- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsanlık tarihinin en büyük sorularından bazıları şunlardır:
Ben kimim? Nereden geldim? Niçin dünyadayım? Hayatımın gayesi nedir? Bana verilen akıl, kalp, vicdan ve iradenin vazifesi nedir? Ölümden sonra ne olacak?
İnsan yalnızca yiyen, içen, çalışan, çoğalan ve sonunda ölen biyolojik bir varlık olarak ele alındığında bu soruların büyük kısmı cevapsız kalır.
Kur’ân-ı Kerîm ise insanı çok daha geniş bir çerçevede tanıtır. Risale-i Nur da Kur’ân’ın bu bakışını açıklarken insanı; Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımaya kabiliyetli, bütün kâinatla irtibatlı, çok geniş arzular taşıyan, akıl ve vicdan sahibi, imtihana tâbi, Allah’a kulluk etmek üzere yaratılmış ve ebedî hayata aday bir varlık olarak ele alır.
Bu sebeple insanı anlayabilmek için yalnız bedenine değil; aklına, ruhuna, kalbine, vicdanına, hayaline, hafızasına, iradesine, duygularına ve ebediyet arzusuna birlikte bakmak gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“Andolsun, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık.”
(İsrâ, 17/70)
İnsanın değeri yalnız fiziksel yapısından kaynaklanmaz. İnsan; akıl ve irade sahibidir. Öğrenebilir, düşünebilir, iyiyi kötüden ayırabilir, sevebilir, merhamet edebilir, dua edebilir ve Rabbini tanıyabilir.
Kur’ân’da:
“Biz insanı gerçekten en güzel bir biçimde yarattık.”
(Tîn, 95/4)
buyrulur.
Buradaki güzellik yalnız beden güzelliği değildir. İnsanın akıl, ruh, vicdan, kalp ve irade gibi manevî kabiliyetleri de bu güzel yaratılışın bir parçasıdır.
Risale-i Nur perspektifinde insan, âdeta küçük bir kâinat gibidir.
Çünkü büyük âlemde bulunan pek çok hakikatin küçük numuneleri insanda bulunmaktadır.
Kâinatta ışık vardır; insanda onu gören göz vardır.
Sesler vardır; insanda işiten kulak vardır.
Tatlar vardır; insanda tat alma duyusu vardır.
Güzellikler vardır; insanda güzelliği fark eden bir kalp vardır.
Hakikatler vardır; insanda onları araştıran bir akıl vardır.
Merhamet tecellileri vardır; insanda şefkat ve merhamet duygusu vardır.
İnsanın bedeni küçük olsa da manevî dünyası çok geniştir.
İnsan yıldızları merak eder, geçmişi araştırır, geleceği düşünür, ölümü sorgular ve ebediyeti ister.
Bir kitabın fihristinde bütün kitabın ana başlıklarının küçük işaretleri bulunur.
İnsan da bu büyük kâinat kitabının küçük bir fihristesi gibidir.
Bir lokma ekmeğin insana ulaşabilmesi için güneşe, havaya, suya, toprağa ve mevsimlere ihtiyaç vardır.
Bu bize önemli bir hakikati gösterir:
İnsan kendi kendine yeten bağımsız bir varlık değildir.
Bütün kâinatla bağlantılıdır.
Risale-i Nur’da insanın önemli iki özelliği acz ve fakrdır.
Buradaki fakirlik yalnız parasızlık değildir. İnsan ihtiyaç bakımından fakirdir.
Havaya, suya, yiyeceğe, uykuya, sevgiye, güvenliğe, sağlığa, güneşe ve toprağa muhtaçtır.
Fakat bunların hiçbirini kendi başına yaratamaz.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmayan, hamde lâyık olandır.”
(Fâtır, 35/15)
İnsan aynı zamanda âcizdir. Yaşlanmak istemez fakat yaşlanır. Hastalanmak istemez fakat hastalanabilir. Sevdiklerinden ayrılmak istemez fakat ölümü engelleyemez.
İşte bu acz, doğru kullanıldığında insanı Allah’a götüren bir dua kapısıdır.
İnsan aczini anlayarak:
“Benim gücüm yetmiyor; fakat Rabbimin kudreti her şeye yeter.”
demeyi öğrenir.
Kur’ân insanı sürekli düşünmeye davet eder:
“Onlar göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.”
(Âl-i İmrân, 3/191)
Akıl, insana verilmiş büyük bir emanettir.
Ancak aklın vazifesi yalnız para kazanmak, teknoloji üretmek veya dünya işlerini düzenlemek değildir.
Aklın en yüksek vazifelerinden biri:
Bir sanat eseri sanatkârını gösterdiği gibi, kâinattaki muhteşem düzen de Allah’ın ilmini, iradesini, kudretini ve hikmetini düşündürür.
Kur’ân’daki kalp yalnızca kan pompalayan maddî organ anlamında değildir. Kalp aynı zamanda insanın manevî merkezini ifade eder.
İnsan sever, korkar, ümit eder, inanır, bağlanır, hasret çeker ve ebediyeti ister.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Para, makam, şöhret ve mal insanın kalbini bütünüyle doyuramaz. Çünkü insan kalbi, yaratılış itibarıyla çok geniş arzular taşır.
Risale-i Nur perspektifinde kalbin gerçek huzuru, fani şeylere değil, Bâkî olan Allah’a bağlanmakla mümkündür.
İnsan yalnız neyin faydalı olduğunu değil, neyin doğru ve yanlış olduğunu da sorgular.
Haksızlık yaptığında vicdanı rahatsız olabilir. Birisine iyilik yaptığında huzur hisseder. Mazluma acır, zulümden rahatsız olur ve adalet ister.
İnsan vicdanında;
adalet arzusunu,
merhameti,
hakikat sevgisini,
iyilik duygusunu,
ebediyet arzusunu
taşır.
Vicdan doğru kullanıldığında insanı Rabbine götüren önemli bir manevî penceredir.
İnsanı diğer birçok varlıktan ayıran önemli özelliklerden biri tercih yapabilmesidir.
İnsan doğruyu veya yanlışı, iyiyi veya kötüyü, itaati veya isyanı tercih edebilir.
Kur’ân:
“Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olur ister nankör.”
(İnsan, 76/3)
buyurur.
Dünya imtihanının temelinde bu tercih vardır.
İnsana verilen irade sınırlıdır; fakat insanın sorumluluğunun temelini oluşturur.
Kur’ân insanın yaratılış gayesini açıkça bildirir:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
Kulluk yalnız namaz ve oruçtan ibaret değildir.
Kulluk;
Allah’ı tanımak, O’na iman etmek, O’nu sevmek, emirlerine uymak, haramlardan kaçınmak, nimetlerine şükretmek, güzel ahlak sahibi olmak, adaletli davranmak ve helal yaşamaktır.
Namaz kulluğun en önemli ifadelerinden biridir; fakat gerçek kulluk bütün hayatı kuşatır.
Marifetullah, Allah’ı isimleri, sıfatları ve eserleriyle tanımaya çalışmak demektir.
Kâinat bunun için büyük bir kitap gibidir.
Rızıklar Rezzâk ismini,
şifalar Şâfî ismini,
merhamet Rahmân ve Rahîm isimlerini,
hikmetli düzen Hakîm ismini,
güzellikler Cemîl ismini,
hayatın verilmesi Muhyî ismini düşündürür.
İnsan böylece kâinatı yalnız maddî varlıklardan meydana gelen bir âlem olarak değil, Allah’ın isim ve sıfatlarını tanıtan büyük bir kitap olarak okumaya başlar.
Tanımak sevgiyi doğurur.
İnsan Allah’ın nimetlerini gördükçe O’nun rahmetini, keremini ve ihsanını fark eder.
Kur’ân:
“İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha kuvvetlidir.”
(Bakara, 2/165)
buyurur.
İnsan annesini, babasını, eşini, çocuğunu, hayatı ve güzellikleri sever.
Fakat bütün güzelliklerin gerçek kaynağını gördüğünde sevgisini de doğru yere yönlendirmiş olur.
İnsan dünyaya geldiğinde hiçbir şeyini kendisi getirmemiştir.
Gözünü kendisi yapmamıştır. Kalbini kendisi çalıştırmamaktadır. Havayı, suyu, güneşi ve toprağı kendisi yaratmamıştır.
Bütün bunlar insana nimet olarak verilmiştir.
Kur’ân:
“Eğer şükrederseniz elbette size artırırım.”
(İbrahim, 14/7)
buyurur.
Gerçek şükür üç boyutludur:
Kalple şükür: Nimeti Allah’tan bilmektir.
Dille şükür: Allah’a hamdetmektir.
Fiille şükür: Nimeti Allah’ın razı olduğu yerde kullanmaktır.
Göze şükür, onu haramdan korumaktır.
Mala şükür, helal kazanıp hayırda kullanmaktır.
Akla şükür, onu hakikati bulmak için kullanmaktır.
Kur’ân:
“Bana dua edin, size cevap vereyim.”
(Mü’min, 40/60)
buyurur.
Dua, insanın aczinin kulluk diline dönüşmesidir.
Dua yalnız ihtiyaçlarımızı istemek değildir. Aynı zamanda:
demektir.
İnsan gördüğü şeylere yalnız bakmamalı, onların taşıdığı manayı da düşünmelidir.
Bir çiçeğe:
“Ne güzel!”
demek bir seviyedir.
Fakat:
“Bu güzelliği kim verdi? Bu sanat kimi gösteriyor?”
diye düşünmek tefekkürdür.
İnsan kâinata baktığında yalnız eseri değil, eserin arkasındaki ilim, irade, kudret, rahmet ve hikmeti de düşünmelidir.
Kur’ân:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara, 2/30)
buyurur.
İnsan çevresini korumalı, adaleti gözetmeli, zulmetmemeli, emanete ihanet etmemeli ve insanlara faydalı olmalıdır.
Allah’a kulluk yalnız bireysel ibadetlerden ibaret değildir. İnsanlara karşı sorumluluklarımız da kulluğun bir parçasıdır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi...”
(Ahzâb, 33/72)
İnsan özgürdür; fakat başıboş değildir.
Akıl, irade, beden, zaman, mal, aile ve hayat insana verilmiş emanetlerdir.
İnsan bedeninin mutlak sahibi değil, emanetçisidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır.”
(Buhârî)
buyurmuştur.
Bu sebeple sağlığı korumak, temizliğe dikkat etmek, zararlı şeylerden uzak durmak ve helal beslenmek de kulluk şuurunun bir parçasıdır.
İnsanın değeri ne kadar para kazandığıyla, hangi makamda bulunduğuyla veya ne kadar mala sahip olduğuyla ölçülemez.
Kur’ân:
“Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
buyurur.
İman, takva, ahlak ve kulluk insanın gerçek değerini belirleyen temel ölçülerdir.
Risale-i Nur’da dünya sık sık bir misafirhane olarak tasvir edilir.
İnsan dünyaya gelir, bir müddet kalır ve sonra gider.
Bu anlayış dünyayı terk etmek anlamına gelmez.
Müslüman çalışır, evlenir, ailesine bakar, ticaret yapar, ilim öğrenir ve üretir. Fakat dünyayı hayatının son hedefi hâline getirmez.
Dünya vasıtadır; ahiret neticedir.
İnsan ölmek istemez. Sevdiklerinden ebediyen ayrılmak istemez. Sevdiği güzelliklerin devam etmesini ister.
İnsan sonsuzu ister; fakat dünya sonsuz değildir.
Risale-i Nur perspektifinde insanın kalbindeki bu ebediyet arzusu, onun yalnız dünya için yaratılmadığını düşündüren önemli işaretlerden biridir.
Kur’ân:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.”
(Ankebût, 29/57)
buyurur.
Ölüm, insanın mutlak yokluğu değil; dünya hayatındaki vazifesinin sona ermesi ve ahiret yolculuğunun başlamasıdır.
Bu sebeple insan yalnız dünya için yaratılmış değildir.
Akıl büyük bir nimettir; fakat insan yalnız aklıyla Allah’a nasıl ibadet edeceğini, helal ve haramın bütün ayrıntılarını ve ahiret hayatının hakikatlerini bilemez.
Bu sebeple peygamberlere ihtiyaç vardır.
Kur’ân:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)
buyurur.
Hz. Muhammed (s.a.v.), yalnız ilâhî emirleri tebliğ eden bir peygamber değil, aynı zamanda bu emirlerin hayatta nasıl yaşanacağını gösteren en güzel örnektir.
Resûlullah (s.a.v.):
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
(Buhârî, Müslim)
buyurmuştur.
İnsan kendisinden, ailesinden, zamanından, malından ve kendisine verilen imkânlardan sorumludur.
İnsan dürüst, merhametli, adaletli, sabırlı, affedici, emanete sadık ve sözünde duran bir kul olmaya çalışmalıdır.
Kur’ân, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında:
“Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.”
(Kalem, 68/4)
buyurur.
İbadetin insan hayatındaki önemli neticelerinden biri güzel ahlaktır.
İnsan kendisine baktığında büyük bir hakikatle karşılaşır:
Gözümü ben yapmadım. Kalbimi ben çalıştırmıyorum. Kanımı ben dolaştırmıyorum. Hücrelerimi ben yönetmiyorum. Güneşi ben doğurmuyorum. Yağmuru ben yağdırmıyorum. Yediğim gıdayı hücrelerime ben dönüştürmüyorum.
Bu düşünce insanın kendisini bağımsız ve başıboş bir varlık olarak görmesini engeller.
Kendisini tanıyan insan, aczini ve fakrını görür; böylece Rabbini tanımaya yönelir.
İnsan yalnız dış dünyadaki kötülüklerle değil, kendi nefsiyle de mücadele eder.
Nefis insanı;
bencilliğe,
kibre,
hasede,
öfkeye,
şehvete,
hırsa,
riyaya
sürükleyebilir.
Kur’ân:
“Şüphesiz nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, kötülüğü çokça emreder.”
(Yûsuf, 12/53)
buyurur.
Bu sebeple insanın önemli vazifelerinden biri nefsini terbiye etmektir.
Kur’ân:
“Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deneriz.”
(Enbiyâ, 21/35)
buyurur.
Yalnız fakirlik değil, zenginlik de imtihandır.
Yalnız hastalık değil, sağlık da imtihandır.
Yalnız makam kaybı değil, makam sahibi olmak da imtihandır.
Nimet geldiğinde insanın vazifesi şükür, musibet geldiğinde ise sabırdır.
Kur’ân:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.”
(Nahl, 16/90)
buyurur.
İman insanın yalnız iç dünyasında kalmamalı; ailesine, ticaretine, işine ve insanlarla ilişkilerine adalet ve merhamet olarak yansımalıdır.
Kulluk yalnız secdede değil; çocuğa şefkatte, yaşlıya yardımda, fakire destekte, hayvana merhamette ve mazlumu korumakta da kendisini gösterir.
Risale-i Nur’da çok önemli bir ölçü vardır:
“Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”
İnsan güzel yemek yiyebilir, gezebilir, evlenebilir, ticaret yapabilir, eğlenebilir ve mal sahibi olabilir.
Fakat bunları Allah’ın belirlediği helal-haram sınırları içerisinde gerçekleştirmelidir.
Dünya düşman değildir; dünyayı yanlış kullanmak tehlikelidir.
Mal hayırda kullanılırsa sevaba vesile olur.
İlim, Allah’ı tanımaya ve insanlığa hizmet etmeye vesile olursa ibadete dönüşebilir.
Meslek, helal rızık kazanmak ve insanlara faydalı olmak amacıyla yapılırsa kulluğun bir parçası hâline gelebilir.
Aile hayatı Allah’ın rızasına uygun yaşanırsa ibadet hükmüne geçebilir.
Böylece Müslümanın dini yalnız camide değil, hayatının tamamında yaşanır.
Risale-i Nur’un önemli kavramlarından biri mana-yı harfî bakışıdır.
Bir çiçeğe yalnız:
“Bu güzel bir çiçektir.”
diye bakmak yerine:
“Bu çiçek, bana Yaratıcısının sanatını ve güzelliğini gösteriyor.”
diye bakmak mana-yı harfî bakışıdır.
Güneş yalnız bir ısı ve ışık kaynağı değildir; İlâhî kudretin bir eseridir.
Bir annenin yavrusuna şefkati yalnız biyolojik bir davranış değildir; İlâhî rahmetin bir tecellisini düşündürür.
Bir çiçeğin güzelliği, Cemâl sahibi Yaratıcıyı hatırlatır.
İnsan ihtiyaçları vasıtasıyla Allah’ın isimlerini tanımaya başlar.
Acıkır; Rezzâk’ı tanır.
Hastalanır; Şâfî’yi tanır.
Bağışlanmaya muhtaç olur; Gafûr’u tanır.
Merhamete muhtaç olur; Rahîm’i tanır.
Korunmaya muhtaç olur; Hafîz’i tanır.
Bilgi öğrenir; Alîm ismini düşünür.
Böylece insanın ihtiyaçları ve aczi bile marifetullaha vesile olur.
Dünya insana birçok unvan verebilir:
Doktor, öğretmen, iş insanı, yönetici, zengin veya meşhur...
Fakat bunların hepsi geçicidir.
İnsanın en temel kimliği:
Allah’a kulluk insanı küçültmez. Aksine insanı nefsine, mala, makama ve diğer mahlûkata esir olmaktan kurtarır.
Allah’ın yaratmasıyla geldim.
Allah’ı tanımak, O’na iman etmek ve O’na kulluk etmek için geldim.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
Allah’ı tanımalıyım.
O’na iman etmeliyim.
İbadet etmeliyim.
Şükretmeliyim.
Dua etmeliyim.
Güzel ahlak sahibi olmalıyım.
İnsanlara faydalı olmalıyım.
Helal yaşamalıyım.
Adaletli ve merhametli olmalıyım.
Nefsimi terbiye etmeliyim.
Ahiret hayatına.
“Sonra bize döndürüleceksiniz.”
(Ankebût, 29/57)
BEDEN
Dünya hayatında kullanılan geçici bir vasıtadır.
↓
AKIL
Hakikati araştırır.
↓
KALP
İnanır, sever ve bağlanır.
↓
VİCDAN
İyi ile kötüyü hisseder.
↓
İRADE
Tercih yapar.
↓
ACZ
İnsanı Allah’ın kudretine yöneltir.
↓
FAKR
İnsanı Allah’ın rahmetine yöneltir.
↓
DUA
Kulun Rabbine yönelişidir.
↓
TEFEKKÜR
Kâinatı İlâhî isimlerin tecellileri olarak okumayı sağlar.
↓
MARİFETULLAH
Allah’ı tanımaya ulaştırır.
↓
MUHABBETULLAH
Allah’ı tanımak, O’na karşı sevgiyi artırır.
↓
İBADET
Tanıma ve sevgi kulluğa dönüşür.
↓
GÜZEL AHLAK
Kulluk davranışlara yansır.
↓
AHİRET
Dünya imtihanının neticesinin görüleceği ebedî âlemdir.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri kendisini yalnız dünya için yaratılmış zannetmesidir.
Eğer insan:
“Hayatın amacı yalnız para kazanmak, yemek, içmek ve eğlenmektir.”
derse kendisine verilen büyük kabiliyetleri çok küçük hedeflerde kullanmış olur.
Akıl yalnız para kazanmak için yaratılmamıştır.
Kalp yalnız dünyevî sevgiler için verilmemiştir.
Vicdan yalnız menfaat hesabı yapmak için verilmemiştir.
Ebediyet arzusu geçici bir dünya hayatıyla tatmin olamaz.
İnsan çok daha büyük bir gayeye sahiptir.
İnsanın dünya hayatındaki vazifesini tek bir cümlede toplarsak:
İnsanın vazifesi;
Allah’ı tanımaktır.
Allah’a iman etmektir.
Allah’ı sevmektir.
Allah’a ibadet etmektir.
Nimetlerine şükretmektir.
Aczini bilip dua etmektir.
Kâinatı tefekkür etmektir.
Peygamber Efendimizi (s.a.v.) örnek almaktır.
Kur’ân’ın rehberliğinde yaşamaktır.
Nefsini terbiye etmektir.
Güzel ahlak sahibi olmaktır.
İnsanlara faydalı olmaktır.
Adaleti ve merhameti korumaktır.
Helal dairesinde yaşamaktır.
Dünyayı ahiretin tarlası yapmaktır.
Ölüme ve ebedî hayata hazırlanmaktır.
Kur’ân ve Risale-i Nur perspektifinden insan kendisini şöyle tanımlayabilir:
Ben tesadüfen dünyaya gelmiş, başıboş bir varlık değilim.
Allah tarafından yaratılmış bir kulum.
Bedenim emanettir.
Aklım emanettir.
Kalbim emanettir.
Ömrüm emanettir.
Malım emanettir.
Ailem emanettir.
Dünya benim ebedî evim değil, imtihan yerimdir.
Kâinat bana Rabbimi tanıtan büyük bir kitaptır.
Nimetler Allah’ın rahmetini gösterir.
Aczim beni O’nun kudretine götürür.
Fakrım beni O’nun rahmetine yöneltir.
Dua benim kulluk dilimdir.
Namaz Rabbimle bağımı canlı tutar.
Kur’ân yolumu aydınlatır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) nasıl yaşamam gerektiğini gösterir.
Ölüm yokluk değil, dünya vazifesinin sona ermesidir.
Ahiret ise ebedî hayatın başlangıcıdır.
Bu sebeple hayatımın en büyük hedefi yalnız dünyada rahat etmek değildir.
Asıl hedefim:
İnsan;
Allah’ın kuludur.
Kâinatın tefekkür eden okuyucusudur.
İlâhî isimlerin tecellilerini tanıyabilecek bir aynadır.
Dünyada bir misafirdir.
Hayatı bir imtihandır.
Akıl, kalp, vicdan ve irade sahibi sorumlu bir varlıktır.
Acz ve fakrıyla Allah’a muhtaçtır.
İbadet, dua ve şükürle Rabbine yönelir.
Peygamberlerin rehberliğine muhtaçtır.
Ebedî hayata adaydır.
Ve dünyadaki en büyük vazifesi:
Allah’ım!
Bize kendimizi doğru tanımayı nasip eyle.
Aczimizi ve fakrımızı anlayıp Sana yönelmeyi nasip eyle.
Aklımızı hakikati bulmakta,
kalbimizi Seni sevmekte,
dilimizi Seni zikretmekte,
bedenimizi Sana ibadette,
malımızı hayırda,
ömrümüzü Senin rızanı kazanmakta kullanmayı nasip eyle.
Kâinatı mana-yı harfîyle okumayı; her nimette rahmetini, her sanatta kudretini, her düzende hikmetini ve her güzellikte cemalini görmeyi nasip eyle.
Bizi nefsimizin ve dünyanın aldatmasına karşı muhafaza eyle.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünnetine uygun yaşamayı nasip eyle.
Dünyayı ahiretimizin tarlası yap.
Ömrümüzü iman ve salih amelle bereketlendir.
Son nefesimizi imanla vermeyi ve ebedî saadete ulaşmayı nasip eyle.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.