- Salih Avcı
- 20.02.2023
Kader meselesi konuşulurken bazen iki uç yaklaşım ortaya çıkar. Bir tarafta, “Her şey kaderde yazılmıştır; benim gayretimin ne önemi var?” düşüncesi; diğer tarafta ise “Ben çalışırım, başarırım; her şey benim irademe ve emeğime bağlıdır.” anlayışı vardır.
Kur’ân-ı Kerîm ise insanın iradesini ve sorumluluğunu kabul ederken, neticenin yaratılmasını Allah’ın kudretine, rahmetine ve hidayetine verir.
Bu hakikati anlamamıza yardımcı olan güzel âyetlerden biri A‘râf sûresinde geçmektedir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ ۖ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي هَدَانَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللّٰهُ...
“Kalplerinde kinden ne varsa çıkarıp atarız. Altlarından ırmaklar akar. Onlar, ‘Bizi buna eriştiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık…’ derler. Onlara, ‘İşte size cennet! Yapmış olduğunuz amellere karşılık ona vâris kılındınız.’ diye seslenilir.”
(A‘râf, 7/43)
Bu âyette dikkat çekici iki hakikat aynı anda ifade edilmektedir.
Birincisi, cennet ehli kurtuluşu kendilerinden bilmez:
“Allah bize hidayet etmeseydi biz doğru yolu bulamazdık.”
İkincisi ise onların amellerinin değersiz olmadığı bildirilir:
“Yapmış olduğunuz amellere karşılık…”
İşte kader ile insan iradesi arasındaki hassas dengeyi anlamak için bu iki hakikati birlikte düşünmek gerekir.
Cennete giren müminler:
“Ben akıllıydım, doğru yolu kendim buldum.”
“Ben ibadet ettim ve cenneti kendi gücümle kazandım.”
demezler.
Tam tersine:
“Bizi buraya ulaştıran Allah’a hamdolsun.”
derler.
Çünkü insanın iman etmesi için akıl verilmesi, kalbinin hakikate açılması, peygamberlerin gönderilmesi, Kur’ân’ın indirilmesi, doğru insanlarla karşılaşması, ibadete güç bulması ve iman üzere hayatını tamamlaması başlı başına İlâhî nimetlerdir.
Bu sebeple mümin, yaptığı iyiliklerle gururlanmak yerine Allah’a şükreder.
Âyetin sonunda:
“Yapmış olduğunuz amellere karşılık…”
buyurulması son derece önemlidir.
Demek ki kul tamamen iradesiz değildir.
İnsan tercih eder, niyet eder, ister, yönelir ve gayret gösterir. Allah ise insana irade vermiş ve onu yaptığı tercihlerden sorumlu tutmuştur.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
Bu sebeple kader, tembelliğin bahanesi değildir.
“Kaderimde varsa olur.” diyerek çalışmayı terk etmek, kader anlayışının doğru bir sonucu değildir.
Çünkü insan kaderini önceden bilmez. İnsanın vazifesi, Allah’ın emirlerine uygun şekilde iradesini kullanmak ve üzerine düşeni yapmaktır.
Kur’ân’ın ortaya koyduğu dengeyi şöyle ifade edebiliriz:
Kul ister; Allah yaratır.
Kul yönelir; Allah hidayet eder.
Kul dua eder; Allah cevap verir.
Kul sebeplere başvurur; neticeyi Allah yaratır.
Kul ibadet eder; kabulü ve sevabı Allah ihsan eder.
Bu nedenle insan ne kendisini tamamen iradesiz görmeli ne de neticelerin gerçek yaratıcısının kendisi olduğunu düşünmelidir.
İnsana düşen küllî neticeyi yaratmak değil, kendisine verilen cüz’î iradeyi doğru yönde kullanmaktır.
Bu hakikati açıklayan en güzel âyetlerden biri de şudur:
وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا ۚ وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ
“Bizim uğrumuzda gayret gösterenlere elbette yollarımızı göstereceğiz. Şüphesiz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.”
(Ankebût, 29/69)
Âyet, gayret ile İlâhî hidayet arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
Önce:
“Bizim uğrumuzda gayret gösterenler…”
denilmektedir.
Ardından:
“Onlara yollarımızı göstereceğiz.”
buyurulmaktadır.
Fakat buradan, “İnsan yaptığı her gayretin sonucunu Allah’tan mutlaka istediği biçimde alır.” şeklinde mekanik bir kural çıkarmamak gerekir. Allah’ın hidayeti, yardımı ve takdiri O’nun hikmeti çerçevesindedir.
Kulun vazifesi samimiyetle gayret etmek; neticenin şeklini ve zamanını Allah’a bırakmaktır.
Burada çok önemli başka bir denge vardır.
A‘râf sûresinde cennet için:
“Yapmış olduğunuz amellere karşılık…”
buyurulurken Peygamber Efendimiz ﷺ de hiçbir insanın yalnızca kendi amelinin karşılığı olarak kurtuluşa erişemeyeceğini, Allah’ın rahmet ve lütfunun gerekli olduğunu bildirmiştir.
Bunun anlamı şudur:
Amel sebeptir; fakat cennetin gerçek bedeli değildir.
Çünkü insanın yaptığı sınırlı ibadetler, Allah’ın sonsuz nimetlerinin gerçek karşılığı olamaz.
Üstelik ibadet edebilmek bile Allah’ın verdiği:
hayat,
akıl,
sağlık,
iman,
zaman,
güç ve
hidayet
sayesinde mümkündür.
Dolayısıyla insan ibadet ederken bile Allah’ın nimetleri içerisindedir.
Bu yüzden mümin:
“Ben yaptım, ben kazandım.”
demez.
Şöyle düşünür:
“Rabbim bana iman verdi, ibadeti nasip etti, beni doğru yolda tuttu ve rahmetiyle kabul etti.”
Risale-i Nur’da kader ile insan iradesi birlikte ele alınır. Bediüzzaman Said Nursî, insanın cüz’î iradesinin sorumluluk açısından gerçek olduğunu; fakat meydana gelen neticelerin yaratılmasının Allah’a ait bulunduğunu açıklar.
Bu yaklaşım çok önemli bir denge kurar:
İyiliklerde insan gururlanmamalı, kötülüklerde ise kaderi bahane etmemelidir.
Çünkü iyiliğin meydana gelmesinde Allah’ın nimetleri, hidayeti, imkân vermesi ve yaratması vardır.
Günah konusunda ise insan kendi yanlış tercihini görmelidir.
Bu nedenle kader insana:
“Günahını kadere yükle.”
demez.
Aksine:
“Sorumluluğunu kabul et, tövbe et ve nefsini düzelt.”
dersini verir.
Başarı konusunda da:
“Her şeyi sen yaptın.”
demez.
Aksine:
“Çalıştın; fakat sana aklı, kuvveti, imkânı ve neticeyi veren Allah’tır. Öyleyse şükret.”
dersini verir.
Bunu basit bir örnekle düşünelim.
Bir çiftçi tarlasından ürün almak istiyorsa:
toprağı sürer, tohumu eker, gübreler, sular ve zararlılardan korur.
Bunların tamamı onun vazifesidir.
Fakat çiftçi tohumu yaratamaz.
Tohumun içerisinde hayat programını meydana getiremez.
Yağmuru yaratamaz.
Güneşi çalıştıramaz.
Toprağın içerisindeki kimyevî süreçleri kendisi yönetemez.
Bir tek buğday tanesinin meydana gelmesi için bile insanın gücünü aşan sayısız sebebin birlikte çalışması gerekir.
Öyleyse çiftçi:
“Benim hiçbir şey yapmama gerek yok, Allah mahsulü verir.”
derse yanlış yapar.
Ama:
“Bu mahsulü tamamen ben yarattım.”
derse yine yanlış yapar.
Doğru anlayış şudur:
Tohumu ekmek kuldan, tohumu büyütmek Allah’tandır.
İnsan:
çalışır,
meslek öğrenir,
ticaret yapar,
iş arar,
tedbir alır,
helâl kazanç için gayret eder.
Bunlar insanın vazifesidir.
Fakat rızkın gerçek yaratıcısı Allah’tır.
Bu sebeple:
“Nasıl olsa rızkımı Allah verecek.”
diyerek tembellik etmek doğru olmadığı gibi,
“Rızkımı yalnızca kendi zekâm ve çalışmam sayesinde kazanıyorum.”
demek de doğru değildir.
Doğru anlayış:
Çalışmak bizden, rızkı yaratmak Allah’tandır.
Hasta olan insan doktora gider, tedavisini olur ve uygun ilacı kullanır.
Bunlar fiilî duadır.
Fakat şifayı yaratan doktor veya ilaç değildir. Doktor ve ilaç şifaya vesile olan sebeplerdir.
Kur’ân, Hz. İbrahim’in diliyle:
وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
(Şuarâ, 26/80)
buyurur.
Öyleyse:
Tedaviye başvurmak bizden, şifayı yaratmak Allah’tandır.
Mümin yalnızca çalışmaz; aynı zamanda dua eder.
Yalnızca dua edip sebepleri terk de etmez.
Çünkü dua ile fiilî gayret birbirinin rakibi değildir.
Öğrenci:
“Allah’ım bana başarı ver.”
diye dua eder ve ders çalışır.
Hasta:
“Allah’ım şifa ver.”
der ve tedavi olur.
Rızık isteyen:
“Allah’ım helâl rızık ver.”
der ve çalışır.
Hidayet isteyen:
“Allah’ım beni doğru yoldan ayırma.”
der ve Kur’ân’a, sünnete, ibadete ve güzel ahlâka sarılır.
İşte tevekkül budur:
Sebeplere başvurmak, vazifeyi yapmak ve neticeyi Allah’a bırakmak.
Kader inancının yanlış anlaşılmasının en tehlikeli sonuçlarından biri tembelliktir.
“Allah isterse olur.”
sözü hakikattir.
Fakat bundan:
“Öyleyse benim hiçbir şey yapmama gerek yok.”
sonucu çıkmaz.
Çünkü seni çalışmaya çağıran da Allah’tır.
Sana irade veren de Allah’tır.
Sebeplere başvurmanı emreden de Allah’tır.
Kur’ân’da:
فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ
“Karar verdiğin zaman artık Allah’a tevekkül et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
buyurulur.
Dikkat edilirse önce karar ve irade, ardından tevekkül gelmektedir.
Bu anlayış insanı büyük bir psikolojik yükten de kurtarır.
Çünkü insanın vazifesi her istediği sonucu meydana getirmek değildir.
İnsan:
doğru niyet etmekten, doğru yolu seçmekten, helâl sebeplere başvurmaktan ve elinden gelen gayreti göstermekten sorumludur.
Netice ise Allah’ın takdiridir.
Bazen insan çok çalışır fakat istediği sonucu alamaz.
Bu, yaptığı gayretin tamamen boşa gittiği anlamına gelmez.
Çünkü Allah kulunu yalnızca dünya neticesine göre değerlendirmez. Samimi niyetin, sabrın, duanın ve helâl gayretin de Allah katında değeri vardır.
Bu sebeple mümin başarı geldiğinde:
“Elhamdülillah.”
der.
İstediği sonuç gerçekleşmediğinde ise:
“Ben vazifemi yaptım; Rabbimin takdirinde bilmediğim bir hikmet vardır.”
diyerek teslimiyet gösterir.
Kader anlayışını birkaç cümlede özetlemek mümkündür:
Çalış; fakat çalışmana güvenme.
Dua et; fakat sebepleri terk etme.
Tedbir al; fakat tedbiri ilahlaştırma.
Başarı geldiğinde gururlanma; şükret.
Başarısızlık geldiğinde hemen ümitsizliğe düşme; yeniden gayret et.
Günah işlediğinde kaderi suçlama; tövbe et.
İyilik yaptığında nefsine pay çıkarma; Allah’ın hidayetine şükret.
İşte kader, insanı ne tembelliğe ne de gurura götürür.
Kaderin doğru anlaşılması insanı gayrete, duaya, tevekküle, şükre ve teslimiyete götürür.
A‘râf sûresinin 43. âyeti bize çok güzel bir denge öğretmektedir.
Cennet ehli:
“Allah bize hidayet etmeseydi biz doğru yolu bulamazdık.”
diyerek Allah’ın lütfunu kabul eder.
Allah Teâlâ da:
“Yapmış olduğunuz amellere karşılık…”
buyurarak insanın amel ve sorumluluğunu hatırlatır.
Öyleyse müminin hayat düsturu şu olmalıdır:
Ben irademi doğru yönde kullanacağım.
Elimden gelen gayreti göstereceğim.
Helâl sebeplere başvuracağım.
Dua edeceğim.
Fakat neticeyi kendi gücümden bilmeyeceğim.
Çünkü gayret kuldan; muvaffakiyet, hidayet ve neticenin yaratılması Allah’tandır.
Ve nihayet kul, cennete ulaştığında kendi ameline değil, Rabbinin rahmetine bakarak şöyle diyecektir:
الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي هَدَانَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللّٰهُ
“Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun. Allah bize hidayet etmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık.”
(A‘râf, 7/43)
Rabbimiz! Bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan sakınmayı nasip eyle. İrademizi Senin rızana uygun kullanmayı, üzerimize düşen vazifeleri samimiyetle yerine getirmeyi ve bütün neticelerde Sana tevekkül etmeyi nasip et.
Bizi ameline güvenerek gurura düşenlerden de kaderi bahane ederek tembelliğe sığınanlardan da eyleme. Gayretimizi ihlâslı, amellerimizi salih, kalplerimizi hidayet üzere sabit eyle. Bizi rahmetinle bağışla ve sonunda A‘râf sûresindeki cennet ehli gibi “Bizi buraya ulaştıran Allah’a hamdolsun.” diyebilen kullarından eyle. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.