- Salih Avcı
- 20.02.2023
İslam’ın mala bakışı, zekât ve infakı anlamanın temelidir. Kur’an’a göre insan malın mutlak sahibi değil, Allah’ın kendisine emanet ettiği nimetlerin geçici tasarruf sahibidir.
وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ
“Sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden Allah yolunda harcayın.”
(Hadîd, 57/7)
Bu ayet çok önemli bir ölçü verir: Mal Allah’ındır; insan ise emanetçidir.
Dolayısıyla zekât, insanın kendi malından Allah’a bir şey vermesi değil; Allah’ın kendisine verdiği maldan, Allah’ın emrettiği miktarı Allah’ın kullarına ulaştırmasıdır.
İnfak ise bu anlayışın daha geniş hâlidir. Mümin yalnız farz olan zekâtı vermekle yetinmez; imkânı ölçüsünde ailesine, akrabalarına, fakirlere, yetimlere, muhtaçlara ve hayırlı hizmetlere de harcar.
Bu sebeple İslam’da malın iki büyük imtihanı vardır:
Kazanırken helal kazanmak, harcarken Allah’ın rızasını gözetmek.
“Zekât” kelimesi Arapçada temizlenmek, arınmak, çoğalmak ve bereketlenmek anlamlarına gelir.
Fıkhî anlamda zekât; belirli şartları taşıyan Müslümanın, zekâta tabi malının belirli bir miktarını, Allah’ın belirlediği kimselere vermesidir.
Zekât yalnızca sosyal yardım değildir.
Zekât bir ibadettir.
Namaz bedenle yapılan temel ibadetlerden biri olduğu gibi, zekât da mal ile yapılan temel ibadetlerden biridir.
Kur’an’da namaz ile zekâtın birçok yerde birlikte zikredilmesi dikkat çekicidir:
وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ
“Namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin.”
(Bakara, 2/43)
Böylece İslam, insanın hem Allah ile hem de toplumla ilişkisini terbiye eder.
Namaz insanın bedenî kulluğunu, zekât ise malî kulluğunu gösterir.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.”
(Buhârî, Îmân; Müslim, Îmân)
Dolayısıyla zekât tali veya isteğe bağlı bir iyilik değildir.
Mali şartları oluşan Müslüman için zekât farzdır.
Bu noktada zekât ile sadakayı birbirinden ayırmak gerekir:
Zekât farzdır.
Nafile sadaka gönüllüdür.
İnfak ise Allah rızası için yapılan harcamaların daha geniş adıdır.
Her zekât bir infaktır; fakat her infak zekât değildir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا
“Onların mallarından, kendilerini onunla temizleyip arındıracağın bir sadaka al.”
(Tevbe, 9/103)
Zekâtın temizlediği yalnızca mal değildir.
Zekât insanı:
cimrilikten, mala aşırı sevgiden, bencillikten, servet tutkusundan, fakiri küçümsemekten ve dünyaya bağlanmaktan temizler.
Çünkü insanın nefsi genellikle şöyle düşünür:
“Bu mal benimdir. Ben kazandım. Neden başkasına vereyim?”
İman ise şöyle öğretir:
“Bu nimet Rabbimin ihsanıdır. Ben emanetçiyim. Rabbim bana verdi; ben de O’nun emrettiği yere vereceğim.”
İşte zekât, mülkiyet anlayışını bu şekilde terbiye eder.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur’da toplumsal hayatın huzuru açısından iki büyük İslami esasa özellikle dikkat çeker:
Zekâtın uygulanması ve faizin terk edilmesi.
Meşhur ifadesiyle:
“Vücub-u zekât ve hurmet-i ribâ…”
Yani zekâtın farz oluşu ve ribânın/faizin haram oluşu, toplumsal adalet açısından son derece temel iki Kur’ânî hükümdür.
Çünkü ekonomik hayatta iki uç tehlike ortaya çıkabilir:
Bir tarafta: Servetin belirli ellerde birikmesi, fakirin ezilmesi, merhametsizlik.
Diğer tarafta: Fakirin zengine karşı kin, haset ve düşmanlık beslemesi.
Zekât bu iki sınıf arasında manevî bir köprü kurar.
Zengin:
“Ben kazandım, sana ne?”
demez.
Fakir de:
“Sen zenginsin, sana düşmanım.”
anlayışına sürüklenmez.
Zengin fakirin hakkını verir; fakir de zengine karşı kin yerine dua ve hürmet hissedebilir.
Böylece zekât yalnızca fakirin cebine giren para değildir.
Toplumun kalbine giren merhamettir.
Kur’an, salih kulların özelliklerinden bahsederken şöyle buyurur:
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
“Onların mallarında isteyen ve mahrum kalan için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Bu anlayış çok önemlidir.
Zekât verirken:
“Ben sana iyilik yapıyorum.”
denilmez.
Çünkü zekât veren kişi, Allah’ın kendisine yüklediği bir borcu yerine getirmektedir.
Bu yüzden fakiri minnet altında bırakmak, başına kakmak ve onu küçük düşürmek İslam ahlakına aykırıdır.
Kur’an zekâtın verileceği kimseleri açıkça belirtmiştir:
إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللَّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ
“Sadakalar (zekâtlar) ancak fakirler, miskinler, zekât işinde çalışanlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, kölelerin özgürleştirilmesi, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar içindir.”
(Tevbe, 9/60)
Ayet sekiz sınıf bildirir:
Fakirler,
Miskinler,
Zekât toplama işinde görevliler,
Müellefe-i kulûb,
Kölelerin özgürlüğüne yönelik harcamalar,
Borçlular,
Allah yolunda olanlar,
Yolda kalmış yolcular.
Bunların günümüzdeki ayrıntılı uygulanışında mezhepler arasında bazı fıkhî değerlendirme farklılıkları bulunabilir.
Bu nedenle özellikle büyük miktarlı zekâtların dağıtımında güvenilir bir fıkıh âliminden veya fetva kurumundan kişinin durumuna özel bilgi almak faydalıdır.
Altın, para ve ticaret malları gibi klasik zekât mallarında temel oran genel olarak:
Örneğin zekâta tabi net mal varlığı:
400.000 TL ise:
400.000 ÷ 40 = 10.000 TL zekât
Ancak bütün malların zekât hesabı aynı değildir. Tarım ürünleri, hayvanlar, ticaret malları ve diğer mal türlerinin hükümleri farklılaşabilir.
Ayrıca nisap, üzerinden kamerî yıl geçmesi, borçların hesaba katılması ve hangi varlıkların zekâta tabi olduğu gibi konularda fıkhî ayrıntılar vardır.
Dolayısıyla:
“Her sahip olduğum şeyin %2,5’ini veririm.”
şeklinde basit bir formül her durumda doğru değildir.
İnfak, kişinin sahip olduğu nimetlerden Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla harcaması anlamına gelir.
Kur’an’ın müminleri tarif ederken zikrettiği ilk özelliklerden biri budur:
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”
(Bakara, 2/3)
Ayette özellikle:
“Kazandıklarından”
yerine:
“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden”
buyurulması çok manidardır.
Rızkın gerçek kaynağının Allah olduğu hatırlatılır.
İnsan çalışır, sebeplere başvurur; fakat nihai anlamda:
aklı veren Allah’tır,
bedeni veren Allah’tır,
sağlığı veren Allah’tır,
fırsatları yaratan Allah’tır,
toprağı, suyu ve güneşi yaratan Allah’tır.
Bu yüzden mümin malına yalnızca:
“Benim kazancım.”
diye bakmaz.
Aynı zamanda:
“Rabbimin bana emaneti ve ihsanıdır.”
diye bakar.
Zekâtın belirli şartları ve miktarı vardır.
İnfak ise daha geniştir.
İnsan:
anne-babasına,
eşine ve çocuklarına,
akrabalarına,
fakirlere,
yetimlere,
öğrencilere,
borçlulara,
yolculara,
hayırlı hizmetlere,
toplum yararına olan faaliyetlere
Allah rızası için harcama yapabilir.
Kur’an şöyle buyurur:
يَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَ قُلْ مَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ خَيْرٍ فَلِلْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ
“Sana ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: Hayır olarak harcadığınız şey anne-baba, yakınlar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir.”
(Bakara, 2/215)
Bir insan çok para verebilir fakat Allah katındaki değeri niyetine bağlıdır.
Kur’an şöyle buyurur:
وَمَا تُنْفِقُونَ إِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللَّهِ
“Siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız.”
(Bakara, 2/272)
Dolayısıyla infak:
gösteriş için değil,
övgü almak için değil,
insanları kendine bağlamak için değil,
siyasi veya sosyal nüfuz kazanmak için değil,
“Ne kadar cömert adam!” dedirtmek için değil,
Allah’ın rızası için yapılmalıdır.
İhlas, infakın ruhudur.
Kur’an bu konuda son derece ciddi bir uyarıda bulunur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذَى
“Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.”
(Bakara, 2/264)
Demek ki vermek yetmez.
Nasıl verdiğimiz de önemlidir.
Bir fakire yardım edip sonra:
“Ben olmasaydım ne yapacaktın?”
demek,
onu insanların yanında küçük düşürmek,
yardımı sürekli hatırlatmak,
fotoğrafını çekip teşhir etmek,
fakirliğini başkalarına anlatmak
infakın ruhuna zarar verebilir.
Gerçek infakın ahlakı şudur:
Ver, incitme, unut ve karşılığını Allah’tan bekle.
Allah şöyle buyurur:
إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ
“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyip fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”
(Bakara, 2/271)
Açıktan yardım etmek mutlak olarak yanlış değildir. Başkalarını teşvik etmek gibi güzel bir niyet bulunabilir.
Ancak gizli sadakanın önemli üstünlükleri vardır:
Riyadan daha uzaktır.
Fakirin izzetini korur.
Verenin nefsini şöhretten korur.
Kul ile Allah arasında özel bir sır hâline gelir.
Resûlullah ﷺ, Allah’ın gölgelendireceği yedi sınıftan bahsederken, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren kişiyi de zikretmiştir.
(Buhârî, Ezân; Müslim, Zekât)
Kur’an infakın daha yüksek bir derecesini şöyle gösterir:
لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe erişemezsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/92)
İnsan genellikle kendisinin istemediği şeyi vermeye daha yatkındır.
Eski elbiseyi,
kullanmadığı eşyayı,
beğenmediği yiyeceği vermek kolaydır.
Fakat Kur’an insanı daha yüksek bir ahlaka çağırır:
“Sevdiğiniz şeylerden verin.”
Çünkü insanın kalbinin mala ne kadar bağlı olduğu, sevdiği şeyden vazgeçmesiyle ortaya çıkar.
Allah şöyle buyurur:
وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ
“Kötü olan şeyi vermeye kalkışmayın.”
(Bakara, 2/267)
İnfak:
“Ben kullanmıyorum, fakir kullansın.”
mantığına indirgenmemelidir.
Mümin mümkün olduğu ölçüde:
temiz, helal, kullanılabilir ve kendisine verilse kabul edebileceği şeylerden vermeye çalışmalıdır.
Fakirin insanlık onuru zenginin onurundan daha az değildir.
Dünyevî matematik şöyle der:
100’den 10 verirsen 90 kalır.
Fakat imanî matematik yalnız rakama bakmaz.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurur:
“Sadaka malı eksiltmez.”
(Müslim, Birr)
Bunun anlamı her sadaka verdiğimizde banka hesabımızın matematiksel olarak hemen artacağı değildir.
Sadakanın bereketi farklı şekillerde ortaya çıkabilir:
malın bereketlenmesi,
israftan korunmak,
beladan korunmaya vesile olmak,
kalp huzuru,
insanların duası,
Allah’ın rızası
ve en önemlisi:
ahirette kat kat karşılık.
Kur’an infakın karşılığını muhteşem bir temsil ile anlatır:
مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir.”
(Bakara, 2/261)
Bir tohum toprağa atılır.
Dışarıdan bakıldığında:
Tohum kaybolmuştur.
Fakat gerçekte kaybolmamıştır.
Toprağın altında çoğalmaktadır.
İnfak da böyledir.
Müminin elinden çıkan mal:
yok olmaz; ahiret hesabına aktarılır.
Kur’an’ın tasvirinde bir tohum yedi yüz taneye kadar çoğalmaktadır ve ayetin devamında:
وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ
“Allah dilediğine kat kat verir.”
buyurulur.
Risale-i Nur’un genel iman ve ubudiyet anlayışında dünya, ahiretin tarlası hükmündedir.
İnsan burada eker, orada biçer.
Bu açıdan infak edilen mal yok edilmiş değildir.
Adeta:
fani mal, baki mala çevrilmektedir.
Dünyada bırakılan servet insanın arkasında kalır.
Fakat Allah rızası için harcanan kısmı ahirete gönderilmiş olur.
Bu hakikat Resûlullah’ın ﷺ öğrettiği ölçüyle de son derece uyumludur:
İnsan öldüğünde malı kendisiyle kabre girmez.
Onunla beraber götürebildiği şey, amelidir.
Bu nedenle mümin malı yalnız:
“Ne kadar biriktirdim?”
diye değerlendirmez.
Şunu da sorar:
“Ne kadarını ebedî hayatım için gönderdim?”
Kur’an çok çarpıcı bir psikolojik hakikati bildirir:
الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur.”
(Bakara, 2/268)
İnsan sadaka vermeye karar verdiğinde nefis ve şeytan şöyle fısıldayabilir:
“Ya yarın sana lazım olursa?”
“Bu zamanda para kolay kazanılmıyor.”
“Önce biraz daha biriktir.”
“Zengin olunca verirsin.”
“Senin de ihtiyaçların var.”
Kur’an aynı ayetin devamında ise Allah’ın vaadini bildirir:
وَاللَّهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًا
“Allah ise size kendi katından bağışlanma ve lütuf vaat eder.”
(Bakara, 2/268)
Böylece insan iki çağrı arasında imtihan edilir:
Şeytan: “Verirsen azalır.”
İman: “Allah için verirsen kaybolmaz.”
İnsanın dünyaya karşı en güçlü bağlarından biri mal sevgisidir.
Kur’an şöyle buyurur:
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا
“Malı da pek çok seviyorsunuz.”
(Fecr, 89/20)
Mal sevgisi kendi başına mutlak olarak kötü değildir.
Sorun, malın kalbe girmesidir.
Mal elde bulunabilir; fakat kalbin sahibi olmamalıdır.
Mümin:
malı kullanır fakat mala kulluk etmez.
İşte zekât ve infak bu bağı kıran büyük bir terbiyedir.
Her infakta insan nefsine fiilen şöyle der:
“Sen malın sahibi değilsin. Sahibi Allah’tır.”
Bediüzzaman’ın sosyal düşüncesinde zengin ile fakir arasındaki dengenin bozulması büyük toplumsal problemlere yol açabilir.
Zengin yalnız:
“Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne?”
anlayışına sürüklenirse toplumda merhamet zayıflar.
Fakir de:
“Sen çalış, ben yiyeyim.”
şeklindeki haksız bir anlayışa yönelirse çalışma ahlakı bozulur.
İslam ikisini de terbiye eder.
Zengine:
“Zekât ver, fakirin hakkını gözet.”
der.
Fakire:
“Çalış, meşru yoldan kazan, başkasının malına göz dikme.”
der.
Böylece toplumsal hayat:
adalet + merhamet + çalışma + yardımlaşma
üzerine kurulmaya çalışılır.
İslam zenginliği mutlak anlamda kötü görmez.
Helal yoldan kazanılmış servet, Allah’ın hakkı gözetildiğinde büyük hayırlara vesile olabilir.
Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf gibi sahabiler önemli servetlere sahip olmuş; fakat mallarını Allah yolunda kullanmışlardır.
Problem:
zengin olmak değil, zenginliğin kölesi olmaktır.
Kur’an’ın ölçüsü:
كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ
“…Ta ki mal, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet hâline gelmesin.”
(Haşr, 59/7)
Bu ayetin doğrudan bağlamı fey mallarının dağıtımıdır; ancak servetin yalnız belirli eller arasında dolaşmaması yönündeki sosyal hikmet son derece dikkat çekicidir.
İnfak denildiğinde yalnız fakire verilen para düşünülmemelidir.
Resûlullah ﷺ, kişinin Allah rızasını gözeterek ailesine yaptığı harcamanın da kendisi için sadaka olacağını bildirmiştir.
(Buhârî, Îmân; Müslim, Zekât)
Dolayısıyla:
Çocuğunun helal rızkını sağlamak,
eşinin ihtiyaçlarını karşılamak,
anne-babaya yardım etmek,
ailenin barınmasını sağlamak
Allah rızası gözetildiğinde ibadet değerine ulaşabilir.
Bu, İslam’ın çok güzel bir özelliğidir:
Gündelik hayat niyet sayesinde ibadete dönüşebilir.
Resûlullah ﷺ, ihtiyaç sahibi akrabaya yapılan yardımda iki sevap bulunduğunu bildirmiştir:
Sadaka sevabı ve sıla-i rahim sevabı.
(Tirmizî, Zekât; Nesâî, Zekât)
Bu yüzden yardım yaparken yakın çevredeki gerçek ihtiyaç sahiplerini unutmak doğru değildir.
Bazen insan dünyanın öbür ucundaki ihtiyaç sahibini düşünürken kendi akrabasındaki, komşusundaki veya mahallesindeki yoksulu göremeyebilir.
İslam yardımı hem yakından uzağa doğru genişleyen bir merhamet halkası hâline getirir hem de ihtiyaç ve maslahat ölçüsünü gözetir.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Yarım hurma ile dahi olsa kendinizi ateşten koruyun.”
(Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât)
Bu hadis son derece büyük bir ümit kapısıdır.
İnfak yalnız zenginlere mahsus değildir.
Bir öğrenci 10 lira verebilir.
Bir işçi bir ekmek alabilir.
Bir esnaf bir fakirin borcunu silebilir.
Bir insan bir bardak su verebilir.
Bir başkası aç bir hayvanı doyurabilir.
Allah katında önemli olan yalnız miktar değildir.
İhlas, fedakârlık ve niyet de önemlidir.
Bazen zengin bir insanın verdiği 10.000 lira onun için çok küçükken, fakir bir insanın verdiği 100 lira büyük bir fedakârlık olabilir.
İnfak kelimesi özellikle maddî harcamayı ifade eder; fakat İslam’daki iyilik ve sadaka anlayışı bundan çok daha geniştir.
Resûlullah ﷺ:
“Her iyilik sadakadır.”
(Buhârî, Edeb; Müslim, Zekât)
buyurmuştur.
Dolayısıyla:
bilgini paylaşmak,
zaman ayırmak,
birine yardımcı olmak,
güzel söz söylemek,
yoldaki eziyet verici şeyi kaldırmak,
insanlara faydalı olmak
da geniş anlamda sadaka ve hayır kapsamına girer.
Demek ki:
“Param yok, hiçbir iyilik yapamam.”
düşüncesi İslamî değildir.
Herkesin verebileceği bir şey vardır.
İnsan bazen şöyle düşünür:
“Yaşlanınca veririm.”
“Çok zengin olunca yardım ederim.”
“Ölmeden önce malımı dağıtırım.”
Fakat Resûlullah ﷺ en faziletli sadakalardan birinin, insanın sağlıklı, mala düşkün ve geleceğe dair beklentileri varken verdiği sadaka olduğunu öğretmiştir.
(Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât)
Çünkü ölüm yaklaşınca maldan vazgeçmek kolaylaşabilir.
Asıl imtihan:
Malı severken Allah’ı maldan daha çok sevdiğini gösterebilmektir.
Kur’an takva sahiplerini şöyle tarif eder:
الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ
“Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler.”
(Âl-i İmrân, 3/134)
Bu ayet infakın yalnız zenginlik dönemine bırakılmaması gerektiğini gösterir.
Bollukta çok,
darlıkta az;
ama imkân ölçüsünde iyilik devam eder.
Bu, kalbin mala değil Allah’a bağlı olduğunun göstergesidir.
İslam insanın bütün malını düşüncesizce dağıtıp daha sonra kendisini ve ailesini muhtaç hâle getirmesini genel bir hayat prensibi olarak istemez.
Kur’an şöyle buyurur:
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ
“Elini boynuna bağlanmış gibi cimri tutma; büsbütün de açıp saçma.”
(İsrâ, 17/29)
İslam’ın ölçüsü:
Cimrilik değil.
Savurganlık değil.
Dengeli cömertliktir.
Önce kişinin sorumlu olduğu insanların hakkı korunmalı; ardından imkân ölçüsünde hayır yapılmalıdır.
İnfakın çok yüksek derecelerinden biri îsardır.
Îsar, kişinin kendisi ihtiyaç duyduğu hâlde kardeşini kendisine tercih etmesidir.
Kur’an Ensar’ı överken şöyle buyurur:
وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ
“Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”
(Haşr, 59/9)
Bu, sıradan cömertliğin ötesindedir.
Cömertlik:
“Fazlamdan sana veriyorum.”
diyebilir.
Îsar ise:
“Benim de ihtiyacım var; fakat kardeşimin ihtiyacını kendime tercih ediyorum.”
derecesidir.
Bu çok yüksek bir ahlak mertebesidir ve kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerin haklarını ihmal etmesi anlamına gelmez.
Zekât yalnız ekonomik bir sistem değildir.
Aynı zamanda nefis terbiyesidir.
Nefis:
“Benim.”
der.
Zekât:
“Emanet.”
der.
Nefis:
“Biriktir.”
der.
İnfak:
“Paylaş.”
der.
Nefis:
“Azalır.”
der.
İman:
“Allah bereket verir.”
der.
Nefis:
“İnsanlar seni övsün.”
der.
İhlas:
“Allah bilsin yeter.”
der.
Nefis:
“Fakir sana muhtaç.”
der.
Marifetullah:
“Aslında sen Allah’ın rahmetine muhtaçsın.”
der.
İşte bu yüzden zekât bir para transferinden çok daha büyüktür.
Zekât insanın “benim” duygusunu terbiye eder.
Bir nimete şükür yalnız:
“Elhamdülillah.”
demek değildir.
Şükür üç şekilde düşünülebilir:
Kalben: Nimeti Allah’tan bilmek.
Lisanen: Allah’a hamdetmek.
Fiilen: Nimeti Allah’ın razı olduğu şekilde kullanmak.
Malın fiilî şükrünün en önemli şekillerinden biri:
zekât ve infaktır.
Allah bana verdi.
Ben de Allah’ın kullarıyla paylaşıyorum.
Böylece infak, adeta:
“Ya Rabbi! Bu nimetin senden geldiğini biliyorum.”
demektir.
Risale-i Nur’da nimetlerin insanı Mün’im-i Hakikî’ye, yani nimetin gerçek sahibi ve vericisi olan Allah’a ulaştırması gerektiği sıkça vurgulanır.
İnsan nimete bakıp nimette kalmamalıdır.
Ekmekten Rezzâk’a,
şifadan Şâfî’ye,
merhametten Rahmân’a,
rızıktan Rezzâk-ı Kerîm’e ulaşmalıdır.
Bu bakış infaka uygulandığında insan şöyle düşünür:
“Bana bu malı veren Rabbimdir. Rabbimin nimetini yine Rabbimin kullarıyla paylaşmalıyım.”
Böylece zekât:
maldan Allah’a ulaşan bir marifet ve şükür yolu hâline gelir.
Kur’an mal biriktirip Allah’ın hakkını vermeyenleri ciddi biçimde uyarır:
وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ
“Altın ve gümüşü biriktirip onları Allah yolunda harcamayanları elem verici bir azapla müjdele.”
(Tevbe, 9/34)
Devamındaki ayette bu servetin cehennem ateşinde kızdırılarak sahiplerinin alınlarının, yanlarının ve sırtlarının dağlanacağı şeklinde çok ağır bir tasvir vardır.
Bu ayetlerin bağlamı ve fıkhî yorumu dikkate alınmalıdır; İslam meşru servet biriktirmeyi mutlak olarak yasaklamaz. Temel mesele, malın Allah tarafından belirlenen haklarını yerine getirmemek ve serveti kulluk sorumluluğundan koparmaktır.
Bu uyarı, malın insan için nasıl büyük bir imtihan olduğunu gösterir.
Zekât hakkıyla uygulandığında:
Fakir korunur.
Yetim gözetilir.
Borçlu rahatlatılır.
Aç insan doyurulur.
Zengin ile fakir arasındaki bağ güçlenir.
Haset azalır.
Merhamet artar.
Servetin toplum içerisinde dolaşımı desteklenir.
Sosyal dayanışma güçlenir.
İnsanlar birbirlerinin derdiyle ilgilenmeye başlar.
Bu nedenle zekât sadece ferdî değil, aynı zamanda toplumsal bir ibadettir.
Risale-i Nur perspektifinden meseleye bakıldığında zekâtın önemli sosyal hikmetlerinden biri şudur:
Zengin fakire baktığında:
“Bu insanın benim malımda Allah tarafından belirlenmiş bir hakkı var.”
diye düşünür.
Fakir zengine baktığında:
“Bu kardeşim benim hakkımı gözetiyor.”
diye düşünür.
Böylece:
nefret yerine muhabbet,
haset yerine dua,
bencillik yerine yardımlaşma
gelişir.
Toplumsal barış sadece kanunla değil, kalplerde merhametin kurulmasıyla gerçekleşir.
Zekât bunu sağlayan en güçlü İslamî kurumlardan biridir.
İnfakın çok önemli çeşitlerinden biri sadaka-i câriyedir.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“İnsan öldüğünde üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.”
(Müslim, Vasiyyet)
Sadaka-i câriye, insan öldükten sonra da faydası devam eden hayırdır.
Örneğin şartlarına ve kullanımına göre:
su kaynağı oluşturmak,
eğitime destek olmak,
faydalı ilim bırakmak,
insanların sürekli yararlanacağı hayırlı bir hizmete katkıda bulunmak
sadaka-i câriye kapsamına girebilir.
İnsan dünyadan gider.
Fakat açtığı hayır kapısından insanlar yararlanmaya devam ettikçe amel defterine sevap yazılması ümit edilir.
İnsan yıllarca mal biriktirir.
Evler,
arsalar,
altınlar,
paralar,
arabalar...
Sonra ölüm gelir.
İnsan hepsini bırakır.
Bu gerçek, malın hakiki anlamda insana ait olmadığını çok açık biçimde gösterir.
Dünyada:
“Benim evim.”
diyoruz.
Bir müddet sonra başkasının evi oluyor.
“Benim param.”
diyoruz.
Mirasçılara kalıyor.
“Benim toprağım.”
diyoruz.
Biz toprağa giriyoruz; toprak burada kalıyor.
Bu nedenle iman açısından en akıllı yatırım:
fani malı baki sevaba çevirmektir.
İnfakın en güzel derecesinde insan:
Teşekkür beklemez.
Övgü beklemez.
Karşılık beklemez.
İnsanların bilmesini beklemez.
Kur’an salih kulların dilinden şu muhteşem anlayışı aktarır:
إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا
“Biz sizi ancak Allah’ın rızası için doyuruyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de teşekkür bekliyoruz.”
(İnsan, 76/9)
İşte ihlas budur.
“Ben verdim, Allah gördü. Bana yeter.”
| Zekât | İnfak |
|---|---|
| Farz bir ibadettir | Daha geniş bir harcama kavramıdır |
| Belirli şartları vardır | Çok farklı şekillerde yapılabilir |
| Nisap ve zekâta tabi mal hükümleri vardır | Kişi imkânına göre harcayabilir |
| Belirli hak sahiplerine verilir | Aileden fakire, akrabadan hayırlı hizmetlere geniş alanı vardır |
| Malî ibadettir | Farz, vacip veya nafile nitelikli harcamaları kapsayabilir |
| Fakirin hakkını teslim etmektir | Cömertlik ve kulluğun geniş tezahürüdür |
Özetle:
Zekât, infak dairesinin farz olan temel bölümüdür.
Kur’an, Sünnet ve Risale-i Nur’un ortaya koyduğu genel ölçüler bir araya getirildiğinde mümin şöyle düşünebilir:
Mal benim mutlak mülküm değil, Allah’ın emanetidir.
Rızkın gerçek sahibi Allah’tır.
Helal kazanmak ibadettir.
Ailemin hakkını gözetmek ibadettir.
Zekât fakirin hakkıdır.
İnfak nefsimin cimriliğini kırar.
Sadaka malımı manen temizler.
Fakire verdiğim için üstün değilim.
Verdiğimi başa kakmamalıyım.
İyiliğimi mümkün olduğunca ihlasla yapmalıyım.
Dünyada verdiğim şey kaybolmaz; Allah katında karşılığı vardır.
Meseleyi çok kısa bir manevi zincirle özetleyebiliriz:
İnsan hayatının sonunda geriye dönüp baktığında şu soru çok önemli olacaktır:
“Allah’ın bana verdiği nimetleri ne yaptım?”
Kazandım.
Peki ne kadarını helal kazandım?
Biriktirdim.
Peki zekâtını verdim mi?
Harcadım.
Peki nerelere harcadım?
Kendime aldım.
Peki muhtaç kardeşimi düşündüm mü?
Allah bana verdi.
Peki ben Allah için ne verdim?
İşte zekât ve infak insanı bu muhasebeye hazırlar.
Zekât ve infakın özünde iman vardır.
Allah’a güvenmeyen nefis:
“Verirsem azalır.”
der.
Ahirete inanan kalp ise:
“Allah için verdiğim şey asıl kaybolmayandır.”
der.
Zekât:
malı temizler,
nefsi cimrilikten arındırır,
fakiri korur,
zengini terbiye eder,
toplumu kaynaştırır,
şükrü fiile dönüştürür
ve insanın dünya malını ahiret sermayesine çevirmesine vesile olur.
İnfak ise müminin hayatına şu şuurun yerleşmesidir:
“Rabbim bana verdi; ben de O’nun rızası için veriyorum.”
Bu yüzden gerçek zenginlik yalnız çok mala sahip olmak değildir.
Gerçek zenginlik, malın kalbe hükmetmemesidir.
İnsan malı elinde tutabilir; fakat kalbinde Allah sevgisi mal sevgisinin üzerinde bulunmalıdır.
Kur’an’ın şu ayeti bütün konuyu özetleyen büyük bir ölçüdür:
وَمَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ
“Siz hayır olarak ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
(Sebe’, 34/39)
Dolayısıyla müminin mal ile ilişkisini dört kelimeyle özetlemek mümkündür:
Ve zekât ile infakın kalpte oluşturması gereken nihai şuur şudur:
“Allah’ım! Veren Sen’sin. Mal Sen’in. Rızık Sen’in. Fakir de Sen’in kulun, zengin de Sen’in kulun. Beni verdiğin nimetlerin şükrünü eda eden, malını helalde kazanan, helalde harcayan, zekâtını hakkıyla veren ve kullarına gösterişsiz şekilde iyilik eden kullarından eyle.”
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.