- Salih Avcı
- 20.02.2023
“Mürşid” kelimesi; doğru yolu gösteren, irşad eden, rehberlik yapan kimse anlamına gelir. “Kâmil” ise olgunlaşmış, güzel ahlak ve manevî terbiye bakımından kemale yönelmiş kişi demektir.
İslamî anlayışta mürşid-i kâmil; insanları kendisine bağlamaya değil, Allah’a yöneltmeye çalışan, Kur’ân ve Sünnet ölçülerini esas alan, söylediklerini mümkün olduğu ölçüde kendi hayatında yaşayan ve güzel ahlakıyla örnek olmaya gayret eden rehberdir.
Burada önemli bir ölçü vardır: Mutlak anlamda kusursuzluk peygamberlere mahsus değildir; peygamberler dışında hiçbir insan hatadan korunmuş kabul edilemez. Bu sebeple bir mürşidin sözü ve davranışı da Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle değerlendirilir.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında ise özellikle bu zamanda hizmetin yalnız fertler üzerinden değil, şahs-ı manevî, yani hak ve hakikat etrafında birleşen samimi insanların ortak hizmeti üzerinden yürüyebileceği fikri önem kazanır. Bu anlayışta şahısların yüceltilmesinden ziyade hakikat, ihlas, kardeşlik ve ortak hizmet öne çıkar.
Mürşid-i kâmilin temel gayesi kendi adını duyurmak, grubunu büyütmek, taraftar toplamak veya insanlar üzerinde nüfuz kurmak değildir.
Asıl hedef:
Allah’ın rızasını kazanmak ve insanların imanına, ahlakına ve ebedî hayatına hizmet etmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ
“Hâlbuki onlara, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti.”
(Beyyine, 98/5)
Bu ayet ihlasın temelini ortaya koymaktadır.
Bir insanın mensup olduğu tarikatı, cemaati, mesleği veya meşrebi olabilir. Bunlar İslam’a hizmet ettikleri ölçüde değer kazanırlar. Fakat hiçbir meslek, meşrep, tarikat veya cemaat İslam’ın kendisi değildir.
Dolayısıyla sağlıklı ölçü şudur:
İslam asıldır; cemaat, tarikat ve meşrepler ise İslam’a hizmet edebilecek vasıtalardır.
Vasıta gayenin önüne geçtiğinde taassup başlar. İnsan zamanla “Hak nerede?” diye sormak yerine “Bizim grup ne diyor?” diye düşünmeye başlayabilir.
Mürşid-i kâmil ise insanları kendisine değil, Kur’ân’a, Resûlullah’ın (asm) sünnetine ve Allah’ın rızasına yönlendirir.
Gerçek mürşid insanların gözlerini kendi şahsına çevirmeye çalışmaz.
Şahsının büyütülmesinden ziyade temsil ettiği hakikatin anlaşılmasını ister.
Çünkü insan fanidir; hakikat ise şahıslara bağlı değildir.
Bu sebeple gerçek bir rehber:
“Ben olmazsam bu hizmet olmaz.” demez.
Kendisini vazgeçilmez görmez.
İnsanların aşırı şekilde şahsına bağlanmasını teşvik etmez.
Her güzel neticeyi kendisinden bilmez.
Başarıyı Allah’ın lütfu olarak görür.
Risale-i Nur’un hizmet anlayışında bu nokta özellikle önemlidir. Şahsî makam yerine şahs-ı manevî ve kardeşlik öne çıkar.
Böylece hizmet bir kişinin şöhretine değil, ortak bir iman ve ihlas anlayışına dayanır.
Kur’ân’ın ve Sünnetin temel ahlaklarından biri kardeşliktir.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ
“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 49/10)
Bediüzzaman Said Nursî de özellikle Uhuvvet Risalesi’nde müminler arasındaki düşmanlık, kin, tarafgirlik ve adavetin zararları üzerinde durur.
Bu sebeple mürşid-i kâmilin dili sürekli öfke ve düşmanlık üreten bir dil olamaz.
Elbette yanlışlara yanlış diyebilir. Zulmü, günahı, bid‘ati veya haksızlığı eleştirebilir. Fakat yanlışı eleştirmek başka, insanlara kin aşılamak başkadır.
Hakiki irşadın maksadı insanları kaybetmek değil, mümkün olduğu kadar kazanmaktır.
Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”
Bu ölçü irşadın ruhunu özetler.
Mürşid-i kâmil, insanların hatalarından dolayı hemen onları bütünüyle mahkûm etmez. Günaha düşman olurken günahkârın hidayetini ister.
Çünkü irşadın gayesi yenmek değil, kazanmaktır.
İrşad makamının en büyük imtihanlarından biri dünyevî menfaattir.
Para, makam, şöhret, nüfuz, itibar, alkış ve taraftar sayısı zamanla hizmetin önüne geçebilir.
Kur’ân’da peygamberlerin kavimlerine söyledikleri ortak ifadelerden biri şöyledir:
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum.”
(Şuarâ sûresinde farklı peygamberlerin dilinden tekrar edilen mana)
Buradaki temel ders şudur:
Din hizmeti şahsî kazanç ve nüfuz aracına dönüştürülmemelidir.
Bu, hizmet eden kişinin hiçbir maddî ihtiyacının karşılanamayacağı anlamına gelmez. Asıl mesele, maddî menfaatin hizmetin gayesi hâline gelmemesidir.
Mürşid-i kâmil kendisine şu soruyu sorabilmelidir:
“İnsanlar beni hiç alkışlamasa, adımı hiç bilmese ve bana hiçbir dünyevî karşılık vermese yine bu hizmeti yapar mıydım?”
Cevap samimiyetle “Evet” olabiliyorsa, burada ihlasın önemli bir işareti vardır.
Risale-i Nur’da din hizmetinin temel esaslarından biri ihlastır.
İhlas, yapılan işi yalnız Allah’ın rızası için yapmaya çalışmaktır.
İhlaslı insan:
“İnsanlar beni nasıl görüyor?” sorusundan önce,
“Allah benden razı mı?” sorusunu düşünür.
Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’ndeki temel yaklaşımı da hizmette rekabetten, makam sevgisinden, enaniyetten ve kardeşler arasında üstünlük yarışından sakınmaktır.
Çünkü hizmetin büyüklüğü yalnız dışarıdaki neticelerle ölçülemez.
Bazen küçük görünen fakat samimiyetle yapılan bir hizmet, Allah katında çok büyük olabilir.
Bu nedenle mürşid-i kâmil insanların alkışına değil, Allah’ın rızasına talip olmalıdır.
Gerçek manevî olgunluğun önemli alametlerinden biri tevazudur.
İnsan ilmi arttıkça cehaletinin genişliğini; Allah’ı tanıdıkça kendi aczini ve fakrını daha iyi fark eder.
Kur’ân şöyle buyurur:
فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ
“Kendinizi temize çıkarmayın.”
(Necm, 53/32)
Bu çok önemli bir ölçüdür.
Mürşid-i kâmil:
Kendisini hatasız görmez.
Eleştirilemez kabul etmez.
Her sözünün mutlak doğru olduğunu iddia etmez.
Yanlış yaptığında dönmesini bilir.
Özür dilemeyi küçüklük saymaz.
Başkalarının güzel yönlerini kabul eder.
Çünkü peygamberler dışında hiç kimse ismet, yani mutlak şekilde hatadan korunmuşluk makamına sahip değildir.
Bir insan kendisini sorgulanamaz hâle getiriyorsa burada manevî açıdan ciddi bir tehlike başlamış demektir.
Bir insanın büyüklüğünü göstermek için başkalarını küçültmek gerekmez.
Güneş doğduğunda:
“Ben aydınlığım; çünkü yıldızlar kötüdür.”
demez.
Işığı zaten kendisini gösterir.
Aynı şekilde hakiki bir âlimin, mürşidin veya hizmet insanının değeri;
ilmi, takvası, ihlası, güzel ahlakı, yetiştirdiği insanlar ve ortaya koyduğu faydalı hizmetlerle anlaşılır.
Başka âlimleri, cemaatleri veya Müslümanları sürekli kötüleyerek kendi grubunu yüceltmeye çalışmak, hakikate hizmetten ziyade grup taassubuna dönüşebilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ
“Birbirinizi ayıplamayın.”
(Hucurât, 49/11)
Mürşid-i kâmil kendi güzelliğini göstermek için başkasının kusuruna ihtiyaç duymaz.
Kur’ân-ı Kerîm gıybeti çok ağır bir benzetmeyle yasaklar:
وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا
“Birbirinizin gıybetini yapmayın.”
(Hucurât, 49/12)
Ayetin devamında gıybet, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetilir.
Bu nedenle sürekli olarak başka insanları kötüleyen, onların kusurlarını araştıran ve kendi mensuplarına devamlı “ötekilerin yanlışlarını” anlatan bir irşad anlayışı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Elbette ilmî tenkit, yanlışın düzeltilmesi, insanları gerçek bir zarardan korumak ve gerektiğinde meşru ikazda bulunmak gıybetle aynı şey değildir.
Fakat amaç:
“Hakikati ortaya çıkarmak mı, yoksa karşı tarafı itibarsızlaştırmak mı?”
sorusu burada belirleyicidir.
İnsan kendi sevdiği kişilerin hatalarını görmeyip sevmediği insanların iyiliklerini inkâr etmeye başladığında adalet duygusunu kaybedebilir.
Kur’ân ise çok yüksek bir adalet ölçüsü koyar:
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Dolayısıyla mürşid-i kâmil, kendi grubundan olan birinin yanlışını sırf “bizdendir” diye savunmamalıdır.
Aynı şekilde başka bir gruptaki insanın doğrusunu da sırf “bizden değildir” diye reddetmemelidir.
Hak kimden gelirse gelsin kabul edilmeli, yanlış kimden gelirse gelsin ölçü içinde düzeltilmelidir.
Bu, hakperestliğin önemli bir göstergesidir.
İrşad; kargaşa çıkarmak, insanları birbirine düşürmek ve sürekli çatışma meydana getirmek değildir.
Mürşid-i kâmil insanları şuurlandırır fakat kontrolsüz öfkeye sürüklemez.
İnsanlara hakkı anlatır fakat onları saldırganlığa teşvik etmez.
Haksızlığa karşı çıkar fakat bunu yeni haksızlıklar üretmenin bahanesi hâline getirmez.
Peygamberlerin irşadında hikmet önemli bir esastır.
Kur’ân şöyle buyurur:
ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.”
(Nahl, 16/125)
Demek ki hakikat yalnız doğru olmakla kalmamalı; doğru bir yöntemle de anlatılmalıdır.
Manevî rehberlik yalnız güzel konuşmaya dayanamaz.
Sağlam bilgi gerekir.
Çünkü yanlış bilgi üzerine kurulan manevî eğitim zamanla büyük hatalara sebep olabilir.
Bu sebeple mürşid-i kâmil;
Kur’ân’ı, sahih Sünneti ve İslam’ın temel ilmî ölçülerini esas almalıdır.
Kendi keşfini, rüyasını, ilhamını veya şahsî kanaatini dinin kesin hükümlerinin önüne geçirmemelidir.
Bir kişinin gördüğü rüya veya yaşadığı manevî hâl kendisi için anlamlı olabilir; fakat Kur’ân ve Sünnetin üzerinde bağlayıcı bir dinî delil hâline getirilemez.
Bu ayrım, manevî rehberlikte son derece önemlidir.
Kur’ân müminlerin önemli özelliklerinden birini şöyle bildirir:
وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ
“Onların işleri aralarında istişare iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
Gerçek rehber çevresinde yalnız kendisini öven insanlar istemez.
Bilakis gerektiğinde:
“Burada yanlış yapıyorsunuz.”
diyebilecek samimi insanlara ihtiyaç duyar.
Çünkü sürekli alkışlanan bir insan zamanla kendi kusurlarını göremez hâle gelebilir.
Bu sebeple sağlıklı bir manevî toplulukta istişare, şeffaflık, karşılıklı nasihat ve gerektiğinde düzeltme mekanizması bulunmalıdır.
Bir insanın olgunluğu yalnız doğru söylediği zaman değil, yanlış yaptığı kendisine söylendiğinde gösterdiği tavırla da anlaşılır.
Kibir:
“Ben nasıl yanlış yaparım?”
der.
Tevazu ise:
“Delil doğruysa ben de yanlışımı düzeltirim.”
diyebilir.
Gerçek mürşid kendisine yapılan her eleştiriyi düşmanlık olarak değerlendirmez.
Haklı eleştiriden faydalanır, haksız eleştiriye ise sabır ve vakar içinde cevap vermeye çalışır.
Çünkü hakikat, şahsî gururdan daha değerlidir.
Manevî rehberliğin önemli ölçülerinden biri de budur.
Gerçek mürşid:
“Bensiz hiçbir şey yapamazsınız.”
anlayışı oluşturmaz.
Tam tersine insanlara Allah’a kulluğu, Kur’ân’ı, Sünneti, duayı, ibadeti, tefekkürü ve şahsî sorumluluklarını öğretir.
Çünkü mürşid amaç değil, rehberdir.
Bir yol levhasının vazifesi yolcuyu kendisine çağırmak değil, gidilecek yeri göstermektir.
Mürşidin vazifesi de insanları kendi şahsında durdurmak değil, Allah’a götüren yolu göstermektir.
Bir insan çok güzel konuşabilir. Çok kitap okuyabilir. Çok etkileyici sohbetler yapabilir.
Fakat gerçek ölçülerden biri şudur:
Anlattığı hakikatler onun ahlakına ne kadar yansımıştır?
Kur’ân şöyle ikaz eder:
أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ
“Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?”
(Bakara, 2/44)
Mürşid-i kâmilin:
ailesine davranışı,
fakirlere yaklaşımı,
kendisine muhalif insanlara tavrı,
para karşısındaki duruşu,
makam karşısındaki tavrı,
öfkelendiğinde gösterdiği ahlak,
kendisinden zayıf insanlara muamelesi
onun hakkında yalnız sözlerinden daha fazla bilgi verebilir.
Çünkü güzel ahlak, irşadın en güçlü dillerinden biridir.
Gerçek mürşid yalnız kendi mensuplarını kardeş kabul eden dar bir anlayışa sahip olmamalıdır.
Bir Müslümanın başka bir meşrebe, tarikata veya cemaate mensup olması onun İslam kardeşliğini ortadan kaldırmaz.
Bediüzzaman’ın Uhuvvet Risalesi’ndeki yaklaşımının önemli yönlerinden biri budur:
Müminlerde bulunan iman ve İslamiyet bağı, kardeşlik için çok güçlü bir sebeptir.
Meşrep farklılığı düşmanlık sebebi olmamalıdır.
Bu nedenle:
“Yalnız biz haklıyız, diğerlerinin tamamı yanlıştır.”
şeklindeki anlayış yerine:
“Biz kendi yolumuzu hak biliyoruz; fakat başka hak mesleklerin ve hizmetlerin güzelliklerini de inkâr etmiyoruz.”
anlayışı daha sağlıklı ve birleştiricidir.
İslam’da kul doğrudan Allah’a dua eder.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ
“Kullarım sana Beni sorduklarında bilsinler ki Ben çok yakınım.”
(Bakara, 2/186)
Mürşid dua öğretir, Allah’ı sevdirir, kulluğa teşvik eder ve manevî eğitim verir.
Fakat kendisini Allah ile kul arasında vazgeçilmez bir makam olarak gösteremez.
Gerçek mürşid kulun kendisine olan bağımlılığını değil, Allah’a olan kulluğunu güçlendirir.
Bir kimsenin veya manevî topluluğun rehberliği değerlendirilirken yalnız keramet anlatılarına, olağanüstü hikâyelere, kalabalık taraftar kitlesine veya etkileyici konuşmalara bakmak yeterli değildir.
Daha sağlam ölçüler şunlardır:
Kur’ân ve Sünnete bağlılık, ihlas, güzel ahlak, tevazu, adalet, merhamet, ilim, istişare, kardeşlik, dünya menfaatinden mümkün olduğunca uzak durmak ve insanları Allah’a yöneltmek.
Özellikle şu sorular önemlidir:
Bu kişi insanları Allah’a mı bağlıyor, kendisine mi?
Kendi grubunun menfaatini mi, İslam’ın maslahatını mı öncelemeye çalışıyor?
Eleştiriye açık mı?
Hatasını kabul edebiliyor mu?
Başka Müslümanlara karşı adaletli mi?
Gıybet ve karalamayla mı büyüyor, yoksa güzel hizmetleriyle mi tanınıyor?
Para, makam ve şöhret karşısında tavrı nasıl?
Kendisini ve grubunu vazgeçilmez mi görüyor?
Bu sorular önemli ölçüler ortaya koyar.
Mürşid-i kâmil anlayışının özünü tek cümlede ifade etmek mümkündür:
Gerçek mürşid insanları kendisine değil, Allah’a çağırır.
Onun gayesi şöhret değil rıza-yı İlâhî, metodu nefret değil muhabbet, sermayesi menfaat değil ihlas, ahlakı kibir değil tevazu, yolu ayrıştırmak değil kardeşlik, ölçüsü şahıslar değil Kur’ân ve Sünnet, hedefi taraftar kazanmak değil insanların imanına ve ahlakına hizmet etmektir.
Risale-i Nur perspektifinden ifade edilirse, hakiki hizmet insanı enaniyetini büyütmek yerine ihlasını kuvvetlendirmeye, kardeşlerini rakip görmek yerine onların faziletleriyle sevinmeye ve şahsını öne çıkarmak yerine hakikatin şahs-ı manevîsine hizmet etmeye çalışır.
Bu sebeple bir mürşidin büyüklüğü yalnız etrafındaki insanların çokluğuyla ölçülmez.
Asıl ölçü;
kaç insanın imanına vesile olduğu, kaç gönlü Allah’a yönelttiği, ne kadar güzel ahlak ortaya koyduğu, ne derece ihlaslı olduğu ve insanları kendi şahsında değil Allah’ın rızasında birleştirmeye çalıştığıdır.
Nihayetinde mürşid de kuldur. Hidayeti yaratan mürşid değil, Allah’tır. Mürşid ancak vesile ve rehber olabilir.
Kur’ân’ın Peygamber Efendimize (asm) hitaben bildirdiği şu hakikat bu konuda en temel ölçülerden biridir:
إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”
(Kasas, 28/56)
Öyleyse gerçek mürşid, insanlarla Allah arasına giren kişi değil; insanlara Allah’a giden yolu gösterip kendisi de o yolda kulluk etmeye çalışan rehberdir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.