- Salih Avcı
- 20.02.2023
Faiz meselesi İslâm iktisadının en temel konularından biridir. Kur’ân-ı Kerîm faizi yalnızca hoş görülmeyen bir kazanç biçimi olarak değil, kesin biçimde haram kılınmış bir muamele olarak ele alır. Hatta faiz konusunda kullanılan ifadeler, diğer birçok ekonomik yasaktan çok daha ağırdır.
Bununla beraber günümüzde mesele daha karmaşık görünmektedir:
Ribâ ile faiz aynı şey midir?
Bankanın verdiği her kredi faiz midir?
Ev veya araba kredisi ribâ kapsamına girer mi?
Enflasyon sebebiyle paranın değer kaybının karşılanması faiz midir?
Vadeli satıştaki fiyat farkı ile faiz arasındaki fark nedir?
Bankanın aldığı hizmet bedeli veya komisyon faiz sayılır mı?
Ticaret kârı ile faiz neden aynı değildir?
Risale-i Nur faizin toplumsal sonuçlarını nasıl açıklamaktadır?
Bu meseleleri birbirinden ayırarak değerlendirmek gerekir. Çünkü her fazlalık faiz olmadığı gibi, bir işlemin adının “kredi”, “finansman”, “kâr payı” veya “komisyon” olması da tek başına onun helâl veya haram olduğunu belirlemez. Esas olan akdin mahiyetidir.
“Ribâ” Arapçada artmak, çoğalmak, yükselmek, fazlalaşmak anlamlarına gelir.
Fıkıh açısından ribâ, belirli mal ve borç işlemlerinde şer‘an karşılığı bulunmayan şartlı fazlalığı ifade eder.
Özellikle borç ilişkisinde temel mantık oldukça açıktır:
100.000 TL borç verip, sırf zaman geçtiği için 120.000 TL geri alma şartı konuluyorsa, 20.000 TL’lik şartlı fazlalık ribâdır.
Burada borç veren kişinin ticarette olduğu gibi mal satması, ortaklık kurması veya ticari zararı paylaşması söz konusu değildir. Borç sözleşmesinin kendisi üzerinden garanti edilmiş fazlalık elde edilmektedir.
Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ölçülerden biri şudur:
“Tövbe ederseniz ana paralarınız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”
(Bakara, 2/279) (Diyanet Kuranı)
Bu ayet ribâ meselesinde çok önemli bir prensip ortaya koymaktadır:
Borç verenin hakkı esas itibarıyla ana paradır.
Günümüzde Türkçede kullanılan “faiz”, klasik İslâm hukukundaki ribâ kavramının özellikle borç ve para işlemlerindeki karşılığı olarak kullanılmaktadır.
Dolayısıyla:
Borç verilen para üzerine, vade sebebiyle önceden şart koşulan belirli veya oranlı fazlalık, klasik fıkıhtaki ribâ yasağının kapsamına girer.
Örneğin:
100.000 TL veriyorum → bir yıl sonra 125.000 TL istiyorum.
Aradaki 25.000 TL:
ticaret kârı değildir,
ortaklık kârı değildir,
bir malın satış bedeli değildir,
borcun süresi karşılığında talep edilen fazlalıktır.
Bu nedenle klasik ribâ anlayışının doğrudan örneklerinden biridir.
Kur’an'ın faiz konusundaki en açık hükümleri Bakara sûresinin 275-280. ayetlerinde bulunmaktadır.
Kur’an şöyle buyurur:
اَلَّذٖينَ يَأْكُلُونَ الرِّبٰوا لَا يَقُومُونَ اِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذٖى يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّۜ
Devamında:
وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا
“Allah alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.”
(Bakara, 2/275) (Diyanet Kuranı)
Burada çok önemli bir ayrım yapılmaktadır:
Ticaret ≠ faiz.
Her ikisinde de görünüşte para artabilir. Fakat artışın kaynağı aynı değildir.
Ticarette:
Mal + emek + risk + mülkiyet + piyasa = kâr ihtimali
Borç faizinde ise:
Para + zaman = önceden şart koşulan fazlalık
İslâm'ın temel ayrımı buradadır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmişseniz faizden kalanı bırakın.”
Ardından çok ağır bir ikaz gelir:
فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَاْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهٖ
“Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Resûlü tarafından size savaş açıldığını bilin.”
(Bakara, 2/278-279) (Diyanet Kuranı)
Kur’an'ın ekonomik günahlar içerisinde faiz hakkında bu derece ağır bir ifade kullanması dikkat çekicidir.
Ayetin devamında ise sistemin temel adalet prensibi açıklanır:
فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْۚ لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
“Ana paralarınız sizindir. Ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.”
Buradaki ölçü iki taraflı adalettir:
Borç veren mağdur edilmeyecek; fakat borçlu da borcu sebebiyle sömürülmeyecektir.
Faiz sisteminin mantığında borç geciktikçe borcun büyümesi mümkündür.
Kur’an ise tam tersine şöyle buyurur:
“Eğer borçlu darlık içindeyse eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin. Eğer bilirseniz borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır.”
(Bakara, 2/280) (Diyanet Kuranı)
Dikkat edilirse iki farklı yaklaşım ortaya çıkmaktadır.
Faiz mantığında:
Ödeyemiyorsun → borcunu artırıyorum.
Kur’an'ın ahlâkında:
Ödeyemiyorsun → sana mühlet veriyorum.
Daha ileri ahlâk seviyesi ise:
Gerçekten muhtaçsan borcun bir kısmını veya tamamını bağışlıyorum.
Resûlullah ﷺ ribâ konusunda çok ciddi ikazlarda bulunmuştur.
Câbir b. Abdullah'ın rivayetine göre Resûlullah ﷺ;
ribâyı yiyene, verene, yazana ve şahitlerine ağır ikazda bulunmuş ve bunların bu günaha iştirak bakımından aynı muamelenin tarafları olduğunu bildirmiştir.
Hadis Sahih Müslim'de yer almaktadır. (Sunnah)
Bu hadis önemli bir prensip gösterir:
İslâm sadece faizi alan kişiyi değil, faizli sistemin kurulmasına doğrudan iştirak eden tarafları da uyarmaktadır.
Hayır.
Sünnet ribâ kavramının bazı mal değişimlerinde de meydana gelebileceğini açıklamıştır.
Resûlullah ﷺ altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuzu zikrederek aynı cinsten ribevî malların değişiminde eşitlik ve peşinlik şartlarını bildirmiştir. (Sunnah)
Fıkıhta buradan hareketle iki temel ribâ türü açıklanmıştır:
Vade sebebiyle meydana gelen ribâdır.
Örneğin:
100.000 TL borç → bir yıl sonra 120.000 TL.
Modern banka faizinin tartışıldığı temel alan budur.
Belirli ribevî malların aynı cinsle değişiminde ortaya çıkan fazlalıktır.
Örneğin gerekli şartlar oluştuğunda aynı cins altının fazlalıklı değiştirilmesi.
Bu hükümler, Resûlullah'ın ﷺ ribâyı yalnızca Cahiliye dönemindeki aşırı tefecilikle sınırlamadığını gösteren sünnet delilleri arasında değerlendirilmiştir. (Sunnah)
İlk ve en temel cevap şudur:
Müslüman açısından hükmün asıl kaynağı budur:
“Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır.” (Diyanet Kuranı)
Fakat hükmün arkasındaki hikmetler üzerinde de durulabilir.
Gerçek ticarette kâr garanti değildir.
Bir kişi 1 milyon TL sermayeyle ticarete girerse:
1.000.000 → 1.300.000 TL olabilir.
Ama:
1.000.000 → 800.000 TL de olabilir.
Dolayısıyla kâr, ekonomik faaliyet ve riskle ilişkilidir.
Faizli borçta ise borç veren, sözleşmeye göre parasının üzerine belirlenmiş fazlalığı talep eder.
Borç alan:
kazanabilir,
zarar edebilir,
işini kaybedebilir,
malı değer kaybedebilir,
ama borç sözleşmesindeki faiz yükümlülüğü devam eder.
Bu nedenle İslâm iktisadı ticaret, ortaklık ve risk paylaşımıyla oluşan kazanç ile borcun kendisinden doğan garanti fazlalığı birbirinden ayırır.
Faizli sistemin önemli sosyal sonuçlarından biri borç veren sermaye sahibinin belirli getiri elde ederken borçlunun ekonomik riskin büyük kısmını taşımasıdır.
Özellikle yüksek faiz ortamında:
Borç → faiz → yeniden borçlanma → artan ödeme yükü
şeklinde bir döngü ortaya çıkabilir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu:
“Ne zulmedersiniz ne zulme uğrarsınız.”
ölçüsü bu açıdan son derece önemlidir. (Diyanet Kuranı)
Bediüzzaman Said Nursî faiz meselesini yalnız bireysel bir haram olarak değil, toplumsal hayatı bozan ekonomik sebeplerden biri olarak değerlendirir.
Risale-i Nur'daki dikkat çekici ifadelerden biri şöyledir:
“Ribânın kap ve kapıları olan bankaların...”
şeklinde başlayan bölümde Bediüzzaman, ribâ üzerine kurulu bankacılık yapısının İslâm toplumuna zarar verdiğini ifade eder. Bu pasaj Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri bölümünde yer almaktadır. (Risale-i Nur Külliyatı)
Başka bir yerde ise temel problem çok özlü bir ifadeyle anlatılır:
“Ribâ atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür.”
Yani faiz insanın çalışma ve üretme şevkini zayıflatabilecek, sermayeden emeksiz ve garanti gelir elde etme arzusunu besleyebilecek bir yapı meydana getirir. (Sorularla Risale)
Bediüzzaman sosyal problemlerin temelinde iki zihniyete dikkat çeker.
Bunlardan biri özetle:
“Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne?”
Diğeri:
“Sen çalış, ben yiyeyim.”
Faiz sistemi ikinci zihniyetle ilişkilendirilir. (EuroNur · SaidNursi.de)
Burada eleştirilen şey sermayenin kendisi değildir.
Sermaye haram değildir.
Zenginlik haram değildir.
Ticaret haram değildir.
Kâr haram değildir.
Mal sahibi olmak haram değildir.
Problem, sermayenin borç üzerinden garanti edilmiş fazlalık üretme aracına dönüştürülmesidir.
Bediüzzaman'ın toplumsal yaklaşımında iki Kur'an emri özellikle önemlidir:
Faizin kaldırılması
ve
zekâtın işletilmesi.
Bunlardan biri sermayenin aşağı tabakaları ezmesini önlemeye, diğeri servetin toplum içerisinde dolaşmasına hizmet eder.
Bu nedenle Risale perspektifinde mesele sadece:
“Faiz yemek kişisel olarak haramdır.”
seviyesinde bırakılmaz.
Mesele aynı zamanda:
zengin-fakir ilişkisi, sosyal adalet, çalışma, üretim, yardımlaşma ve toplumsal barış meselesidir.
Burada işlemin adına değil sözleşmenin yapısına bakılır.
Klasik faizli ihtiyaç kredisini düşünelim:
Banka size:
500.000 TL nakit borç veriyor.
Siz bankaya:
36 ay sonunda toplam 750.000 TL ödüyorsunuz.
Eğer aradaki 250.000 TL borcun vadesi karşılığında sözleşmeyle şart koşulmuşsa, bu klasik fıkıh açısından:
borç + şartlı fazlalık
yapısındadır.
Bu nedenle çağdaş ana akım İslâm hukukunda konvansiyonel faizli banka kredisi ribâ kapsamında değerlendirilir.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de vadeye bağlı olarak borç üzerine şart koşulan fazlalığı Cahiliye ribâsının temel biçimi olarak açıklamakta ve bunun ribâ olduğunda ittifak bulunduğunu belirtmektedir. (Diyanet Kuranı)
Dolayısıyla:
İhtiyaç kredisi → faizliyse ribâ
Taşıt kredisi → faizliyse ribâ
Konut kredisi → faizli borç sözleşmesiyse ribâ
Ticari kredi → faizliyse ribâ
olması genel hükümdür.
Paranın hangi amaçla kullanıldığı işlemin faiz niteliğini kendiliğinden değiştirmez.
Burada çok önemli bir ayrım vardır.
Bankanın gerçek bir hizmet karşılığında makul ücret alması, otomatik olarak faiz değildir.
Örneğin gerçek bir işlem masrafı varsa bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Fakat:
“100.000 TL borç verdim; bir yıl sonra 120.000 TL alacağım, 20.000 TL de hizmet bedelidir.”
demek işlemi otomatik olarak helâl hâle getirmez.
Fıkıhta isimden çok işlemin hakikati önemlidir.
Gerçek masraf başka şeydir.
Borcun miktarı veya süresi üzerinden gelir elde etmek başka şeydir.
En çok karıştırılan konulardan biridir.
Genel fıkıh yaklaşımında vadeli satış ile faizli borç aynı şey değildir.
Örneğin satıcı:
Peşin fiyat: 500.000 TL
24 ay vadeli fiyat: 600.000 TL
diyebilir.
Taraflar satış sırasında:
“600.000 TL'ye 24 ay vadeli satın aldım.”
diye kesin olarak anlaşırsa bu, gerekli diğer şartlar da sağlandığında vadeli satış olabilir.
Çünkü burada:
para → daha fazla para
değişimi değil;
mal → belirlenmiş satış bedeli
vardır.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsirinde de malın vadeli satışındaki fiyat farkı ile para borcuna eklenen faiz arasındaki bu yapısal fark açıklanmaktadır. (Diyanet Kuranı)
Şöyle düşünelim:
Banka:
Sana 500.000 TL veriyorum, bana 650.000 TL öde.
Burada:
Para → 500.000
karşılığında:
Para → 650.000
vardır.
Satıcı:
Bu arabayı sana 650.000 TL'ye 24 ay vadeli satıyorum.
Burada:
Mal → 650.000 TL
vardır.
Dolayısıyla:
Vadeli satıştaki her fiyat farkına otomatik olarak faiz denmez.
Meselenin en hassas noktalarından biri budur.
Enflasyon, paranın satın alma gücünün azalmasıdır.
Örneğin:
2025'te 100.000 TL borç verdiniz.
Bu para ile o gün belirli miktarda mal alınabiliyordu.
2026'da 100.000 TL nominal olarak aynı görünmesine rağmen satın alma gücü ciddi biçimde düşmüş olabilir.
Burada şu soru doğar:
Borç veren sadece 100.000 TL alırsa reel olarak zarara uğramış olmuyor mu?
Bu mesele çağdaş fıkıhta ayrıntılı biçimde tartışılmıştır ve uygulamanın şekline göre ihtilaf bulunmaktadır.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsirindeki yaklaşım açıktır:
Borçlunun alacaklıya enflasyon farkını ödemesi faiz değildir.
Gerekçe olarak bunun reel bir kazanç değil, alınanla ödenenin değer bakımından eşitlenmesine yönelik olduğu belirtilmektedir. (Diyanet Kuranı)
Ancak burada çok önemli bir kayıt gerekir:
“Enflasyon farkı faiz değildir” demek, önceden belirlenen her faiz oranının enflasyon adı verilerek helâl olacağı anlamına gelmez.
Basit bir örnek verelim.
Bir kişiye:
100.000 TL borç verdiniz.
Bir yıl sonra gerçek enflasyon %20 gerçekleşmiş olsun.
Paranın satın alma gücünü korumaya yönelik değerlendirmede:
100.000 TL → 120.000 TL
ödenmesi bazı çağdaş değerlendirmelerde reel kazanç değil değer kaybının telafisi olarak görülür.
Fakat:
“Enflasyon ne çıkarsa çıksın bana %40 fazlasını vereceksin.”
şeklindeki önceden garanti edilmiş getiri farklıdır.
Çünkü gerçek enflasyon %15 çıkarsa:
%40 - %15 = %25 reel fazlalık
meydana gelir.
Bu artık yalnızca satın alma gücünün korunması değildir.
Çünkü klasik dönemde kullanılan altın ve gümüş paralar ile modern itibari para sistemi aynı ekonomik özelliklere sahip değildir.
Altın para kendi bünyesinde maddî değer taşırken modern kâğıt para büyük ölçüde devletin ve ekonomik sistemin itibarıyla değer kazanır.
Yüksek enflasyonda para ciddi değer kaybedebilir.
Bu nedenle çağdaş âlimler şu iki ilkeyi birlikte korumaya çalışmaktadır:
1. Borçtan garanti kazanç elde edilmemeli.
2. Borç veren de parasının ağır değer kaybı sebebiyle haksızlığa uğramamalı.
Bakara 279'un:
“Ne zulmedersiniz ne zulme uğrarsınız.”
ölçüsü burada önem kazanmaktadır. (Diyanet Kuranı)
Bu nedenle özellikle uzun vadeli ve yüksek enflasyonlu borçlarda enflasyon farkının nasıl hesaplanacağı konusunda tek cümlelik genellemeler yerine somut sözleşmenin bir fıkıh uzmanına gösterilmesi daha isabetlidir.
Bu sonuç otomatik olarak çıkarılamaz.
Çünkü klasik faizli kredi sözleşmesinde banka genellikle:
borç verir + baştan belirlenmiş faiz oranını şart koşar.
Örneğin banka:
1.000.000 TL veriyor
ve sözleşme başında:
1.600.000 TL geri ödeme
istiyorsa, daha sonra enflasyonun %60 çıkması işlemi geriye dönük olarak otomatik biçimde faizsiz hâle getirmez.
Çünkü akdin başında borca bağlı garanti edilmiş fazlalık vardır.
Bu nedenle:
Enflasyon telafisi meselesi ile klasik faizli kredi aynı şey değildir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
| İşlem | Temel yapı | Hüküm |
|---|---|---|
| Ticaret | Mal → para | Esasen helâl |
| Ortaklık | Sermaye + risk → kâr/zarar | Esasen helâl |
| Kira | Malın kullanım hakkı → ücret | Esasen helâl |
| Vadeli satış | Mal → vadeli belirlenmiş fiyat | Şartlarıyla helâl |
| Karz/borç | Para → aynı borcun geri ödenmesi | Esasen meşru |
| Faizli borç | Para → daha fazla para | Ribâ |
| Gerçek hizmet ücreti | Hizmet → ücret | Esasen helâl |
| Enflasyon telafisi | Değer kaybını giderme | Ayrıntısı ihtilaflı; bazı çağdaş yaklaşımlarda faiz değildir |
Modern faiz savunmasında sık kullanılan düşüncelerden biridir:
“Evi kiraya verince kira alıyorum. Paramı kullandırınca neden faiz alamayayım?”
Fıkhî bakımdan ikisi aynı değildir.
Evi kiraya verdiğinizde:
Evin mülkiyeti sizde kalır.
Kiracı yalnız kullanım hakkını satın alır.
Dönem sonunda aynı evi geri alırsınız.
Para borcunda ise borç alan kişi verilen banknotların aynısını muhafaza etmek zorunda değildir.
Parayı harcar ve borç zimmetine geçer.
Daha sonra misli kadarını geri verir.
Bu nedenle karz ile kira farklı akitlerdir.
Risale-i Nur'un meseleye yaptığı en önemli katkılardan biri buradadır.
Bediüzzaman faizi sadece:
“Şu kişi haram para kazandı.”
şeklinde değerlendirmez.
Faiz sisteminin zengin ile fakir arasındaki ekonomik mesafeyi büyütebileceğini, emek-sermaye çatışmasını körükleyebileceğini ifade eder.
Risale'de Kur'an'ın ribâya karşı tavrı özetlenirken şu dikkat çekici mana aktarılır:
“Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!” (EuroNur · SaidNursi.de)
Çünkü toplum iki sınıfa ayrılırsa:
Bir tarafta sermayesinden sürekli garanti gelir elde edenler,
diğer tarafta:
çalışarak borç ve faiz ödemeye çalışan insanlar
bulunmaya başlayabilir.
Bu durum zamanla sosyal huzursuzluğa dönüşebilir.
Atâlet = tembellik, hareketsizlik
Sa'y = çalışma, emek, gayret
Bediüzzaman:
“Ribâ atâlet verir, şevk-i sa'yi söndürür.” (Sorularla Risale)
derken ekonomik bir psikolojiye dikkat çekmektedir.
İnsan:
üretim → ticaret → emek → risk → kazanç
yerine yalnız:
sermaye → faiz → garanti getiri
yolunu tercih etmeye başladığında reel ekonomik faaliyetten uzaklaşma tehlikesi ortaya çıkabilir.
Risale'nin tenkidi sermayeye değil, sermayenin üretimden koparak borç üzerinden hâkimiyet kurmasına yöneliktir.
Burada önemli bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.
İslâm:
“Para kazanmayın.”
demez.
Tam tersine:
ticaret yapmayı,
üretmeyi,
çalışmayı,
ziraatı,
sanatı,
ortaklığı,
yatırımı,
helâl kazancı
teşvik eder.
Yasaklanan şey kazanç değil, kazancın belirli haram biçimleridir.
Kur'an bunu tek cümlede ayırmıştır:
“Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır.” (Diyanet Kuranı)
Meseleyi zihinde şöyle tutabiliriz:
Sermaye + mal/hizmet + risk + emek/organizasyon → kâr veya zarar
Sermaye + girişim + risk paylaşımı → kâr veya zarar
Borç + zaman → önceden şart koşulmuş fazlalık
İslâm'ın temel itirazı üçüncü yapıyadır.
Burada da işlem yapısına bakılmalıdır.
Banka size doğrudan:
2 milyon TL borç verir
ve:
10 yılda 5 milyon TL geri ister.
Bu klasik faizli kredi yapısıdır.
Bir finans kuruluşu evi gerçekten satın alır, mülkiyetine geçirir ve daha sonra size:
2 milyon maliyetli evi 2,8 milyon TL'ye 5 yıl vadeli satar.
Bu işlem gerçek anlamda bir murabaha/vadeli satış ise faizli borçtan farklı değerlendirilir.
Ancak sadece sözleşmenin üzerine:
“Faiz değil kâr payıdır.”
yazılması yeterli değildir.
Gerçekten:
malı kim satın aldı?
mülkiyet kime geçti?
risk kimin üzerindeydi?
banka para mı sattı, mal mı sattı?
gecikme halinde borç nasıl artıyor?
gibi hususlar incelenmelidir.
İsim değil, akdin hakikati belirleyicidir.
Fıkıhta zaruretlerin yasakları belirli ölçüde ruhsatlandırması genel bir kaidedir.
Fakat her ihtiyaç zaruret değildir.
“Evimi büyütmek istiyorum.”
“Daha iyi araba almak istiyorum.”
“Tatil yapmak istiyorum.”
“Telefonumu değiştirmek istiyorum.”
gibi ihtiyaçlar otomatik olarak şer'î zaruret sayılmaz.
Gerçek zaruret değerlendirmesi kişinin şartlarına göre değişebileceğinden özellikle büyük meblağlı kredi meselelerinde güvenilir bir fıkıh uzmanına somut durum anlatılmalıdır.
Sahih Müslim'deki hadis burada oldukça açıktır.
Resûlullah ﷺ ribâ işleminin:
alanını,
verenini,
yazanını,
şahitlerini
ağır biçimde uyarmış ve bunların aynı faizli işlemin tarafları olduğunu ifade etmiştir. (Sunnah)
Dolayısıyla:
“Ben faiz almıyorum, sadece kredi faizi ödüyorum.”
demek normal şartlarda meseleyi helâl hâle getirmez.
Ancak zorlayıcı şartlar ve gerçek zaruretler ayrıca fıkhî değerlendirme konusudur.
Kur'an, sünnet ve İslâm hukukçularının açıklamalarından hareketle başlıca hikmetler şöyle özetlenebilir:
Birincisi: Zulmü önlemek.
“Ne zulmedersiniz ne zulme uğrarsınız.”
İkincisi: Borçlunun çaresizliğinin sömürülmesini engellemek.
Üçüncüsü: Servetin yalnız sermaye sahipleri arasında dönmesini önlemeye yardımcı olmak.
Dördüncüsü: Üretimi ve gerçek ticareti teşvik etmek.
Beşincisi: Riskin tek tarafa yüklenmesini azaltmak.
Altıncısı: Karz-ı hasen, zekât, sadaka ve yardımlaşmayı canlı tutmak.
Yedincisi: Zengin-fakir çatışmasını azaltmak.
Sekizincisi: Paranın sırf zaman üzerinden garanti para üretme aracına dönüşmesini sınırlamak.
Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de faizin sosyal, ahlâkî ve ekonomik zararlarını; yardımlaşmayı zayıflatması ve güçlü sermaye sahibinin zayıf borçlu üzerinde avantaj kurması gibi yönlerden ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. (Diyanet Kuranı)
Bediüzzaman'ın yaklaşımını dört kavramla özetlemek mümkündür:
Çalış.
Üret, sat, kazan.
Kazandığından muhtaçların hakkını ver.
Başkasının ihtiyacını garanti kazanç vasıtasına dönüştürme.
Böylece toplumda:
sermaye + emek + merhamet + adalet
arasında denge kurulmaya çalışılır.
Bu konunun tamamını birkaç örnek üzerinden özetleyebiliriz.
100.000 TL borç → 130.000 TL geri ödeme
→ Borcun vadesi sebebiyle şart koşulmuşsa ribâ/faizdir.
100.000 TL'lik mal → 120.000 TL vadeli satış
→ Şartları uygun gerçek bir satışsa otomatik olarak faiz değildir.
100.000 TL sermaye → ortak ticaret → 30.000 TL gerçek kâr
→ Meşru ortaklık şartlarında ticari kârdır.
100.000 TL borç → paranın ağır değer kaybının gerçek değer üzerinden telafisi
→ Çağdaş fıkıhta ayrıntılı ve kısmen ihtilaflıdır; Diyanet Kur'an Yolu yaklaşımında reel fazlalık değil değer eşitlemesi olduğu ölçüde faiz sayılmaz. (Diyanet Kuranı)
100.000 TL kredi → baştan %40 garanti getiri
→ Enflasyon daha sonra %40 çıksa bile klasik faizli kredi sözleşmesinin mahiyeti kendiliğinden değişmez.
Ribâyı sadece:
“Paranın biraz fazlasını almak”
şeklinde tarif etmek eksik kalır.
Meseleyi daha doğru biçimde şöyle ifade edebiliriz:
Ribâ; özellikle borç ilişkisinde, borç verilen mal veya para üzerinden vade sebebiyle önceden şart koşulan karşılıksız fazlalıktır.
Kur'an:
“Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır.”
buyurur. (Diyanet Kuranı)
Ardından adalet ölçüsünü verir:
“Ana paralarınız sizindir; ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.” (Diyanet Kuranı)
Sünnet ise ribânın yalnız alanını değil, faizli muamelenin taraflarını da ağır biçimde uyarmıştır. (Sunnah)
Risale-i Nur ise meselenin toplumsal neticesine dikkat çekerek ribânın çalışma şevkini kırabileceğini, sermaye-emek çatışmasını besleyebileceğini ve sosyal dengeye zarar verebileceğini vurgular. (Risale-i Nur Külliyatı)
Dolayısıyla İslâm'ın hedefi sermayeyi ortadan kaldırmak değildir.
Ticareti yasaklamak değildir.
Kârı yasaklamak değildir.
Aksine Kur'an açıkça ticareti helâl kılmıştır.
Yasaklanan, borcun ve insan ihtiyacının garanti edilmiş kazanç aracına dönüştürülmesidir.
Bu sebeple İslâm'ın ekonomik ahlâkı şu denge üzerine kurulabilir:
Çalış ama sömürme.
Kazan ama zulmetme.
Ticaret yap ama ribâya girme.
Sermayeni işlet ama riski tamamen başkasının üzerine yıkma.
Borç verirken kardeşinin ihtiyacını kazanç fırsatına çevirmemeye çalış.
Zenginleş ama zekâtı, infakı ve muhtaçların hakkını unutma.
Ve bütün sistemin merkezine Kur'an'ın şu muazzam ölçüsünü koy:
لَا تَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ
“Ne zulmedersiniz ne de zulme uğrarsınız.”
(Bakara, 2/279) (Diyanet Kuranı)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.