- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan dünyaya gelir, büyür, yaşar, yaşlanır ve nihayet ölür. Fakat İslâm inancına göre ölüm, insanın tamamen yok olması değildir.
Ölüm bir âlem değiştirmedir.
Dünya hayatından berzah hayatına, berzahtan haşre, haşirden mahşere, mahşerden hesaba ve nihayet insanın ebedî yurduna uzanan büyük bir yolculuğun kapısıdır.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
Dikkat edilirse ayette “yok olacaktır” değil, “ölümü tadacaktır” buyrulmaktadır.
İnsanın bedeni toprağa verilse de Allah'ın izniyle insanın varlığı bütünüyle ortadan kalkmaz. Ölümden sonra berzah denilen başka bir hayat başlar.
Kur’ân'ın bildirdiği genel seyir şöyledir:
Dünya → Ölüm → Sekerât-ı Mevt → Berzah/Kabir → Kıyamet → Haşir → Mahşer → Hesap → Mizan → Sırat → Cennet veya Cehennem
Risale-i Nur'da ölüm, iman nazarıyla bakıldığında mutlak bir yok oluş olarak değil, bir terhis, vazife değişimi ve başka bir âleme geçiş olarak ele alınır. On Üçüncü Söz'de kabir, ehl-i iman için “bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı” şeklinde tasvir edilir.
Ölüm biyolojik bakımdan bedenin dünya hayatındaki faaliyetlerinin sona ermesidir. Fakat Kur’ânî bakımdan bundan daha derin bir hakikattir.
Allah şöyle buyurur:
“Allah, öleceklerin canlarını ölümleri sırasında, ölmeyeceklerin canlarını da uykularında alır.”
(Zümer, 39/42)
Bir başka ayette:
“De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”
(Secde, 32/11)
Demek ölüm başıboş ve tesadüfî bir hadise değildir.
Ecel Allah'ın ilmindedir.
Ölüm meleği ve vazifeli melekler Allah'ın emriyle görev yaparlar.
Ölen insan ise Rabbine doğru olan yolculuğunun yeni bir safhasına girer.
Bediüzzaman'ın üzerinde önemle durduğu noktalardan biri şudur:
İman ölümü yokluk olmaktan çıkarır.
İnsan dünyada bir misafir ve vazifeli gibidir. Ölüm ise vazifenin bitirilerek başka bir âleme gönderilmesidir.
Bu sebeple ölümün iki farklı görünüşü vardır:
Dış görünüşü: ayrılık, kabir, bedenin dünyadan çekilmesi.
İmanla görünen iç yüzü: terhis, kavuşma, berzah âlemine geçiş ve ebedî hayatın başlangıcı.
Bu bakış ölüm acısını bütünüyle ortadan kaldırmasa bile ona mana kazandırır.
Kur’ân ölümün yaklaşmasını son derece çarpıcı bir ifadeyle anlatır:
“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: ‘İşte bu, senin öteden beri kaçıp durduğun şeydir’ denir.”
(Kāf, 50/19)
Buradaki sekerât, insanın ölüm esnasında yaşadığı ağır geçiş hâlini ifade eder.
Buna sekerât-ı mevt denilir.
İnsan dünya ile bağlantısını kaybetmeye başlar.
Beden zayıflar.
Şuurda değişiklikler meydana gelebilir.
Dünya hayatının perdeleri kapanırken ahiret yolculuğu başlamaktadır.
Hz. Âişe'nin rivayet ettiği sahih hadislerde Resûlullah'ın ﷺ son hastalığında ölümün sıkıntısını yaşadığı bildirilmektedir.
Bu bize önemli bir hakikati öğretir:
Sekerâtın bulunması tek başına kişinin imanının zayıflığını veya kötü bir insan olduğunu göstermez.
Çünkü peygamberlerin en üstünü olan Resûlullah ﷺ dahi ölümün bu geçişini yaşamıştır.
Kur’ân'da:
“Nihayet birinize ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını alırlar ve görevlerinde kusur etmezler.”
(En‘âm, 6/61)
buyrulur.
Başka ayetlerde müminlerin canlarının alınışı huzur ve selâmet ifadeleriyle anlatılır:
“Melekler onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, ‘Selâm size! Yapmış olduğunuz güzel işlere karşılık girin cennete’ derler.”
(Nahl, 16/32)
Burada önemli bir ölçü vardır:
Gayb âlemini dünyadaki fizik kanunların aynısıyla tasavvur etmemeliyiz.
Ruhun bedenden nasıl ayrıldığının tam mahiyetini Allah bilir.
Kur’ân bize hadisenin hakikatini bildirir; fakat gaybın bütün mekanizmasını açıklamaz.
İnsan ölüm geldiğinde dünyanın kıymetini daha farklı anlayacaktır.
Kur’ân bunu şöyle anlatır:
“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, ‘Rabbim! Beni geri gönder; belki terk ettiğim dünyada salih amel işlerim’ der.”
Fakat cevap:
“Hayır!”
olacaktır.
Ardından:
“Onların önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”
(Mü'minûn, 23/99-100)
buyrulur.
Bu ayet ahiret yolculuğunun önemli bir safhasını açıklar:
Ölüm → Berzah → Yeniden diriliş
Ölümden sonra dünya imtihanına geri dönüş yoktur.
Bu nedenle dünya hayatı son derece değerlidir.
Çünkü amel yeri burasıdır.
Berzah kelimesi iki şey arasındaki engel, perde veya ara bölge anlamına gelir.
İslâmî terminolojide:
Ölüm ile yeniden diriliş arasındaki hayata berzah hayatı denir.
Dolayısıyla kabir hayatını yalnızca mezardaki toprağın altında geçen fiziksel bir hayat gibi düşünmek doğru değildir.
Denizde boğulan, yakılan, bedeni bulunamayan veya başka şekilde ölen insan da berzah hayatına girer.
Çünkü mesele yalnız bedenin mezardaki konumu değildir.
Sahih hadislerde ölünün kabre konulmasının ardından sorgulanacağı bildirilmiştir.
Buhârî'deki rivayette kişinin kabre konulup insanlar ayrıldıktan sonra iki meleğin gelip kendisine sorular yönelttiği anlatılır. Mümin, Hz. Muhammed'in ﷺ Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuna şahitlik eder; ardından kendisine ahiretteki yeri gösterilir.
Bu sorgunun mahiyetini dünya hayatındaki bir sorgu odası gibi düşünmemek gerekir.
Berzah başka bir varlık mertebesidir.
Kabir hayatının herkes için aynı olmadığı sahih rivayetlerden anlaşılmaktadır.
Resûlullah ﷺ kişinin öldüğünde sabah-akşam ahiretteki yerinin kendisine gösterileceğini; cennet ehlinden ise cennetteki, cehennem ehlinden ise cehennemdeki makamının gösterileceğini bildirmiştir.
Diyanet'in konuya ilişkin açıklamasında da kabir azabının gaybî bir mesele olduğu, bazı ayetlerin işaretleri ve özellikle sahih hadislerle sabit bulunduğu belirtilmektedir.
Bu nedenle Ehl-i sünnet anlayışında kabir nimeti ve kabir azabı haktır.
Ancak bunun mahiyetini tamamen dünya şartlarıyla açıklamaya çalışmak doğru değildir.
Risale-i Nur'un en etkileyici temsillerinden biri kabir hakkındadır.
Bediüzzaman, kabir gerçeğinin herkesin önünde bulunduğunu söyler ve iman açısından onu farklı biçimde değerlendirir.
Ehl-i iman açısından kabir:
Ebedî âlemin kapısıdır.
Dolayısıyla imanlı insan için:
Kabir = Yokluk
değildir.
Aksine:
Kabir → Berzah → Haşir → Ebedî hayat
zincirinin başlangıcıdır.
On Üçüncü Söz'deki ifade özellikle dikkat çekicidir:
“O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.”
Bu perspektif insanın ölüm korkusunu tamamen biyolojik bir korku olmaktan çıkararak imanî bir hazırlık şuuruna dönüştürür.
Dünya düzeni sonsuza kadar devam etmeyecektir.
Kur’ân kıyameti çok güçlü tasvirlerle anlatır:
“Güneş dürüldüğü zaman…”
(Tekvîr, 81/1)
“Yıldızlar döküldüğü zaman…”
(Tekvîr, 81/2)
“Dağlar yürütüldüğü zaman…”
(Tekvîr, 81/3)
Ve:
“Sûra üflenir; Allah'ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra ona bir daha üflenir; bir de bakarsın ayağa kalkmış bekliyorlar.”
(Zümer, 39/68)
Böylece mevcut dünya düzeni sona erecek ve Allah'ın emriyle yeni bir safha başlayacaktır.
İslâm'ın temel iman esaslarından biri öldükten sonra dirilmektir.
Kur’ân insanın:
“Çürümüş kemikleri kim diriltecek?”
şeklindeki itirazına cevap verir:
“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir.”
(Yâsîn, 36/78-79)
Mantık son derece açıktır:
İlk yaratılışı gerçekleştiren Allah için ikinci yaratılış imkânsız değildir.
Kur’ân başka bir delil daha gösterir:
Ölmüş toprak baharda yeniden canlanmaktadır.
“Allah'ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de diriltecektir.”
(Rûm, 30/50)
Risale-i Nur'un Onuncu Sözü, bütünüyle haşir meselesine ayrılmıştır.
Bediüzzaman burada baharın diriltilmesini büyük bir örnek olarak ele alır.
Kışın:
Ağaçlar adeta ölür.
Yapraklar kaybolur.
Toprak cansız görünür.
Binlerce bitki ve canlı türü ortadan çekilir.
Fakat baharda milyonlarca canlı yeniden ortaya çıkar.
Bediüzzaman buradan hareketle Kur’ân'ın Rûm 30/50'de gösterdiği delili geniş biçimde işler: Yeryüzünü ölümünden sonra tekrar dirilten kudret, insanları da tekrar diriltmeye kadirdir.
Haşir yalnız kudretin değil;
adaletin, rahmetin, hikmetin ve vaadin de gereğidir.
Çünkü dünyada nice zalimler tam cezalarını görmeden ölür.
Nice mazlumlar haklarını alamadan gider.
Öyleyse İlâhî adaletin tam tecelli edeceği:
Mahkeme-i Kübrâ
olacaktır.
İnsanlar diriltildikten sonra mahşerde toplanacaktır.
Buna haşir denir.
Kur’ân:
“O gün onların hepsini mahşerde toplayacağız; hiçbirini bırakmayacağız.”
(Kehf, 18/47)
buyurur.
Sahih Müslim'de insanların kıyamet günü üzerinde herhangi bir işaret bulunmayan açık bir alanda toplanacakları bildirilmiştir.
Dünyadaki bütün makamlar orada sona ermiştir.
Kral da oradadır.
Fakir de.
Âlim de.
İşçi de.
Zengin de.
Yönetici de.
Herkes:
Allah'ın kuludur.
Kur’ân:
“Kitap ortaya konur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!’ derler.”
(Kehf, 18/49)
buyurur.
Bu çok büyük bir hesap hakikatidir.
İnsan dünyada bazı davranışlarını unutabilir.
Fakat Allah unutmaz.
Kur’ân:
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
buyurur.
Demek ki hiçbir iyilik kaybolmaz.
Hiçbir zulüm de kaybolmaz.
Mahşerin en önemli safhalarından biri hesaptır.
İnsan;
ömründen,
nimetlerden,
malından,
davranışlarından,
insanlara karşı haklarından,
ibadetlerinden
sorgulanacaktır.
Fakat Allah'ın hesabı insanların mahkemelerine benzemez.
Allah:
Alîm'dir.
Her şeyi bilir.
Adl'dir.
Asla zulmetmez.
Rahmân ve Rahîm'dir.
Rahmeti sonsuzdur.
Hz. Âişe'den gelen sahih rivayette Resûlullah ﷺ, amellerin kolayca arz edilmesi ile ayrıntılı biçimde hesaba çekilme arasında fark bulunduğunu açıklamıştır.
Bu sebeple mümin yalnız ameline güvenmez.
Allah'ın rahmetine sığınır.
Ahirette en ciddi meselelerden biri kul hakkıdır.
İnsan:
namaz kılmış,
oruç tutmuş,
sadaka vermiş
olabilir.
Fakat insanlara zulmetmişse bunun hesabı vardır.
Bu nedenle gerçek ahiret hazırlığı yalnız ibadet etmek değildir.
Aynı zamanda:
Kimsenin hakkını yememek,
zulmetmemek,
iftira etmemek,
emanete ihanet etmemek,
borcu ödemek,
helalleşmek
gerekir.
Ahirete iman, insanı yalnız ibadete değil adaletli yaşamaya sevk eder.
Kur’ân kıyamet günü adalet terazilerinin kurulacağını bildirir:
“Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez.”
(Enbiyâ, 21/47)
Mizan haktır.
Fakat mizanın tam olarak nasıl olduğu gaybî bir meseledir.
Dünyadaki kilogram terazileri gibi düşünülmemelidir.
Esas hakikat şudur:
Allah'ın adaleti kusursuz olacaktır.
Kur’ân:
“Kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
(Mü'minûn, 23/102)
buyurur.
İnsanın dünyadaki görünüşü değil, Allah katındaki değeri önemlidir. Sahih Müslim'deki bir rivayet de kıyamette dış görünüş ve beden büyüklüğünün Allah katındaki gerçek ağırlıkla aynı şey olmadığını vurgular.
Sahih hadislerde ahiret safhaları içerisinde Sırat açıkça zikredilmektedir.
Hz. Âişe, Resûlullah'a ﷺ:
“Yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürüldüğü gün insanlar nerede olacak?”
anlamındaki soruyu yönelttiğinde Resûlullah ﷺ:
“Sırat üzerinde.”
buyurmuştur.
Sırat cehennem üzerinde bulunan ve insanların Allah'ın hükmüyle geçeceği ahiret safhalarındandır.
Ancak burada önemli bir uyarı gerekir:
Halk arasında sıkça kullanılan:
“Kıldan ince, kılıçtan keskin”
gibi ifadelerin rivayet dereceleri ayrıca değerlendirilmelidir.
Bu nedenle iman esasını, Kur’ân ve sahih hadislerle kesin olarak bildirilen noktaya dayandırmak daha sağlamdır:
Sırat vardır ve ahiret safhalarındandır.
Mahiyetini ise Allah bilir.
Hadislerde insanların Sırat'tan aynı şekilde geçmeyeceklerine dair rivayetler bulunmaktadır.
Bu büyük sahnede insanın dünyadaki iman ve amellerinin neticesi ortaya çıkacaktır.
Burada önemli olan yalnız:
“Sırat nasıl olacak?”
sorusunu merak etmek değildir.
Asıl soru:
“Ben Sırat'a nasıl hazırlanıyorum?”
olmalıdır.
Namaz,
iman,
tevbe,
helâl kazanç,
kul hakkından sakınmak,
merhamet,
sadaka,
doğruluk,
güzel ahlâk
ahiret yolculuğunun sermayesidir.
Cehennem Kur’ân'da gerçek bir ahiret yurdu olarak bildirilir.
Kur’ân cehennemi yalnız fizikî ateş üzerinden değil;
pişmanlık,
mahrumiyet,
zillet,
Allah'ın rahmetinden uzaklık
gibi çok ağır sonuçlarla beraber anlatır.
Cehennem konusunda amaç insanı ümitsizliğe sürüklemek değildir.
Kur’ân'ın cehennem ikazları:
İnsanı günahtan ve zulümden koruyan İlâhî uyarılardır.
Bir uçurumun başındaki:
“Dikkat! Ölüm tehlikesi!”
levhası nasıl merhametsizlik değilse, Kur’ân'ın cehennem ikazları da İlâhî rahmetin bir yönüdür.
Ahiret konusunda unutulmaması gereken en önemli esaslardan biri şudur:
“Şüphesiz Allah zerre kadar zulmetmez.”
(Nisâ, 4/40)
Dolayısıyla hiç kimse haksız yere cezalandırılmayacaktır.
Allah insanın:
niyetini,
imkânlarını,
bilgisini,
şartlarını,
yaptıklarını,
yapamadıklarını,
kalbini
bizden çok daha iyi bilir.
Son hüküm yalnız Allah'a aittir.
Bu nedenle belirli insanlar hakkında:
“Kesin cennetliktir.”
veya
“Kesin cehennemliktir.”
şeklinde hüküm vermek, hakkında açık nas bulunmadıkça doğru değildir.
Cennet Allah'ın iman edip salih amel işleyen kulları için hazırladığı ebedî saadet yurdudur.
Kur’ân:
“İman edip salih ameller işleyenlere, içlerinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele.”
(Bakara, 2/25)
buyurur.
Cennet tasvirlerinde:
bahçeler,
ırmaklar,
meyveler,
köşkler,
huzur,
selâm,
güven,
temizlik,
sevinç
anlatılır.
Fakat bunların hakikati dünya nimetleriyle tamamen aynı değildir.
Dünyadaki nimetler, ebedî nimetleri anlamamıza yardımcı olan küçük örnekler gibidir.
Dünyadaki bütün mutlulukların üzerinde bir gölge vardır:
“Bir gün bitecek.”
En güzel gün biter.
Gençlik biter.
Servet kalmaz.
İnsan sevdiğinden ayrılır.
Fakat cennetin en büyük özelliklerinden biri:
nimetin bitmemesidir.
Ahiret hayatında ölümün artık sona ereceğini bildiren rivayetlerde cennet ve cehennem ehline bulundukları hâlin devam edeceği ve artık ölüm bulunmayacağı bildirilir.
Cennetin güzelliğinin en önemli taraflarından biri bu nedenle:
ebediyettir.
Cenneti yalnız:
meyveler,
köşkler,
ırmaklar
olarak düşünmek eksik olur.
Kur’ân:
“Allah'ın rızası ise hepsinden daha büyüktür.”
(Tevbe, 9/72)
buyurur.
Demek cennetin zirvesinde:
Allah'ın rızası vardır.
Mümin için nihai saadet yalnız nimetlere ulaşmak değil;
Rabbinden razı olmak ve Rabbinin kendisinden razı olmasıdır.
Risale-i Nur'un ahiret delillerinden biri insanın yaratılışındaki ebediyet arzusudur.
İnsan sonsuzluğu ister.
Sevdiği insanların sonsuza kadar yaşamasını ister.
Güzelliklerin kaybolmasını istemez.
Kendi varlığının hiçliğe gitmesini istemez.
Bediüzzaman bu fıtrî arzuyu Allah'ın rahmeti ve ahiret vaadiyle beraber değerlendirir.
Dünyadaki nimetler adeta:
ebedî nimetlerin numuneleri
gibidir.
Dünyada insanı nimetlendiren Rahmân'ın, iman eden kullarına ebedî bir saadet yurdu hazırlaması İlâhî rahmetin büyük bir tecellisidir.
Onuncu Söz bu meseleyi rahmet, adalet, hikmet, kerem ve İlâhî vaat gibi birçok açıdan ele alır.
Ahirete iman:
“Dünya değersizdir.”
demek değildir.
Tam tersine:
Dünya son derece önemlidir.
Çünkü ebedî hayatın tohumları burada ekilir.
Bir namaz birkaç dakika sürer ama neticesi ebedî olabilir.
Bir sadaka birkaç saniyede verilir ama Allah katında kalıcı olabilir.
Bir mazlumu sevindirmek kısa sürebilir ama sevabı insanın karşısına ahirette çıkabilir.
Aynı şekilde kısa süreli bir zulmün de hesabı bulunabilir.
Bu bakımdan dünya:
Ahiretin tarlasıdır.
İnsan dünyaya gelir.
İman ve amel imtihanı yaşanır.
↓
Allah'ın takdir ettiği dünya süresi sona erer.
↓
Dünya hayatından ayrılış başlar.
↓
Ruhun dünya hayatındaki bedenle ilişkisi sona erer.
↓
Kıyamete kadar sürecek ara hayat başlar.
↓
İnsanın iman hakikatleriyle ilişkisi ortaya çıkar.
↓
Mevcut dünya düzeni sona erer.
↓
Allah'ın emriyle yeniden diriliş gerçekleşir.
↓
Bütün insanlar yeniden diriltilir.
↓
İnsanlık Allah'ın huzurunda toplanır.
↓
Dünyadaki ameller ortaya konulur.
↓
İnsan yaptıklarından sorgulanır.
↓
İlâhî adalet tam olarak tecelli eder.
↓
Ahiret yolculuğunun büyük safhalarından biri yaşanır.
↓
CENNET
veya
CEHENNEM
↓
Artık dünya hayatına dönüş yoktur.
Risale-i Nur'un ahiret anlayışını birkaç cümlede toplarsak:
Bir âlemden başka bir âleme geçiştir.
Ehl-i iman için ebedî âleme açılan kapıdır.
Bir imtihan meydanıdır.
Allah'ın kuludur.
Her şey İlâhî ilim altında muhafaza edilir.
Mahkeme-i Kübrâ vardır.
Zerre kadar hayır dahi karşılıksız bırakılmaz.
Cennet, iman ehli için ebedî kavuşma yurdudur.
Ebedî hayatın kapısıdır.
İslâm insana sürekli ölüm korkusu içinde yaşamasını öğretmez.
Asıl öğrettiği:
ölümü unutmadan güzel yaşamaktır.
Ölümü hatırlamak insanı hayattan koparmamalı;
aksine hayatını düzeltmelidir.
Ölümü hatırlayan insan:
kul hakkından korkar,
ailesine daha iyi davranır,
zamanını kıymetli görür,
namazını önemser,
haramdan sakınır,
kibirden uzaklaşır,
affetmeyi öğrenir,
malın geçici olduğunu anlar,
insanları kırmamaya çalışır.
Çünkü bilir:
“Ben buraya kalmaya değil, imtihan olmaya geldim.”
Ahiret anlatılırken yalnız cehennem anlatılırsa insan ümitsizliğe düşebilir.
Yalnız cennet anlatılırsa insan günahları küçümseyebilir.
Kur’ân ise denge kurar:
Havf: Allah'ın azabından sakınmak.
Reca: Allah'ın rahmetini ümit etmek.
Allah:
“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”
(A‘râf, 7/156)
buyurur.
Başka bir ayette günahkâr kullarına dahi:
“Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
diye seslenir.
Dolayısıyla mümin:
Günahını küçümsemez.
Ama Allah'ın rahmetinden de ümidini kesmez.
Ahiret imanının belki de en faydalı sorusu budur:
“Ölümün yaklaştığını kesin bilseydim bugün hayatımda neyi değiştirirdim?”
Namazımı mı düzeltirdim?
Birinden helallik mi isterdim?
Borcumu mu öderdim?
Anne-babamı mı arardım?
Kırdığım bir gönlü mü tamir ederdim?
Haram bir alışkanlığı mı bırakırdım?
Daha fazla Kur'ân mı okurdum?
Allah'a daha samimi mi yönelirdim?
Eğer cevabımız evet ise ölümün zamanını bilmemize gerek yoktur.
Çünkü Kur’ân'ın mesajı:
Hazırlığı bugünden yapmaktır.
İnsan anne rahminden dünyaya geldiğinde önceki âleminden ayrılmıştı.
Dünyadan ayrıldığında ise başka bir âleme geçecektir.
Bu nedenle iman nazarında mezar taşında:
“Her şey bitti.”
yazmaz.
Manevî anlamda:
“Ebedî yolculuk başladı.”
denilebilir.
Ölüm vardır.
Sekerât vardır.
Kabir ve berzah vardır.
Haşir vardır.
Mahşer vardır.
Hesap vardır.
Mizan vardır.
Sırat vardır.
Cennet haktır.
Cehennem haktır.
Fakat bütün bunların üzerinde:
Allah'ın mutlak adaleti ve sonsuz rahmeti vardır.
Risale-i Nur'un haşir bahislerinin merkezindeki büyük derslerden biri de budur:
Kışı bahara çeviren,
ölmüş toprağı dirilten,
bir çekirdekten ağacı çıkaran,
insanı yoktan yaratan,
her baharda sayısız canlıyı yeniden hayatlandıran
Allah için insanı ikinci defa yaratmak zor değildir.
Kur’ân'ın ifadesiyle:
“Şimdi Allah'ın rahmetinin eserlerine bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de diriltecektir. O her şeye hakkıyla kadirdir.”
(Rûm, 30/50)
İşte insanın yolculuğu:
Topraktan → Hayata
Hayattan → Ölüme
Ölümden → Berzaha
Berzahtan → Haşre
Haşirden → Hesaba
Hesaptan → Ebediyete
uzanan büyük bir yolculuktur.
Ve müminin duası:
“Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.”
(Bakara, 2/201)
olmalıdır.
Allah bizlere imanla yaşamayı, imanla ölmeyi, kabri huzurla geçmeyi, hesabı kolay verilenlerden olmayı ve rahmetiyle ebedî cennetine girmeyi nasip etsin. Âmin.
Kur’ân-ı Kerîm: Âl-i İmrân 3/185; Nisâ 4/40; En‘âm 6/61; A‘râf 7/156; Nahl 16/32; Kehf 18/47-49; Mü'minûn 23/99-102; Rûm 30/50; Secde 32/11; Yâsîn 36/78-79; Zümer 39/42, 53, 68; Kāf 50/19; Zilzâl 99/7-8.
Hadis kaynakları: Sahih-i Buhârî, Cenâiz bahisleri; Sahih-i Müslim, Kıyamet-Cennet-Cehennem ve ilgili bahisler. Kabir sorgusuna ilişkin Buhârî rivayeti ; berzah hayatındaki makamın gösterilmesine ilişkin sahih rivayet ; mahşere ilişkin Sahih Müslim rivayeti ; Sırat'a ilişkin Sahih Müslim rivayeti .
Risale-i Nur: Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, özellikle Onuncu Söz – Haşir Bahsi ; On Üçüncü Sözün İkinci Makamı, kabir ve ahiret bahisleri.
Not: Ahiret âlemi gaybdır. Bu nedenle ayet ve sahih hadislerin açıkça bildirmediği ayrıntıları kesin gerçeklermiş gibi tasvir etmek doğru değildir. Özellikle resimler, animasyonlar ve çizimler yalnızca tefekkürü kolaylaştıran temsiller olabilir; ahiret âleminin gerçek görüntüsü oldukları söylenemez.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.