- Salih Avcı
- 20.02.2023
Âhirete iman, İslâm’ın altı iman esasından biridir. Risale-i Nur’da ise bu hakikat, özellikle Onuncu Söz – Haşir Risalesi başta olmak üzere pek çok yerde geniş delillerle açıklanır.
Bediüzzaman Said Nursî, âhiretin varlığını yalnız:
“Öldükten sonra tekrar dirilecek miyiz?”
sorusuyla ele almaz.
Meseleyi çok daha geniş bir çerçevede değerlendirir:
Allah’ın rahmeti, adaleti, hikmeti, keremi, hafîziyeti ve kudreti; peygamberlerin haberleri, Kur’ân’ın beyanları, insanın ebediyet arzusu ve kâinatta görülen diriliş numuneleri âhirete işaret eder.
Bu bakımdan âhiret, dünya hayatından kopuk ikinci bir hayat değildir.
Dünya imtihanın, âhiret ise neticenin görüleceği âlemdir.
Dünyaya baktığımızda İlâhî adaletin birçok tecellisini görürüz. Fakat dünya, tam ve nihai adaletin gerçekleştiği yer değildir.
Bir insan hayatı boyunca zulme uğrayabilir.
Malı alınabilir.
Hakkı yenilebilir.
İftiraya uğrayabilir.
Hatta öldürülebilir ve hakkını alamadan dünyadan ayrılabilir.
Diğer taraftan bir zalim birçok insana zulmedebilir ve dünyada yaptığı kötülüklerin tam karşılığını görmeden ölebilir.
Eğer insan hayatı yalnız dünyadan ibaret olsaydı, pek çok hesap yarım kalmış olurdu.
Risale-i Nur burada Allah’ın Âdil ismine dikkat çeker.
Allah mutlak adalet sahibidir.
Öyleyse dünyada tamamlanmayan hesabın görüleceği başka bir mahkeme bulunmalıdır.
İşte bu:
Yani büyük âhiret mahkemesidir.
Bir zalimin binlerce insana zulmettiğini düşünelim.
Dünya hukukunun verebileceği ceza sınırlıdır. Fakat zulme uğrayan binlerce insanın hakkının tam olarak karşılık bulması ancak İlâhî adaletin eksiksiz tecellisiyle mümkündür.
Bu sebeple Risale-i Nur’un ortaya koyduğu delil zincirlerinden biri şöyledir:
Allah mutlak adalet sahibidir.
Dünyada adalet her zaman bütünüyle gerçekleşmemektedir.
Öyleyse adaletin tamamlanacağı bir hesap ve ceza-mükâfat âlemi vardır.
İnsan dünyaya baktığında her tarafında rahmet eserleri görür.
Allah insana:
hayat,
akıl,
göz,
kulak,
dil,
aile,
sevgi,
rızık,
su,
hava,
güneş,
meyveler ve sayısız nimet
ihsan etmiştir.
İnsan daha istemeden pek çok ihtiyacı hazırlanmıştır.
Fakat insanın çok büyük bir arzusu vardır:
İnsan yalnız mutlu olmak istemez.
Mutluluğunun bitmemesini de ister.
Yalnız yaşamak istemez.
Sevdikleriyle beraber yaşamaya devam etmek ister.
Yalnız nimet istemez.
Nimetin elinden alınmamasını da ister.
İnsanın kalbindeki bu ebediyet arzusu Risale-i Nur’da önemli bir hakikat olarak ele alınır.
Dünyada insanın küçücük ihtiyaçlarına cevap veren İlâhî rahmetin, insanın kalbine konulmuş ebediyet arzusunu bütünüyle cevapsız bırakması düşünülemez.
Bu bakımdan:
Kâinatta büyük bir hikmet ve ölçü görülür.
Göz görmeye,
kulak işitmeye,
dil tatmaya ve konuşmaya,
akciğer nefes almaya,
mide gıdayı hazmetmeye,
güneş dünyadaki hayatın devamına
hizmet eder.
Kâinatta sayısız varlık belirli vazifeler görmektedir.
Şimdi insanı düşünelim.
İnsan:
düşünebiliyor,
geçmişi hatırlıyor,
geleceği tasarlıyor,
seviyor,
merak ediyor,
Allah’ı tanıyabiliyor,
ibadet edebiliyor,
sonsuzluğu arzuluyor.
Böylesine geniş kabiliyetlerle yaratılmış insanın yalnız birkaç on yıllık dünya hayatı için yaratılmış olması, bu kabiliyetlerin pek çoğunu neticesiz bırakırdı.
Risale-i Nur’un bakışıyla insanın mahiyeti dünyaya sığmaz.
Demek ki:
Dünya:
Âhiret:
İnsan diğer canlılardan farklı olarak yalnız içinde bulunduğu ânı düşünmez.
Yarınını düşünür.
Yıllar sonrasını düşünür.
Çocuklarının geleceğini düşünür.
Ölümü düşünür.
Ölümden sonrasını merak eder.
Ve insanın derinlerinde çok kuvvetli bir istek vardır:
“Yok olmak istemiyorum.”
İnsan yalnız kendisinin değil, sevdiği insanların da yok olmasını istemez.
Annesinin, babasının, eşinin, çocuklarının ve dostlarının ebediyen kaybolmasını kalbi kabul etmek istemez.
Risale-i Nur, insanın mahiyetindeki bu ebediyet arzusunu âhirete bakan önemli işaretlerden biri olarak değerlendirir.
Âhiret, insanın:
“Ebediyet istiyorum.”
feryadına İlâhî rahmetin verdiği büyük cevaptır.
Dünyanın en belirgin özelliklerinden biri fâniliktir.
Burada:
Gençlik geçer.
Güzellik solar.
Sağlık bozulabilir.
Servet el değiştirir.
Dostlar ayrılır.
İnsan yaşlanır.
Ve nihayet ölüm gelir.
İnsan ise sevdiği şeylerin devam etmesini ister.
Eğer âhiret olmasaydı ölüm, sevilen her şeyle ebedî ayrılık manasına gelirdi.
Risale-i Nur’un verdiği iman nazarı ise ölümü farklı gösterir.
Ölüm:
Ölüm:
Ölüm:
Ölüm:
Böylece âhirete iman, ölümün karanlık görünen yüzünü değiştirir.
Âhiret inancı olmadan ölüm insana yalnız:
ayrılık,
kayıp,
son bulma
gibi görünebilir.
Âhirete imanla bakıldığında ise ölüm, mümin için ebedî hayata doğru bir geçiş olarak anlam kazanır.
İnsan dünyadan ayrılır fakat Allah’ın izniyle bütünüyle yokluğa gitmez.
Bu sebeple Risale-i Nur’da âhirete iman insan ruhunun en büyük teselli kaynaklarından biri olarak gösterilir.
Ölüm:
“Her şey bitti.”
demek değildir.
İman nazarında:
“Dünya vazifesi bitti ve başka bir âlemin kapısı açıldı.”
manasına gelir.
İnsan yalnız kendi hayatını sevmez.
Annesini sever.
Babasını sever.
Eşini sever.
Çocuklarını sever.
Dostlarını sever.
Fakat ölüm insanları birbirinden ayırır.
Âhiret olmasaydı her ölüm:
anlamına gelirdi.
Âhiret imanında ise ayrılık geçicidir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden sevdikleriyle Cennette yeniden buluşmayı ümit eder.
Böylece ölüm:
“Bir daha asla görüşmemek”
değil;
“Allah’ın rahmetiyle ebedî âlemde yeniden buluşmayı ümit ederek ayrılmak”
hâline gelir.
İnsan şöyle sorabilir:
“Ölmüş milyarlarca insan nasıl yeniden diriltilecek?”
Risale-i Nur bu soruya kâinattan örnekler gösterir.
Her baharda yeryüzüne bakılırsa büyük bir diriliş görülür.
Kışın ölü gibi görünen toprak birkaç hafta içerisinde yeniden canlanır.
Sayısız:
bitki,
ağaç,
çiçek ve
canlı türü
yeniden hayat sahnesine çıkarılır.
Bediüzzaman bahardaki bu büyük dirilişi haşrin anlaşılmasına yardımcı olan büyük bir numune olarak gösterir.
Kıştan sonra yeryüzünü yeniden canlandıran Allah’ın insanları yeniden diriltmeye elbette kudreti yeter.
İnsan bir zamanlar dünyada yoktu.
Sonra Allah onu yaratılış merhalelerinden geçirerek dünyaya getirdi.
İnsan:
bir hücreden,
embriyoya,
bebekliğe,
çocukluğa,
gençliğe,
yetişkinliğe
ulaştırıldı.
Buradaki temel delil çok sadedir:
İlk yaratılış gerçekleşmiş olduğuna göre ikinci yaratılışın Allah’ın kudreti açısından imkânsız olduğu söylenemez.
Risale-i Nur’un Haşir Risalesi’ndeki en güçlü yaklaşımından biri, âhireti Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellileri üzerinden göstermesidir.
Allah mutlak adalet sahibidir.
Dünyada tamamlanmayan adaletin tamamlanacağı bir hesap âlemi bulunması İlâhî adaletin gereğidir.
Allah sonsuz merhamet sahibidir.
İnsanın ebedî saadete kavuşturulması rahmetinin büyük bir tecellisidir.
Allah’ın hiçbir işi hikmetsiz değildir.
İnsanın bu kadar yüksek kabiliyetlerle yaratılıp bütünüyle yokluğa gönderilmemesi hikmetine uygundur.
Allah her şeyi muhafaza eder.
İnsanların amellerinin korunması ve karşılıklarının verilmesi âhiret hesabına bakar.
Allah sonsuz ikram sahibidir.
Dünyadaki nimetler O’nun kereminin numuneleridir.
Allah’ın kudreti sonsuzdur.
İnsanı ilk defa yaratan Allah’ın onu tekrar diriltmeye kudreti yeter.
Bu isimlerin tecellileri dünyada görülür; âhirette ise çok daha geniş neticeleri ortaya çıkar.
Dünya:
İnsan burada tercihleriyle sınanır.
İman veya inkâr,
itaat veya isyan,
adalet veya zulüm,
helâl veya haram,
iyilik veya kötülük
arasında tercihler yapar.
Fakat imtihan varsa neticesinin de bulunması gerekir.
Bir okul düşünelim:
Öğrenciler yıllarca sınava giriyor fakat sonuçlar hiç açıklanmıyor.
Başarılı ile başarısız arasında hiçbir fark bırakılmıyor.
Diploma verilmiyor.
Böyle bir sistem hikmetsiz olurdu.
Dünya imtihanının sonuçlarının bütünüyle ortaya çıkacağı yer ise:
Dünyada bazen iyi insanlar sıkıntı yaşayabilir.
Kötülük yapan insanlar ise bir müddet rahat yaşayabilir.
Fakat dünya son hükmün verildiği yer değildir.
Âhirette:
imanın, ibadetin, sabrın ve iyiliğin karşılığı verilecektir.
Aynı şekilde:
zulüm, haksızlık ve kötülük de hesapsız bırakılmayacaktır.
Bu bakımdan âhiret:
Risale-i Nur’un üzerinde durduğu önemli delillerden biri de peygamberlerin ortak haberidir.
Peygamberler insanlığa:
Allah’ı,
âhireti,
hesabı,
mükâfatı ve cezayı
haber vermişlerdir.
Özellikle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) âhireti kesin bir şekilde haber vermesi, Risale-i Nur’da büyük bir delil olarak ele alınır.
Peygamber Efendimizin doğruluğunu gösteren mucizeler ve peygamberliğinin delilleri kabul edildiğinde, onun âhiret hakkındaki haberleri de iman için kuvvetli bir dayanak hâline gelir.
Kur’ân-ı Kerîm ölümden sonra dirilişi tekrar tekrar haber verir.
Kur’ân’da:
haşir,
mahşer,
hesap,
mizan,
Cennet,
Cehennem
gibi âhiret hakikatleri pek çok yerde anlatılır.
Risale-i Nur’un yaklaşımında Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğu ortaya konulduktan sonra, onun âhiret hakkındaki kesin haberleri de âhiretin en güçlü delillerinden biri olur.
Âhirete iman yalnız ölümden sonra gerçekleşecek olaylara inanmak değildir.
İnsanın bugünkü hayatını da değiştirir.
Âhirete gerçekten inanan insan şöyle düşünür:
“Yaptığım her şeyin hesabını Allah’a vereceğim.”
Bu şuur insanı:
kul hakkından,
zulümden,
haramdan,
hileden,
ihanetten
sakındırır.
İnsan kimsenin görmediği yerde bile:
“Allah görüyor.”
der.
Bu sebeple âhiret imanı ferdî ve toplumsal ahlâk açısından büyük önem taşır.
Bediüzzaman, âhirete imanın aile hayatına kazandırdığı derin manaya da dikkat çeker.
İmanlı bir anne çocuğunu yalnız birkaç yıllık dünya arkadaşı olarak görmez.
Onu:
olarak görür.
Eşler de birbirlerine yalnız gençlik, güzellik veya dünyevî menfaat açısından bakmazlar.
Birbirlerini Allah’ın rahmetiyle ebedî saadette beraber bulunmayı ümit ettikleri yol arkadaşları olarak görürler.
Böylece sevgi daha derin bir mana kazanır.
İnsan yaşlandıkça:
gençliğini kaybeder,
kuvveti azalır,
sevdiklerinin ölümüne şahit olabilir,
kendi ölümünün yaklaştığını daha fazla hisseder.
Âhiret inancı bulunmadığında bütün bunlar ağır bir kayıp hissine dönüşebilir.
Âhiret imanı ise insana:
“Hayat bütünüyle bitmiyor; dünya hayatından ebedî hayata doğru gidiyorum.”
ümidini verir.
Ölüm yokluğun kapısı değil;
Bir çocuk sevdiği bir insanın ölümünü gördüğünde:
“Onu bir daha hiç göremeyeceğim.”
düşüncesinden büyük acı duyabilir.
Âhiret imanı ise ona Allah’ın rahmetinden yeniden buluşma ümidi verir.
Böylece ölüm mutlak yokluk olmaktan çıkar.
Risale-i Nur bu yönüyle âhiret imanının yalnız âlimlerin tartıştığı teorik bir mesele olmadığını; çocuktan ihtiyara kadar insan ruhunun ihtiyaç duyduğu büyük bir teselli olduğunu gösterir.
İnsan güzel olanı sever.
Fakat sevdiği şeyin yok olacağını bildiğinde sevgisine ayrılık acısı karışır.
Bir çiçek güzeldir ama solar.
Gençlik güzeldir ama geçer.
Dostluk güzeldir ama ölüm ayırabilir.
Dünya güzeldir fakat insan buradan ayrılır.
Risale-i Nur’un iman nazarı ise insana şunu öğretir:
Dünyadaki güzellikler ebedî güzelliklerin ve İlâhî ihsanların numuneleri olarak okunabilir.
Dünya nimetlerinin ortak bir özelliği vardır:
Yemek güzeldir fakat biter.
Gençlik güzeldir fakat geçer.
Sağlık güzeldir fakat bozulabilir.
Sevgi güzeldir fakat ölüm ayrılık getirebilir.
Cennet nimetlerinin en önemli özelliklerinden biri ise ebedî olmalarıdır.
Cennette Allah’ın izniyle:
nimet vardır, tükenmez;
sıhhat vardır, hastalık yoktur;
saadet vardır, keder yoktur;
buluşma vardır, ölüm ayrılığı yoktur;
hayat vardır, ölüm yoktur.
Bu bakımdan Cennet, Allah’ın rahmetinin ebedî saadet şeklindeki büyük tecellisidir.
Âhiretin yalnız Cennet yönü yoktur.
Hesap ve ceza yönü de vardır.
Bir zalim insanlara zulmetmiş, haklarını yemiş ve hiçbir hesap vermeden ölmüşse mazlumların hakkının bütünüyle kaybolduğu düşünülemez.
Âhiret inancı:
“Hiçbir zulüm sonsuza kadar hesapsız kalmayacaktır.”
hakikatini bildirir.
Bu bakımdan Cehennem, yalnız ceza kavramıyla değil; İlâhî adaletin tecellisi ve zulmün karşılıksız bırakılmaması açısından da değerlendirilir.
İnsan Allah’ı tanımak,
O’na iman etmek,
O’na kulluk etmek,
İlâhî isim ve sıfatların tecellilerini tanımak
için yaratılmıştır.
Dünya bunun imtihan ve hazırlık safhasıdır.
Âhiret ise neticelerin ortaya çıkacağı âlemdir.
Bu ilişkiyi şöyle ifade edebiliriz:
İnsan dünyada ne ekerse âhirette onun karşılığıyla karşılaşır.
Bu sebeple dünya ve âhiret birbirinden kopuk değildir.
Dünya âhiretin hazırlık tarlasıdır.
Âhirete iman:
“Dünyanın hiçbir kıymeti yoktur.”
demek değildir.
Aksine dünya çok önemlidir.
Çünkü birkaç dakikada yapılan bir amel ebedî hayata bakan büyük neticeler doğurabilir.
Bir namaz,
bir sadaka,
bir iyilik,
bir sabır,
bir tövbe,
bir güzel söz,
bir kulun gönlünü almak
âhiret açısından büyük değer kazanabilir.
Bu sebeple dünya kısa olabilir; fakat ebedî hayatın kazanıldığı bir imtihan meydanı olması bakımından son derece kıymetlidir.
Mutlak adalet sahibidir →
Dünyada bütün hesaplar tamamlanmıyor →
Mahkeme-i Kübrâ gerekir.
Sonsuz rahmeti vardır →
İnsan ebedî saadeti arzuluyor →
Cennet ve ebedî saadet rahmetine uygundur.
Abes ve hikmetsiz iş yapmaz →
İnsan dünyaya sığmayacak kabiliyetlerle yaratılmıştır →
Ebedî hayat hikmetine uygundur.
İnsanı ilk defa yaratmıştır →
Yeryüzünü her baharda yeniden diriltmektedir →
İnsanları yeniden diriltmeye de kadirdir.
Her şeyi muhafaza eder →
İnsanların amelleri de kaybolmaz →
Hesap ve karşılık vardır.
Dünyada sayısız nimet vermektedir →
Kerem ve rahmetinin ebedî ikramları da vardır →
Cennet O’nun kereminin büyük bir tecellisidir.
Allah’ın yaratmasıyla var oldum.
Allah’ı tanımak, O’na iman ve kulluk etmek için.
İmtihan oluyorum.
Mutlak yokluk değil; dünya hayatından başka bir âleme geçiştir.
Rabbimin huzuruna ve hesabına gidiyorum.
Hayır. Allah hiçbir hayrı zayi etmez.
Hayır. Mahkeme-i Kübrâ’da İlâhî adalet tecelli edecektir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden Cennette ebedî buluşmayı ümit eder.
Hayır. İslâm inancına göre ölümden sonra diriliş ve ebedî hayat vardır.
Risale-i Nur’un âhiret konusundaki delilleri birlikte düşünüldüğünde büyük bir hakikat ortaya çıkar:
Dünyada görülen rahmet, hikmet, adalet, kerem ve muhafaza; insanın ebediyet arzusu, peygamberlerin haberleri, Kur’ân’ın kesin beyanları ve Allah’ın sonsuz kudreti dünya hayatının son perde olmadığını gösterir.
Dünya:
Kabir:
Haşir:
Mahşer:
Hesap:
Cennet:
Cehennem:
Ve bütün bu hakikatlerin insana verdiği en büyük ders şudur:
Bu sebeple âhirete iman yalnız gelecekte olacak bir hadiseye inanmak değildir.
Âhirete iman, bugünkü hayatımızı anlamlandıran bir iman hakikatidir.
İnsana ölüm karşısında ümit, musibet karşısında sabır, nimet karşısında şükür, günah karşısında sorumluluk ve zulüm karşısında İlâhî adalete güven kazandırır.
Bediüzzaman’ın Haşir Risalesi’nde kurduğu genel delil düzeninde rububiyet, kerem, rahmet, hikmet, adalet, hafîziyet ve kudret, insanın ebedî hayatıyla ilişkilendirilir. Böylece âhiret yalnız mümkün bir hadise olarak değil, iman nazarında Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileriyle bağlantılı büyük bir hakikat olarak gösterilir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.