- Salih Avcı
- 20.02.2023
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.’ derler.”
(Bakara Suresi, 2/155-156)
Bir evladın vefatı, anne ve babanın dünyada yaşayabileceği en ağır imtihanlardan biridir. Çünkü evlat sevgisi, Allah’ın insanın kalbine yerleştirdiği en kuvvetli şefkat duygularından biridir.
Fakat iman, bu büyük acıyı tamamen ortadan kaldırmasa da ona mana verir, sabra dönüştürür ve ayrılığın ebedî olmadığını gösterir.
Bediüzzaman Said Nursî, On Yedinci Mektup’ta, evladı vefat eden bir anne ve babaya çok tesirli teselliler verir. Bu hakikatleri sade bir dille beş noktada açıklayabiliriz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet hayatı anlatılırken:
وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ
“Ebedî gençler/çocuklar...”
(Vâkıa Suresi, 56/17; İnsan Suresi, 76/19)
buyurulur.
Bediüzzaman, küçük yaşta vefat eden mümin çocukların yokluğa gitmediğini; Allah’ın rahmetiyle Cennette ebedî bir hayata kavuşacaklarını ifade eder.
Bu nedenle bir anne veya baba:
“Evladımı tamamen kaybettim.”
diye düşünmemelidir.
Daha doğru düşünce şudur:
“Evladım benden önce ebedî âleme gitti.”
Ölüm, iman nazarında yok olmak değildir. Bir yerden başka bir yere geçmektir.
Dünyadaki çocukluk kısa sürer. Çocuk büyür, değişir ve çocukluk hâli sona erer. Fakat Allah, dünyadaki kısa çocuk sevgisine karşılık, Cennette anne ve babaya çok daha temiz, elemsiz ve devamlı bir kavuşma saadeti verebilir.
Böylece dünyadaki kısa ayrılık, ebedî beraberliğin yanında çok küçük kalır.
Bediüzzaman bu hakikati çok güzel bir temsil ile anlatır.
Bir insanın hapishanede bulunduğunu düşünelim. Yanında çok sevdiği küçük çocuğu da vardır.
Baba kendi sıkıntısını çektiği gibi çocuğunun sıkıntısını gördükçe daha fazla üzülmektedir.
Merhametli bir hükümdar ona haber göndererek şöyle dese:
“Bu çocuk senin evladındır; fakat aynı zamanda benim raiyetimdir. Onu bu sıkıntılı yerden çıkarıp güzel bir saraya götüreceğim. Orada ona çok güzel bakacağım.”
Babanın ilk anda üzülmesi tabiidir. Çünkü evladından ayrılacaktır.
Fakat biraz düşündüğünde şunu anlaması gerekir:
Çocuk yok edilmiyor.
Aksine;
dar ve sıkıntılı bir yerden alınarak güzel bir saraya götürülüyor.
Risale-i Nur’un verdiği teselli de buna benzer.
Dünya;
hastalıkların,
acıların,
korkuların,
ayrılıkların,
yaşlılığın,
musibetlerin
bulunduğu geçici bir imtihan yeridir.
Cennet ise bunların hiçbirinin bulunmadığı ebedî saadet yurdudur.
Bu nedenle küçük yaşta vefat eden bir çocuk için şöyle düşünmek gerekir:
“Rabbim onu yokluğa göndermedi. Dünyanın sıkıntılarından çıkarıp rahmetine aldı.”
Bu düşünce acıyı bir anda ortadan kaldırmayabilir. Anne ve baba yine ağlayabilir. Çünkü ağlamak insanîdir.
Fakat iman, gözyaşının arkasına ümit koyar.
İmanın en önemli hakikatlerinden biri şudur:
Her şey Allah’ındır.
Biz de Allah’ınız.
Çocuklarımız da Allah’ındır.
Malımız, sağlığımız, gençliğimiz ve hayatımız da Allah’ın bize verdiği emanetlerdir.
Kur’ân’ın:
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”
hakikati tam olarak bunu öğretir.
Anne ve baba evladını meydana getiren gerçek yaratıcı değildir. Çocuğun gözünü, kalbini, beynini, ruhunu ve bedenini yaratan Allah’tır.
Anne ve baba ise o çocuğa bakmakla vazifelendirilmiş şefkatli emanetçilerdir.
Allah o emaneti verdiğinde seviniriz.
Emaneti geri aldığında ise mümine düşen:
sabretmek, Allah’a güvenmek ve O’nun rahmetinden ümidini kesmemektir.
Bu, evladı sevmemek anlamına gelmez.
Tam tersine, insan evladını yine sever, özler ve onun için gözyaşı dökebilir. Fakat kalbinin derinliklerinde şöyle der:
“Rabbim! Evladım zaten Senindi. Bir süre bana emanet ettin. Bana onun sevgisini tattırdın. Şimdi onu rahmetine aldın. Onu bana ebedî âlemde yeniden nasip eyle.”
İşte iman, ayrılığı böyle ebedî kavuşma duasına dönüştürür.
Eğer dünya sonsuz olsaydı ve ölümden sonra hiçbir hayat bulunmasaydı, ayrılık gerçekten korkunç olurdu.
Fakat dünya ebedî değildir.
Hepimiz yolcuyuz.
Kur’ân:
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/185)
buyurur.
Çocuk önce gitmiştir.
Anne ve baba ise biraz daha sonra gidecektir.
Dolayısıyla iman nazarında mesele:
“Evladımı sonsuza kadar kaybettim.”
değildir.
Mesele:
“Evladım benden önce gitti.”
hakikatidir.
Bir yolculukta aile fertlerinden birinin diğerlerinden önce varacağı yere gitmesi gibi, ölüm de ebedî ayrılık değil; mümin için bir müddet ayrı kalmaktır.
Bu sebeple insan musibet karşısında:
الْحُكْمُ لِلّٰهِ
“Hüküm Allah’ındır.”
der.
Ardından:
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”
diyerek teslimiyetini ifade eder.
Buradaki sabır, hiç üzülmemek veya hiç ağlamamak değildir.
Sabır; acının içinde Allah’a isyan etmemek, rahmetinden ümidini kesmemek ve ayrılığın ebedî olmadığına inanmaktır.
Anne ve babanın evladına duyduğu şefkat çok kuvvetlidir.
Risale-i Nur’a göre şefkat, Allah’ın rahmetinin insan kalbindeki çok kıymetli bir yansımasıdır.
Fakat dünya fânidir.
İnsan dünyada sevdiği her şeyden bir gün ayrılacaktır.
Eğer insan sevgisini yalnızca dünyaya bağlarsa her ayrılık ona büyük bir yara açar.
İman ise sevgiyi yok etmez; sevgiyi ebedîleştirir.
Mümin şöyle düşünür:
“Ben evladımı Allah için seviyorum. Onu bana veren Allah’tı. Şimdi onu rahmetine alan da Allah’tır. Rabbim dilerse bizi Cennetinde tekrar buluşturacaktır.”
Böylece evlat sevgisi insanı Allah’tan uzaklaştırmak yerine Allah’a yaklaştırır.
Çocuğunu özlediğinde Cenneti hatırlar.
Cenneti düşündüğünde Allah’ın rahmetini hatırlar.
Allah’ın rahmetini düşündüğünde dua eder.
Dua ettikçe kalbi Rabbine yönelir.
Böylece dünyadaki acı bir ayrılık bile iman sayesinde ahirete açılan bir pencereye dönüşebilir.
Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekir.
Bir anne veya babanın vefat eden evladı için ağlaması, onu özlemesi ve içinin yanması tek başına sabırsızlık değildir.
Peygamber Efendimiz ﷺ de oğlu İbrahim vefat ettiğinde gözyaşı dökmüştür. Bunun üzerine kalbin hüzünlendiğini, gözün yaşardığını; fakat Allah’ın razı olmayacağı sözün söylenmeyeceğini bildirmiştir.
Demek ki İslam insandan duygusuz olmasını istemez.
İslam’ın istediği şey:
Acının içinde imanı muhafaza etmektir.
Göz ağlayabilir.
Kalp özleyebilir.
Fakat dil:
“Allah’ım, Senin hükmüne razıyım. Bize sabır ver.”
demelidir.
Mümin açısından vefat eden küçük çocuk yalnızca kaybedilmiş bir dünya nimeti değildir.
Allah’ın rahmetiyle, anne ve babası için ahirette bir kavuşma ve rahmet vesilesi olması umulur.
Bu sebeple anne ve baba evladını hatırladığında sadece mezarı düşünmemelidir.
Cenneti de düşünmelidir.
Sadece ayrıldığı günü değil, Allah’ın rahmetiyle yeniden kavuşacağı günü de hatırlamalıdır.
Çünkü iman bize mezarın son durak olmadığını öğretir.
Mezar, ebedî hayat yolculuğunun bir menzilidir.
Risale-i Nur’un verdiği tesellinin özü budur:
Evladın yok olmadı.
Senden tamamen ayrılmadı.
Sadece senden önce gitti.
Onu yaratan Allah, senden daha fazla merhamet sahibidir.
Senin şefkatin sınırlıdır; Allah’ın rahmeti ise sonsuzdur.
Bu nedenle mümin büyük bir musibet karşısında gözyaşları içinde bile Rabbine sığınır:
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”
Ve kalbinden şöyle dua eder:
“Allah’ım! Evladımı rahmetine emanet ediyorum. Onu Cennetinde muhafaza eyle. Onu anne ve babasına ahirette ebedî bir evlat ve sevinç vesilesi eyle. Geride kalanlara sabr-ı cemîl ihsan eyle. Bu geçici ayrılığı ebedî kavuşmaya dönüştür. Âmin.”
اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ
Hüküm Allah’ındır.
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.
اَلْبَاقِي هُوَ الْبَاقِي
Bâkî olan yalnız O’dur.
Kaynak notu: Bu yazının ana çerçevesi, Bediüzzaman Said Nursî’nin Mektubat adlı eserindeki On Yedinci Mektupta, evladı vefat edenlere verilen teselliler esas alınarak sadeleştirilmiş ve açıklanmıştır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.