- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan yaratılış itibarıyla isteyen, çalışan, hedef koyan ve elde etmeye gayret eden bir varlıktır. Dünyasını imar etmek, ailesinin geçimini sağlamak, ilim öğrenmek, mesleğinde ilerlemek, insanlara faydalı olmak ve Allah’ın rızasını kazanmak için çalışması kötü değildir. Aksine doğru niyetle yapılan gayret, İslâm’ın teşvik ettiği güzel bir davranıştır.
Fakat burada birbirine benzeyen iki kavramı ayırmak gerekir:
Azim: Meşru ve hayırlı bir hedefe, Allah’a güvenerek, sabırla ve kararlılıkla yönelmektir.
Hırs: Bir şeyi ölçüsüz derecede istemek; elde edemediğinde huzurunu kaybetmek, elde ettiğinde ise daha fazlasını istemeye devam etmektir.
Bu sebeple problem istemek ve çalışmak değil, isteğin kalbi esir almasıdır.
Kısa bir ifadeyle:
Azim insanı çalıştırır; hırs insanı tüketir.
Azim sebeplere sarılır ve neticeyi Allah’a bırakır; hırs ise neticeyi kendi elinde görmek ister.
Kur’ân-ı Kerîm insanı tembelliğe değil, çalışmaya yönlendirir:
وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu ayet önemli bir ölçü ortaya koyar. İnsan çalışmalı, gayret etmeli, sebeplere müracaat etmelidir.
Ancak insanın vazifesi çalışmak, neticeyi yaratmak değildir.
Çiftçi toprağı sürer, tohumu eker ve sular; fakat tohumu çatlatan, kökü meydana getiren, güneşi çalıştıran ve yağmuru indiren Allah’tır.
Doktor tedavi eder; şifayı yaratan Allah’tır.
Öğrenci çalışır; anlayışı ve başarıyı ihsan eden Allah’tır.
Tüccar ticaret yapar; rızkı yaratan Allah’tır.
İşte azim ile hırs arasındaki ayrım burada başlar.
Azim: “Vazifemi yapacağım.”
Tevekkül: “Neticeyi Rabbime bırakacağım.”
Hırs ise: “Bu netice mutlaka benim istediğim şekilde gerçekleşmeli.” der.
Bediüzzaman Said Nursî, özellikle Yirmi İkinci Mektup’un İkinci Mebhasında hırs üzerinde dikkatle durur.
Risale-i Nur'un dikkat çektiği temel hakikatlerden biri şudur:
“Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.”
Bu ölçü ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir.
İnsan şöyle düşünebilir:
“Bir şeyi ne kadar çok istersem ona ulaşma ihtimalim o kadar artmaz mı?”
Burada kötülenen şey çalışmak değildir. Kötülenen, çalışmanın hırsa dönüşmesidir.
Hırslı insan sebepleri adeta neticenin gerçek sahibi gibi görmeye başlayabilir. Sonuç geciktiğinde sabırsızlanır, endişelenir ve huzursuz olur.
Böylece hırs:
kanaati azaltır,
tevekkülü zayıflatır,
şükrü gölgeler,
sabırsızlığı artırır,
insanı sürekli gelecekle meşgul eder,
elde bulunan nimetlerin görülmesini engeller.
İnsan çok şeye sahip olduğu hâlde kendisini fakir hissedebilir.
Çünkü hırsın temel cümlesi şudur:
“Daha fazlası olmalı.”
Kanaatin dili ise şöyledir:
“Elimdekinin kıymetini biliyorum; fakat meşru şekilde çalışmaya da devam ediyorum.”
Bediüzzaman bu hakikati tabiatta görülen bazı örneklerle anlatır.
Canlıların rızıklarının kendilerine ulaştırılmasında insan için büyük dersler vardır. Özellikle aciz yavruların rızıklarının kolaylaştırılması dikkat çekicidir.
Yeni doğmuş bir bebeğin kendi rızkını kazanacak kuvveti yoktur. Fakat Allah onun rızkını annesinin sütü vasıtasıyla hazırlar.
Bebek:
ticaret yapmaz,
para kazanmaz,
tarla sürmez,
iş aramaz.
Fakat rızkı ona gelir.
Bu, çalışmanın gereksiz olduğu anlamına gelmez. Asıl ders şudur:
Rızkın gerçek sahibi insanın kuvveti değil, Allah’ın rahmetidir.
İnsan büyüdükçe sebeplere müracaat etmekle mükellef olur. Ancak sebepleri Rezzâk'ın rahmetine perde olarak görmelidir.
Kur’ân insanın mal sevgisinin aşırılaşabileceğini bildirir:
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا
“Malı da pek çok seviyorsunuz.”
(Fecr, 89/20)
Mal sahibi olmak kötü değildir.
Zenginlik de kendi başına kötü değildir.
Hz. Süleyman aleyhisselâm büyük bir mülke sahipti. Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf gibi sahabiler de varlıklı kimselerdi.
Mesele malın elde bulunması değil, kalbe yerleşmesidir.
İnsan malı Allah yolunda kullanılacak bir emanet olarak görürse zenginlik nimet olabilir.
Fakat:
“Daha çok param olsun, daha büyük evim olsun, herkesten üstün olayım, insanlar beni takdir etsin.”
düşüncesi hayatın merkezi hâline gelirse nimet imtihana dönüşebilir.
Bu sebeple İslâm'ın hedefi insanı dünyadan tamamen uzaklaştırmak değil, dünyanın kalpteki hâkimiyetini kırmaktır.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”
(Kasas, 28/77)
Bu ayet Müslümanın dünya-ahiret dengesini çok güzel özetler.
Kur’ân:
“Dünyayı tamamen terk et.”
demez.
Fakat:
“Dünyayı asıl maksadın hâline getirme.”
dersini verir.
Çalış.
Kazan.
Üret.
Ticaret yap.
Meslek öğren.
Aileni geçindir.
İnsanlara faydalı ol.
Fakat bütün bunları ebedî hayatın önüne geçirme.
Azim, insanın hayırlı bir karar verdikten sonra kararlı biçimde yoluna devam etmesidir.
Kur’ân-ı Kerîm Peygamber Efendimize (asm) şöyle buyurur:
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ
“Karar verdiğin zaman artık Allah’a tevekkül et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
Ayet son derece dikkat çekici bir denge kurmaktadır:
Önce azim, ardından tevekkül.
Demek ki tevekkül:
“Hiçbir şey yapmayayım, Allah verir.”
demek değildir.
İnsan:
düşünür,
danışır,
karar verir,
çalışır,
gerekli tedbirleri alır,
ardından neticeyi Allah’a bırakır.
İşte İslâmî çalışma ahlâkı budur.
Dışarıdan bakıldığında hırslı insanla azimli insan birbirine benzeyebilir.
İkisi de çalışabilir.
İkisi de erken kalkabilir.
İkisi de hedef koyabilir.
İkisi de çok emek verebilir.
Fakat iç dünyaları farklıdır.
“Allah’ın rızasına uygun olan vazifemi en güzel şekilde yapacağım.”
“Ne olursa olsun istediğimi elde etmeliyim.”
Azim vazifeye, hırs ise neticeye odaklanır.
Azimli insan başarısız olduğunda:
“Ben vazifemi yaptım. Bunda da Rabbimin bildiği bir hikmet vardır.”
diyebilir.
Hırslı insan ise başarısızlığı kolaylıkla kabullenemez.
Çünkü mutluluğunu sonuca bağlamıştır.
Risale-i Nur'un tevekkül anlayışında önemli bir ölçü vardır:
İnsan sebeplere müracaat eder, fakat sebeplerin gerçek tesir sahibi olmadığını bilir.
Mesela çiftçi:
“Allah rızkımı verir.”
deyip tarlasını ekmezse bu tevekkül değildir.
Öğrenci:
“Allah başarılı eder.”
deyip ders çalışmazsa bu tevekkül değildir.
Bir insan:
“Allah şifa verir.”
deyip gerekli tedaviyi tamamen terk ederse sebeplere müracaat vazifesini ihmal etmiş olabilir.
Gerçek tevekkül:
“Elimden geleni yaparım; elimden gelmeyeni Allah’a bırakırım.”
anlayışıdır.
Hırsın dikkat çekici sonuçlarından biri, insanın elindeki nimetleri görememesidir.
Bir insanın evi vardır.
Fakat daha büyüğünü ister.
Arabası vardır.
Daha yenisini ister.
Geliri vardır.
Daha fazlasını ister.
Makamı vardır.
Daha üstünü ister.
İnsanların takdirini görür.
Daha fazla tanınmak ister.
Böylece ihtiyaçları karşılandığı hâlde istekleri bitmez.
Kur’ân insan tabiatındaki bu eğilime dikkat çeker:
وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
“Gerçekten o, mal sevgisine de çok düşkündür.”
(Âdiyât, 100/8)
Hırs insanın gerçek fakirliğini büyütür. Çünkü zenginlik yalnızca sahip olunan şeylerin çokluğu değildir; insanın ihtiyaç ve arzularının sınırı da önemlidir.
On şeyi olup yüz şey isteyen kendisini fakir hissedebilir.
Beş şeyi olup onlara şükreden ise kendisini zengin hissedebilir.
Bu sebeple kanaat, manevi bir zenginliktir.
Kanaat bazen yanlış anlaşılır.
Kanaat:
“Elimde ne varsa yeter, artık çalışmayacağım.”
demek değildir.
Kanaat, mevcut nimete şükrederken meşru hedefler için çalışmaya devam etmektir.
İnsan daha iyi bir iş isteyebilir.
Daha fazla kazanmak isteyebilir.
Ev almak isteyebilir.
İş kurmak isteyebilir.
İlimde ilerlemek isteyebilir.
Fakat bütün bunları:
helâl yollarla,
ibadetlerini ihmal etmeden,
ailesini unutmadan,
kul hakkına girmeden,
harama yaklaşmadan,
kalbini dünyaya esir etmeden
yapmalıdır.
Böyle olursa çalışma hırs değil, gayret ve azim olur.
Hırs büyüdükçe insanın ahlâkî sınırları zorlanabilir.
Önce:
“Biraz daha kazanmalıyım.”
der.
Sonra:
“Bu fırsatı kaçırmamalıyım.”
der.
Daha sonra:
“Herkes böyle yapıyor.”
demeye başlayabilir.
Sonunda:
faiz,
hile,
yalan,
kul hakkı,
rüşvet,
aldatma,
haksız rekabet
gibi yanlışlar normal görünmeye başlayabilir.
Kur’ân'ın helâl-haram sınırlarını belirlemesinin hikmetlerinden biri insanın sınırsız arzularını kontrol altında tutmaktır.
İslâm insanın bütün güçlü arzularını yok etmeyi değil, doğru yere yönlendirmeyi öğretir.
Dünya malına karşı ölçüsüz hırs zararlı olabilir.
Fakat insan:
Allah’ın rızasına,
iman hakikatlerini öğrenmeye,
ilme,
ibadete,
güzel ahlâka,
insanlara faydalı olmaya,
hayır işlemeye,
nefsini terbiye etmeye
büyük bir gayret gösterebilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَفِي ذَٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ
“İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar.”
(Mutaffifîn, 83/26)
Demek ki yarışma duygusu bütünüyle kötü değildir.
Önemli olan neyin peşinde yarıştığımızdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ
“Hayır işlerinde yarışın.”
(Bakara, 2/148)
İşte hırsın enerjisinin çevrilebileceği doğru istikamet budur.
Başkalarının:
parasına,
evine,
makamına,
şöhretine
bakıp yarışmak yerine;
“Kim daha çok iyilik yapabilir?”
“Kim daha güzel ahlâklı olabilir?”
“Kim insanlara daha fazla fayda sağlayabilir?”
“Kim Allah’a daha güzel kulluk edebilir?”
soruları öne çıkmalıdır.
Böylece rekabet hasetten hayra dönüşür.
Dünyevî hırsın tehlikelerinden biri de hasedi beslemesidir.
İnsan sürekli başkalarıyla kendisini karşılaştırırsa:
“Neden onda var da bende yok?”
demeye başlayabilir.
Bu düşünce ilerlediğinde başkasının nimetinden rahatsızlık doğabilir.
Oysa mümin şöyle düşünmelidir:
“Rızkı dağıtan Allah’tır. Ona verdiği nimet için Rabbime itiraz etmem. Ben kendi vazifeme bakarım.”
Bu bakış insanın iç dünyasını büyük ölçüde rahatlatır.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”
(Zâriyât, 51/58)
Bu ayet insanı çalışmaktan alıkoymaz.
Aksine insanı rızık endişesinin esaretinden kurtarır.
Mümin bilir:
Ben çalışıyorum; fakat rızkı yaratan işverenim, müşterim, dükkânım veya maaşım değildir. Bunların hepsi sebeptir. Hakiki Rezzâk Allah’tır.
Bu iman kalbe yerleştiğinde çalışma devam eder; fakat endişe hafifler.
Risale-i Nur'un genel dünya anlayışında dünya bütünüyle kötü değildir.
Dünya Allah’ın isimlerinin tecellilerini gösteren bir sanat galerisi, ahiretin tarlası ve insanın imtihan meydanıdır.
Problem dünyayı sevmek değil; dünyayı Allah hesabına değil, yalnızca nefis hesabına sevmektir.
İnsan mal kazanabilir.
Fakat:
“Bununla ailemi geçindireceğim, helâl yaşayacağım, zekât vereceğim, sadaka vereceğim ve insanlara faydalı olacağım.”
derse dünya malı ahirete hizmet edebilir.
Böylece ticaret bile ibadet niyeti kazanabilir.
İslâmî başarı anlayışının üç önemli unsuru vardır:
Hedefe kararlı şekilde yönelmektir.
Zorluklar karşısında istikameti kaybetmemektir.
Neticeyi Allah’a bırakmaktır.
Bunlar birleştiğinde dengeli bir mümin şahsiyeti ortaya çıkar.
Sadece azim olup tevekkül olmazsa insan hırsa düşebilir.
Sadece tevekkül denilip gayret olmazsa tembellik ortaya çıkabilir.
Sadece sabır denilip hedef olmazsa pasiflik doğabilir.
Doğru denge:
Gayrette azim, sıkıntıda sabır, neticede tevekkül.
Kur’ân bazı peygamberleri “ülü’l-azm”, yani büyük kararlılık ve sebat sahibi peygamberler olarak zikreder:
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ أُولُو الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ
“Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret.”
(Ahkâf, 46/35)
Burada azim yalnızca dünyevî başarı için çalışmak değildir.
Azim:
hak üzerinde durmak,
zorluklara dayanmak,
Allah’ın emirlerine bağlı kalmak,
ümitsizliğe kapılmamak,
vazifeyi terk etmemektir.
Hz. Nuh'un (as) uzun tebliğ hayatı, Hz. İbrahim'in (as) imtihanları, Hz. Musa'nın (as) Firavun karşısındaki mücadelesi ve Resûlullah'ın (asm) Mekke dönemindeki sabrı bu hakikatin büyük örnekleridir.
İnsan bazen yıllarca çalışır fakat istediği sonucu alamaz.
İşte hırs ile tevekkülün ayrıldığı önemli noktalardan biri burasıdır.
Hırs:
“Bu kadar çalıştım, mutlaka istediğim olmalıydı.”
der.
İman ise:
“Benim vazifem gayret etmekti. Netice Allah’ın takdiridir.”
der.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَعَسَىٰ أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَىٰ أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(Bakara, 2/216)
İnsan bütün geleceği göremez.
Bazen kaybettiğimiz şey bizi daha büyük bir zarardan korur.
Bazen açılmayan kapı başka bir kapının açılmasına vesile olur.
Bazen gecikme bir mahrumiyet değil, eğitimdir.
Dünya hayatını sonsuz zanneden insanın arzuları da sonsuzlaşır.
Kur’ân şöyle buyurur:
أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ حَتَّىٰ زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
“Çokluk yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”
(Tekâsür, 102/1-2)
“Daha çok” düşüncesi:
Daha fazla para...
Daha fazla mal...
Daha fazla makam...
Daha fazla şöhret...
derken insan ömrünün büyük bölümünü tüketebilir.
Sonra ölüm gelir.
İşte ölüm hakikati, hırsı terbiye eden en güçlü derslerden biridir.
Çünkü insana:
“Bütün bunları sonunda bırakacaksın.”
der.
Aksine ölümün farkında olmak, çalışmanın yönünü düzeltir.
İnsan şöyle düşünür:
“Madem burada ebedî kalmayacağım, öyleyse çalışmamı ebedî hayatıma sermaye yapmalıyım.”
Bu durumda:
ticaret → helâl kazanca,
ilim → insanlara faydaya,
servet → infaka,
makam → hizmete,
kuvvet → mazlumu korumaya,
zekâ → hakikati anlamaya
dönüşebilir.
Böylece dünya terk edilmez; ahiretin tarlası hâline getirilir.
Hırsın tedavisinde birkaç temel imanî esas öne çıkar:
Sebepler rızkın sahibi değildir.
Elindeki nimeti küçümsememek gerekir.
Kur’ân şöyle buyurur:
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ
“Şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”
(İbrahim, 14/7)
Her insanın imtihanı ve nasibi farklıdır.
Dünya malının geçiciliğini düşünmek hırsın ateşini azaltır.
Kazancın miktarından önce temizliği önemlidir.
İnsan gayret eder fakat kaderin hükmüne itiraz etmez.
İnsanın içindeki güçlü isteme duygusunu tamamen yok etmek gerekmez.
Onu yönlendirmek gerekir.
Mal hırsını → helâl kazanç ve infak azmine,
makam hırsını → insanlara hizmet azmine,
şöhret hırsını → Allah’ın rızasını kazanma arzusuna,
bilgi gösterme hırsını → hakikati öğrenme azmine,
başkalarını geçme hırsını → hayırda yarışmaya,
dünya hırsını → ahiret gayretine
çevirmek mümkündür.
İşte nefis terbiyesinin önemli bir yönü budur.
Kur’ân ve Risale-i Nur perspektifindeki dengeyi şu cümle özetleyebilir:
Çalışmayı bırakma; fakat kalbini çalışmanın neticesine bağlama.
Çünkü insan çalışmadan sorumludur; her istediği neticeyi yaratmaktan sorumlu değildir.
Bu düşünce insana büyük bir iç huzuru verir.
Başarırsa:
“Elhamdülillah.”
der.
Başaramazsa:
“Vardır Rabbimin bir hikmeti.”
der.
Tekrar çalışması gerekiyorsa:
“Bismillah.”
deyip yeniden başlar.
İşte azimli müminin ruh hâli budur.
| Hırs | Azim |
|---|---|
| Neticeye aşırı bağlanır. | Vazifeye odaklanır. |
| Sabırsızdır. | Sabırlıdır. |
| Kaybetmekten çok korkar. | Tedbir alır, sonra tevekkül eder. |
| Başkalarıyla kıyaslar. | Kendi vazifesine bakar. |
| “Daha fazla” der. | “Daha hayırlı” der. |
| Kanaati zayıflatır. | Şükürle beraber yürür. |
| Dünyayı büyütebilir. | Dünyayı ahirete vasıta yapabilir. |
| Başarısızlıkta yıkılabilir. | Başarısızlıktan ders çıkarır. |
| Neticeyi sahiplenmeye meyleder. | Başarıyı Allah’ın ihsanı bilir. |
| Kalbi yorabilir. | İnsana istikamet kazandırır. |
Bir hedefimiz olduğunda kendimize şu soruları sorabiliriz:
Bu hedef helâl mi?
Allah’ın rızasına aykırı bir tarafı var mı?
Bu hedef uğruna ibadetlerimi ihmal ediyor muyum?
Ailemin ve insanların haklarını çiğniyor muyum?
Başarısız olursam Allah’ın takdirine razı olabilir miyim?
Başkasının başarısı beni rahatsız ediyor mu?
Elimdeki nimetlere şükredebiliyor muyum?
Kazandıklarımı yalnız kendim için mi düşünüyorum, yoksa hayra da ayırıyor muyum?
Bu soruların cevapları insanın gayretinin azim mi yoksa hırs mı olduğunu anlamasına yardım eder.
Risale-i Nur perspektifinde insanın dünyayla münasebetini şu dört kavramla özetlemek mümkündür:
Gayret: Vazifeni yap.
Kanaat: Elindekini küçümseme.
Şükür: Nimeti Allah’tan bil.
Tevekkül: Neticeyi Allah’a bırak.
Bunların karşısındaki tehlikeli zincir ise şöyledir:
İnsan elde edemediğine yoğunlaştıkça elde ettiklerini göremez.
Elde ettiklerini göremeyince şükür azalır.
Şükür azalınca nimetlerin manevi lezzeti de azalır.
Böylece çok şeye sahip olan insan bile kendisini yoksul hissedebilir.
Kur’ân ve Risale-i Nur insanı pasifliğe, tembelliğe veya dünyadan el etek çekmeye çağırmaz.
Aksine insan:
çalışmalı, üretmeli, öğrenmeli, helâl kazanmalı, ailesine bakmalı, insanlara faydalı olmalı, ilimde ilerlemeli, hayırda yarışmalı ve başladığı meşru işi sabırla sürdürmelidir.
Fakat bütün bunları yaparken kalbini dünyanın neticelerine esir etmemelidir.
Çünkü:
Azim çalışmayı kuvvetlendirir; hırs kalbi yorar.
Kanaat çalışmanın düşmanı değil, hırsın ilacıdır.
Tevekkül sebepleri terk etmek değil, sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’a bırakmaktır.
Şükür daha fazlasını istemeye engel değildir; sahip olduğunun Allah’ın nimeti olduğunu bilmektir.
Mümin dünyayı terk etmez; dünyayı ahiretin tarlası hâline getirir.
Bu sebeple en sağlıklı ölçü şudur:
İnsan çalışırken:
“Vazifem gayret etmektir.”
başarı geldiğinde:
“Bu Rabbimin ihsanıdır.”
netice istediği gibi olmadığında:
“Allah bilir, ben bilmem.”
ve yeni bir başlangıç gerektiğinde:
“Bismillah, yeniden çalışırım.”
diyebilmelidir.
İşte böyle bir insan ne tembelliğin eline düşer ne de hırsın esiri olur. Dünyaya çalışır fakat dünyaya kul olmaz; sebeplere müracaat eder fakat sebepleri ilahlaştırmaz; başarı ister fakat başarının gerçek sahibini unutmaz.
Hırsın huzursuzluğundan azmin kuvvetine, azimden tevekküle, tevekkülden kanaate, kanaatten şükre ulaşan insan; dünya işlerini de ahiret hesabına çalışan bir kulluğa dönüştürebilir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.