- Salih Avcı
- 20.02.2023
Miraç, İslâm inancının en büyük ve en derin hadiselerinden biridir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Allah’ın izni ve kudretiyle Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, oradan semâlara yükseltilmesi, ilâhî âlemlerin gösterilmesi ve ümmetine büyük hediyelerle dönmesi hadisesidir.
Miraç yalnızca tarihî bir yolculuk değildir. Aynı zamanda tevhidin, nübüvvetin, ahiretin, kulluğun, namazın ve insanın yaratılış gayesinin çok büyük bir tecellisidir.
Kur’ân-ı Kerîm İsra hadisesini açıkça haber verir:
“Kulunu, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.”
(İsrâ, 17/1)
Risale-i Nur’da ise Miraç, özellikle Otuz Birinci Söz ve ilgili bahislerde aklî, imanî ve hikmetli yönleriyle ele alınır. Bediüzzaman Said Nursî, Miracı yalnızca “nasıl gerçekleşti?” sorusuyla değil, daha derin olarak:
“Miraç neden gerekliydi, neden Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a verildi ve insanlığa ne anlatmaktadır?”
soruları üzerinden açıklar.
“Miraç” kelimesi Arapçada yükselmek, yukarı çıkmak ve yükselme vasıtası anlamlarına gelir.
İslâmî literatürde Miraç denildiğinde iki safha birlikte anlaşılır:
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesidir.
Bu hadise Kur’ân’da açıkça bildirildiği için kesin bir hakikattir.
Mescid-i Aksâ’dan semâ tabakalarına yükseltilmesi, peygamberlerle görüşmesi, melekût âlemlerini müşahede etmesi, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmesi ve Allah’ın dilediği büyük âyetleri görmesidir.
Necm sûresinde bu büyük müşahedelere işaret edilmektedir:
“Andolsun ki Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.”
(Necm, 53/18)
Dolayısıyla Miraç, Allah’ın sevgili Resûlü’ne kâinatın maddî sınırlarının ötesinde büyük hakikatleri göstermesidir.
İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Miraç, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ruh ve bedeniyle birlikte, uyanık halde gerçekleşmiştir.
Kur’ân’da İsra hadisesi anlatılırken:
“Kulunu götüren...”
buyurulmaktadır.
“Kul” kelimesi insanın yalnız ruhunu değil, ruh ve bedenden oluşan bütün şahsiyetini ifade eder.
Sahih hadislerde de Miraç hadiseleri gerçek bir yolculuk olarak anlatılmıştır.
Bediüzzaman Said Nursî de Miracın ruh ve beden beraberliğiyle gerçekleştiğini kabul eder.
Burada esas mesele şudur:
Allah’ı sonsuz kudret sahibi olarak kabul eden bir insan için Miracın gerçekleşmesi aklen imkânsız değildir.
İnsan kendi gücüyle semâlara çıkmamıştır.
Allah onu yükseltmiştir.
Bu nokta çok önemlidir.
Kur’ân:
“Kulunu götüren Allah...”
buyurarak hadisenin failinin Cenâb-ı Hak olduğunu açıkça bildirir.
Miraç hakkında insan zihninin en çok sorduğu soru şudur:
“Bir insan çok kısa bir zamanda nasıl bu kadar büyük mesafeleri aşabilir?”
Risale-i Nur bu soruya Allah’ın kudreti açısından yaklaşır.
Bir insan kendi kudretiyle bunu yapmaya çalışsaydı mesele gerçekten imkânsız görünürdü.
Fakat Miraç:
insanın kudretiyle değil, Allah’ın kudretiyle gerçekleşmiştir.
Güneş sistemlerini, galaksileri, yıldızları ve kâinatı yaratan bir kudret için bir kulunu semâlara çıkarmak zor değildir.
Kur’ân’ın sık sık hatırlattığı hakikat budur:
“Allah her şeye kadirdir.”
Meseleyi değerlendirirken ölçü insanın küçük kudreti değil, Allah’ın sonsuz kudretidir.
Risale-i Nur’un Miraç açıklamasında çok önemli bir temsil vardır.
Bir hükümdarın farklı makamları bulunduğunu düşünelim.
Hükümdar bazen sıradan bir vatandaşıyla onun ihtiyacına göre konuşur. Fakat devletin tamamını ilgilendiren büyük meselelerde özel elçisiyle doğrudan görüşür.
Bediüzzaman, bu temsil üzerinden Miracı açıklarken kâinatın yaratılışındaki büyük gayelere dikkat çeker.
Cenâb-ı Hak kâinatı yaratmış, sanatlarıyla kendisini tanıttırmış, nimetleriyle kendisini sevdirmiştir.
İnsan ise bütün bu ilâhî sanatları anlayabilecek kabiliyette yaratılmıştır.
Bu nedenle insanlık adına Allah’ın sanatını anlayacak, O’nu tanıyacak ve insanlığa tanıttıracak büyük bir elçiye ihtiyaç vardır.
İşte Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bu vazifenin en büyük temsilcisidir.
Miraç, bir anlamda:
kâinatın Rabbi ile insanlığın en büyük temsilcisinin buluşmasıdır.
Kâinatın her tarafında Allah’ın isimleri tecelli etmektedir.
Güneşte kudret,
çiçeklerde güzellik,
canlılarda hayat,
insanda şuur,
yeryüzünde rahmet,
gökyüzünde azamet görülmektedir.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Miraç yolculuğunda yaratılışın farklı mertebelerini müşahede etmiştir.
Bu nedenle Miraç aynı zamanda büyük bir tevhid seyahatidir.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinatın farklı tabakalarında görünen ilâhî isimlerin aynı Zât-ı Zülcelâl’e ait olduğunu müşahede etmiştir.
Böylece Miraç:
“Bütün bu âlemlerin Rabbi birdir.”
hakikatinin büyük bir şahitliği olmuştur.
Peygamberler insanlara Allah’ın emirlerini getirirler.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ise son peygamber ve bütün insanlığa gönderilmiş bir resûldür.
Miraç, onun peygamberlik makamının büyüklüğünü gösteren en önemli mucizelerden biridir.
Bu yolculukta önceki peygamberlerle görüşmesi de son derece manidardır.
Hz. Âdem,
Hz. İsa,
Hz. Yahya,
Hz. Yusuf,
Hz. İdris,
Hz. Harun,
Hz. Musa,
Hz. İbrahim Aleyhimüsselâm ile görüşmesi sahih hadislerde bildirilmiştir.
Bu görüşmeler, peygamberliğin aynı ilâhî kaynaktan gelen büyük bir zincir olduğunu gösterir.
İslâm yeni bir tevhid dini icat etmemiştir.
Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberlerin getirdiği tevhid hakikatinin son ve tamamlanmış mesajıdır.
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Miraç sırasında cennet ve cehennemle ilgili bazı manzaraları görmüştür.
Bu durum ahiret hayatının yalnızca teorik bir gelecek vaadi olmadığını gösterir.
Kur’ân’da:
“Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.”
buyurulması, bu büyük müşahedelere işaret eder.
Risale-i Nur açısından Miraç, ahiretin varlığına güçlü bir şahadettir.
Çünkü kâinatın maddî yüzünün arkasındaki melekût âlemlerini gören ve insanlığa haber veren zat Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Bu nedenle onun Miracı:
imanın gaybî hakikatlerine büyük bir şahitliktir.
Miraç gecesinin ümmete verilen en büyük hediyesi namazdır.
Sahih hadislerde namazın önce elli vakit olarak farz kılındığı, daha sonra Allah’ın rahmetiyle beş vakte indirildiği, fakat sevabının elli vakit olarak bırakıldığı anlatılır.
Bu nedenle namaz için:
“Müminin miracı”
ifadesi meşhur olmuştur.
Bu ifade hadis olarak değerlendirilirken ihtiyat gerekir; ancak taşıdığı mana İslâmî düşüncede son derece güçlüdür.
Çünkü Miraçta Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Allah’ın huzuruna yükselmiş, namazda ise mümin kalben Allah’ın huzuruna yönelmiştir.
Namaz insanın:
dünyadan Rabbine yönelmesi,
aczini itiraf etmesi,
nimetlere şükretmesi,
Allah’ın büyüklüğünü ilan etmesi,
kulluğunu ifade etmesi
demektir.
Bu nedenle namaz Miracın en büyük meyvelerinden biridir.
Namazda okuduğumuz:
“Ettehiyyâtü lillâhi vessalavâtü vettayyibât...”
ifadeleri çok büyük manalar taşır.
Tahiyyât bütün hayat sahiplerinin selamlarını,
salavât bütün ibadetleri,
tayyibât ise güzel ve temiz söz ve davranışları temsil eder.
Bediüzzaman, Tahiyyât’ın Miraç hakikatiyle çok derin bir münasebeti bulunduğunu anlatır.
İnsan namazda yalnız kendi adına değil, adeta bütün varlıkların ibadet ve tesbihlerini temsil ederek Allah’ın huzuruna sunar.
Bu açıdan namaz:
küçük bir Miraç özeti gibidir.
Risale-i Nur bu mesele üzerinde özellikle durur.
Çünkü Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm:
Allah’ı en kapsamlı şekilde tanıyan,
O’nun isimlerini en geniş biçimde insanlığa tanıtan,
kâinatın yaratılış hikmetini en açık biçimde açıklayan,
insanlığın en büyük kulluk örneğini gösteren
peygamberdir.
Onun getirdiği Kur’ân milyarlarca insana tevhidi öğretmiştir.
Onun duası, ibadeti ve tebliği bütün insanlık adına büyük bir kulluk temsilidir.
Bu nedenle Miraç şahsî bir ödül olmakla beraber yalnız onun şahsına ait değildir.
Bütün ümmeti ve hatta insanlığı ilgilendiren bir risalet hadisesidir.
İnsan zihni dünyadaki zaman ve mekân şartlarına alışmıştır.
Bu nedenle Miracı değerlendirirken:
“Bu kadar kısa zamanda nasıl oldu?”
diye düşünür.
Fakat zaman bütün varlık mertebelerinde aynı şekilde işlemeyebilir.
Bugün fizik ilmi dahi zamanın mutlak olmadığını, hareket ve çekim şartlarına göre farklı algılanabileceğini göstermektedir.
Ancak Miracı modern fizik teorilerine indirgemek doğru değildir.
Çünkü Miraç esas itibarıyla bir mucizedir.
Mucize ise Allah’ın normal yaratılış kanunlarının dışında gerçekleştirdiği olağanüstü bir hadisedir.
Dolayısıyla Miracı açıklarken:
“Bilim bunu ispatladı.”
demek doğru olmadığı gibi,
“Bilime aykırıdır.”
demek de doğru değildir.
Miraç fizik laboratuvarında tekrarlanabilecek bir olay değil, ilâhî kudretle gerçekleşmiş bir mucizedir.
Sahih hadislerde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın İsra yolculuğunda Burak isimli bir bineğe bindirildiği bildirilmiştir.
Burak hakkında sahih rivayetlerin verdiği bilgiyle yetinmek gerekir.
Onu modern araçlara benzetmek veya hakkında hayalî ayrıntılar üretmek doğru değildir.
Burak, Allah’ın Miraç yolculuğunda Resûlü’ne tahsis ettiği özel bir vasıtadır.
Mucizelerin mahiyetini tamamen fizikî araçlarla açıklamaya çalışmak Miracın asıl mesajını gölgede bırakabilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Sidretü’l-Müntehâ’dan söz edilir:
“Andolsun onu bir başka inişte de Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında gördü.”
(Necm, 53/13-14)
Sidretü’l-Müntehâ, yaratılmış âlemlerin büyük sınırlarından birini ifade eden gaybî bir makamdır.
Onun gerçek mahiyetini dünya ölçüleriyle tam olarak anlamamız mümkün değildir.
Bu nedenle Kur’ân ve sahih rivayetlerin verdiği bilgilerin ötesinde kesin tasvirler yapmak doğru olmaz.
Gayb âlemleri konusunda Müslümanın ölçüsü:
naklin bildirdiği kadarını kabul etmek, bildirmediği noktalarda ise haddini bilmektir.
Necm sûresinde:
“İki yay kadar, hatta daha da yakın oldu.”
(Necm, 53/9)
buyurulur.
Bu ifade Allah ile kul arasında fizikî bir mesafe bulunduğu anlamına gelmez.
Çünkü Allah mekândan münezzehtir.
Buradaki yakınlık, makam ve ilâhî yakınlık manasındadır.
Miraç Allah’ın bir yerde bulunduğunu değil, Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kulluk ve marifet açısından çok yüksek bir yakınlık makamına yükseltildiğini ifade eder.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Miraçta Allah’ı görüp görmediği meselesinde İslâm âlimleri arasında farklı açıklamalar bulunmaktadır.
Bazı sahabiler ve âlimler kalp gözüyle görmenin gerçekleştiğini ifade etmiş, bazıları farklı değerlendirmelerde bulunmuştur.
Bu nedenle bu konuda kesin ve ihtilafsızmış gibi bir ifade kullanmak doğru değildir.
Kesin olan şudur:
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Miraçta Allah’ın çok büyük âyetlerini müşahede etmiş ve yaratılmış bir insanın ulaşabileceği çok yüksek bir yakınlık ve marifet makamına yükselmiştir.
Sahih rivayetlerde Miraç gecesinde ümmete büyük hediyeler verildiği bildirilmiştir.
Bunların başında:
Beş vakit namaz,
Bakara sûresinin son iki âyeti,
ve Allah’a şirk koşmadan ölen kimseler için büyük mağfiret ümidi
bulunmaktadır.
Bu hediyeler Miracın yalnızca Peygamber Efendimiz’in şahsına mahsus bir mucize olmadığını gösterir.
Ümmet de bu mucizenin rahmet meyvelerinden pay almıştır.
İnsan bedenen küçük bir varlıktır.
Fakat aklıyla kâinatı düşünür.
Kalbiyle sonsuzluğu ister.
Ruhuyla ebediyeti arar.
Vicdanıyla Rabbini tanımaya çalışır.
Miraç, insanın Allah’a kulluk ve marifet yoluyla ne kadar yüksek makamlara çıkabileceğini gösterir.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm insanlığın en mükemmel temsilcisi olarak yaratılmış âlemlerin yüksek mertebelerine çıkarılmıştır.
Bu, insanın maddeden ibaret olmadığının çok büyük bir dersidir.
Kur’ân İsra sûresinde Hz. Peygamber’den söz ederken:
“Kulunu...”
ifadesini kullanır.
Bu çok manidardır.
Allah Resûlü’nün en büyük mucizelerinden biri anlatılırken onun:
hükümdarlığı,
liderliği,
şöhreti
değil,
kulluğu
öne çıkarılır.
Demek ki Allah katındaki en yüksek makam:
kulluktur.
İnsan Allah’a kul oldukça küçülmez.
Aksine mânen yükselir.
Miraç bunun en büyük göstergelerinden biridir.
Risale-i Nur’da kâinat büyük bir kitap gibi değerlendirilir.
Her varlık Allah’ın isimlerini gösteren bir ayettir.
Fakat kitap yazılmışsa onu okuyacak bir şuur sahibi gerekir.
Kâinatın en büyük okuyucusu insandır.
İnsanlığın en büyük temsilcisi ise Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
O:
kâinatı Allah adına okumuş,
varlıkların manasını insanlığa açıklamış,
yaratılışın gayesini göstermiş,
Allah’ın isimlerini tanıtmış
ve insanlara kulluğun yolunu öğretmiştir.
Bu nedenle Miraç:
kâinat kitabının en büyük okuyucusunun, o kitabın Müellif-i Zülcelâl’inin huzuruna kabul edilmesidir.
Kâinat Allah’ın isimlerinin aynasıdır.
Rahmân ismi rahmette,
Rezzâk ismi rızıklarda,
Hakîm ismi düzende,
Musavvir ismi şekillerde,
Muhyî ismi hayatta,
Kadir ismi kudrette,
Alîm ismi ilimde
tecelli eder.
Miraçta Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bu büyük tecellilerin farklı âlemlerdeki tezahürlerini müşahede etmiştir.
Böylece Miraç aynı zamanda:
Esma-i Hüsnâ’nın büyük tecellilerini müşahede yolculuğudur.
İnsan genellikle gözünün gördüğünü gerçek kabul eder.
Oysa Kur’ân müminlerin ilk vasıflarından birini şöyle anlatır:
“Onlar gayba inanırlar.”
(Bakara, 2/3)
Melekler,
ruh,
berzah,
cennet,
cehennem,
ahiret
gözle görülmeyen fakat vahyin haber verdiği hakikatlerdir.
Miraç insanın gördüğü maddî âlemin varlığın tamamı olmadığını gösterir.
Kâinatın görünen yüzünün arkasında çok daha geniş gayb ve melekût âlemleri vardır.
Miraç hadisesi Mekke müşrikleri tarafından alay konusu yapılmıştır.
Fakat Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh’ın tavrı iman ve teslimiyetin büyük örneklerinden biri olmuştur.
Rivayetlerde ona Miraç haberi anlatıldığında Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bunu söylediği bildirildiğinde tasdik ettiği nakledilir.
Bu tavır bize şunu öğretir:
Bir haberin Allah’ın Resûlü’nden sahih şekilde geldiği kesinleşmişse mümin kendi sınırlı aklını vahyin önüne geçirmez.
Akıl vahyi anlamaya çalışır.
Fakat Allah’ın sonsuz kudretini kendi sınırlı tecrübesiyle ölçmez.
Siyer kaynaklarında Miraç hadisesinin Hz. Peygamber’in ağır sıkıntılar yaşadığı bir dönemin yakınlarında gerçekleştiği anlatılır.
Hz. Hatice Radıyallahu Anhâ’nın vefatı,
Ebû Tâlib’in vefatı,
Tâif’te uğradığı eziyetler
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm için ağır hadiselerdi.
Böylesi sıkıntıların ardından gelen Miraç, mümin için büyük bir ders taşır:
Dünya kapıları kapanınca Allah’ın rahmet kapıları kapanmış olmaz.
Bazen insanın en ağır imtihanlarının arkasında beklemediği mânevî yükselişler bulunabilir.
Bir mümin fizikî anlamda Miraç yaşamaz.
Fakat Miracın manevî derslerinden büyük ölçüde faydalanabilir.
Bunun en önemli yolları:
namazı şuurlu kılmak,
Kur’ân okumak,
Allah’ı zikretmek,
dua etmek,
günahlardan sakınmak,
tevbe etmek,
Allah’ın isimlerini kâinatta tefekkür etmek,
Peygamber Efendimiz’in sünnetine uymak
ve kulluk şuurunu geliştirmektir.
İnsan secdeye vardığında bedenen yere en yakın durumdadır.
Fakat mânen Rabbine en yakın kulluk hallerinden birini yaşamaktadır.
Bu büyük sır bize şunu öğretir:
Hakiki yükseliş başı göğe kaldırmakla değil, Allah’ın huzurunda eğilmekle başlar.
Namaz bütün temel kulluk şekillerini içinde toplar.
Kıyamda:
Allah’ın huzurunda dururuz.
Kıraatte:
Allah’ın kelâmını okuruz.
Rükûda:
O’nun azameti karşısında eğiliriz.
Secdede:
aczimizi ve kulluğumuzu ilan ederiz.
Tahiyyatta:
imanımızı ve bağlılığımızı yenileriz.
Selamda:
yeniden insanların arasına döneriz.
Bu yönüyle namaz:
müminin dünyadan mânen ayrılıp Allah’ın huzuruna yönelmesi ve sonra yeniden hayata dönmesidir.
Miraçta Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm yükselmiş ve ümmetine namazla dönmüştür.
Bu, son derece derin bir hikmettir.
Miraç bize şunu söyler:
İnsan yalnız yemek, içmek, çalışmak, kazanmak ve ölmek için yaratılmamıştır.
İnsanın önünde çok daha büyük bir yol vardır:
İman → Marifet → Muhabbet → İbadet → Manevî yükseliş.
Risale-i Nur’un sıkça vurguladığı şekilde insanın yaratılışının en yüksek gayelerinden biri:
iman-ı billâh, marifetullah ve muhabbetullahtır.
Miraç bunun Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’da en yüksek tezahürlerinden biridir.
Miraç yalnızca geçmişte olmuş büyük bir mucize olarak okunmamalıdır. Bugünün insanına da çok güçlü mesajlar verir.
Bize zor gelen Allah’a zor değildir.
İnsan Allah’tan uzaklaştıkça değil, Allah’a yaklaştıkça yükselir.
Namaz yük değil, kulun Rabbiyle bağ kurmasıdır.
Melekût, ahiret ve gayb âlemleri vardır.
Miraç onun risaletinin ve Allah katındaki yüksek makamının büyük mucizelerindendir.
Tâif gibi ağır günlerin ardından Miraç gibi büyük lütuflar gelebilir.
Bedenen küçük olan insan, iman ve kullukla mânen büyük âlemlere açılabilir.
Dünya hayatı insanın yolculuğunun sonu değildir.
Miraç bu isimlerin büyük tecellilerini gösteren bir tevhid yolculuğudur.
İnsan Allah’a kul olmakla gerçek değerini bulur.
Miraç hakkında çok sayıda halk anlatısı ve zayıf rivayet dolaşmaktadır.
Bu nedenle üç temel ölçüye dikkat etmek gerekir:
Kur’ân’ın açık ifadeleri,
sahih hadisler,
muteber İslâm âlimlerinin açıklamaları.
Her anlatılan Miraç hikâyesini kesin gerçekmiş gibi aktarmak doğru değildir.
Özellikle cennet ve cehennemde görülen hadiseler konusunda sahihliği belli olmayan uzun hikâyelerden kaçınmak gerekir.
Gaybî meselelerde ölçü:
vahyin bildirdiğini kabul etmek, bildirmediği noktada susmaktır.
Risale-i Nur perspektifinde Miraç:
yalnızca olağanüstü bir seyahat değildir.
Miraç aynı zamanda:
ubudiyetin zirvesi,
risaletin en büyük makamlarından biri,
tevhidin büyük bir müşahedesi,
kâinatın manasının okunması,
ahiretin tasdiki,
namazın ümmete hediyesi
ve
insanın Allah’a kullukla yükselebileceğinin en büyük örneklerinden biridir.
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm Miraçta insanlık adına yükselmiş, Allah’ın büyük âyetlerini müşahede etmiş ve ümmetine iman, kulluk ve namaz gibi çok büyük hediyelerle dönmüştür.
Miraç, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük mucizelerinden biridir.
Fakat Miracı yalnızca:
“Peygamberimiz semâlara çıktı.”
cümlesiyle anlamak eksik olur.
Miraç bize bütün bir iman manzumesini öğretir.
Allah vardır ve her şeye kadirdir.
Kâinat sahipsiz değildir.
İnsan yalnızca maddeden ibaret değildir.
Peygamberlik hakikattir.
Gayb âlemleri vardır.
Ahiret vardır.
Cennet ve cehennem hakikattir.
İbadetin merkezi namazdır.
İnsanın gerçek yükselişi kullukladır.
Ve bütün bunların merkezinde şu hakikat vardır:
İnsan Allah’ı tanımak, O’na iman etmek, O’nu sevmek ve O’na kulluk etmek için yaratılmıştır.
Miraç, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsında bu kulluk yolculuğunun en yüksek tezahürlerinden biridir.
Namaz ise ümmete bırakılmış günlük bir Miraç dersi gibidir.
Her ezan insanı dünya meşgalesinden çağırır.
Her kıyam insanı Allah’ın huzuruna çıkarır.
Her rükû kibri kırar.
Her secde kulluğu öğretir.
Her tahiyyat imanı yeniler.
Her selam insanı yeniden hayata döndürür.
Bu sebeple Miraç yalnızca bir gecenin hatırası değil;
müminin bütün hayatını Allah’a yönelten büyük bir iman, marifet, kulluk ve yükseliş dersidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.