kendiliğinden ortaya çıkmıyor.
Çünkü insanın midesini doyurmakla kalbini doyurmak aynı şey değildir.
Bediüzzaman insanı küçük ve önemsiz bir canlı olarak değerlendirmez.
İnsan küçücük bedeni içerisinde çok geniş kabiliyetler taşıyan bir varlıktır.
Akıl verilmiştir.
Kalp verilmiştir.
Vicdan verilmiştir.
Hayal verilmiştir.
Hafıza verilmiştir.
Muhabbet verilmiştir.
Ebediyet arzusu verilmiştir.
Merak verilmiştir.
Dua kabiliyeti verilmiştir.
Bütün bunlar insanın yalnızca:
“Ye, iç, çoğal ve öl.”
programıyla açıklanamayacak kadar yüksek bir yaratılışa sahip olduğunu gösterir.
Çünkü aşağı katların lezzetleri daha hızlı hissedilir.
Yemek hemen lezzet verir.
Para hemen imkân sağlar.
Övgü nefsi hemen memnun eder.
Eğlence hemen haz verir.
Fakat kalbî ve ruhî hayat eğitim, sabır, tefekkür ve ibadet ister.
Kur'ân bu mücadeleye dikkat çeker:
“Rabbinin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini kötü arzudan alıkoyan kimse için şüphesiz barınak cennettir.”
(Nâziât, 79/40-41)
Demek ki yükselişin önemli şartlarından biri nefsin her istediğine teslim olmamaktır.
Bu yükselişi bir anda gerçekleşen mistik bir tecrübe gibi düşünmemek gerekir.
İnsan günlük hayat içerisinde yükselir.
Namazla yükselir.
Kur'ân'la yükselir.
Zikirle yükselir.
Tefekkürle yükselir.
Şükürle yükselir.
Helal-haram hassasiyetiyle yükselir.
Nefsine karşı mücadeleyle yükselir.
İhlasla yükselir.
İnsanlara hizmetle yükselir.
Günahından tevbe ederek yükselir.
Allah'ın isimlerini tanıyarak yükselir.
Ve en önemlisi bütün bunları Allah'ın rızasını kazanmak için yapmaya çalışır.
Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurur:
“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”
(Müslim, Birr)
Bu hadis dört katlı bina modelinin önemli bir hakikatini gösterir:
İnsanın değeri yalnızca dış görünüşüyle ölçülmez.
Bedeni güzel olabilir.
Malı çok olabilir.
Makamı yüksek olabilir.
İnsanlar onu tanıyor olabilir.
Fakat asıl mesele:
Kalbi nereye bakıyor?
Niyeti nedir?
Kimin rızasını arıyor?
Hayatını ne uğruna yaşıyor?
Ruhî hayatın zirvesinde insanın yönelişi değişir.
Başlangıçta:
“Allah bana ne verecek?”
diye düşünebilir.
Sonra:
“Allah benden ne istiyor?”
sorusuna geçer.
Daha ileri bir kulluk şuurunda ise:
“Rabbim benden razı mı?”
sorusu hayatının merkezine yerleşir.
Kur'ân'ın muazzam ifadesiyle:
“Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.”
(Beyyine, 98/8)
İşte ruhî hayatın büyük hedeflerinden biri budur:
| Kat | Hayat Mertebesi | Temel Soru | Merkez |
|---|---|---|---|
| 1. Kat | Bitkisel hayat | “Nasıl yaşayacağım?” | Beden |
| 2. Kat | Nefsanî hayat | “Nasıl zevk alacağım?” | Nefis |
| 3. Kat | Kalbî hayat | “Hayatın anlamı nedir?” | İman ve kalp |
| 4. Kat | Ruhî hayat | “Rabbim benden ne istiyor?” | Marifetullah ve ubudiyet |
Fakat ideal insan birinci ve ikinci katı terk eden insan değildir.
Dört katı doğru bir hiyerarşi içerisinde kullanan insandır.
Beden ruhun hizmetinde,
nefsi iradenin terbiyesinde,
akıl vahyin rehberliğinde,
kalp imanla,
ruh ubudiyetle yaşar.
İnsanın trajedisi dünyaya sahip olamaması değildir.
Asıl trajedi, kendisine verilmiş yüksek kabiliyetleri kullanmadan dünyadan ayrılmasıdır.
İnsan dört katlı muhteşem bir bina gibi yaratılmışsa bütün ömrünü bodrumda geçirmek büyük bir kayıptır.
Bedenini besle.
Ama kalbini aç bırakma.
Helal nimetlerden faydalan.
Ama nefsi hayatının hükümdarı yapma.
Dünyada çalış.
Ama dünyayı nihai hedef yapma.
Para kazan.
Ama paraya kul olma.
İnsanları sev.
Ama sevgilerinin kaynağını ve gerçek sahibini unutma.
Sağlığına dikkat et.
Ama ebedî hayatını ihmal etme.
Kâinata bak.
Ama yalnızca eseri değil, eserden Müessirini; sanattan Sanatkârını; nimetten Mün'imini bulmaya çalış.
Çünkü insanın yolculuğu yalnızca:
doğmak → büyümek → yemek → çalışmak → yaşlanmak → ölmek
değildir.
Kur'ân'ın gösterdiği büyük yolculuk:
yaratılış → iman → marifet → ubudiyet → imtihan → ölüm → haşir → ebediyet
yolculuğudur.
Bu bakımdan bitkisel hayat temel, nefsanî hayat terbiye alanı, kalbî hayat uyanış, ruhî hayat ise insanın yaratılış gayesine doğru yükselişi olarak düşünülebilir.
Ve bütün bu mertebelerin üzerinde insanın yönünü belirleyen büyük hakikat vardır:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En'âm, 6/162)
İşte dört katlı binanın bütün katlarını aynı hedefte birleştiren cümle budur:
İnsan gerçek kemalini, aşağı katlarını inkâr ederek değil; bedenini, nefsini, aklını, kalbini ve ruhunu Allah'ın rızasına yönelterek bulur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.