- Salih Avcı
- 20.02.2023
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”
Bediüzzaman Said Nursî, On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamında Besmele’nin çok derin bir hakikati taşıdığını anlatır. Burada Besmele yalnızca bir işe başlarken söylenen mübarek bir söz olarak ele alınmaz.
Besmele;
Allah’ı tanımanın, kâinata Allah hesabına bakmanın, nimetlerin gerçek sahibini bilmenin, İlâhî rahmeti görmenin ve insanın aczini Allah’ın kudretine bağlamasının bir anahtarıdır.
Bediüzzaman bu makamın başında şöyle der:
“Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.”
Bu sırların merkezinde özellikle üç İlâhî isim vardır:
Allah — Rahmân — Rahîm
Ve bunların insandaki karşılığı olan üç büyük hakikat vardır:
Acz — Fakr — Şefkat
İnsan görünüşte çok güçlü değildir.
Bir hastalık onu yatağa düşürebilir.
Bir mikrop hayatını değiştirebilir.
Bir deprem bütün planlarını bozabilir.
Yağmuru yağdıramaz.
Güneşi doğduramaz.
Kalbinin çalışmasını dahi kendi iradesiyle devam ettiremez.
Buna karşılık insanın ihtiyaçları son derece fazladır.
Havaya muhtaçtır.
Suya muhtaçtır.
Güneşe muhtaçtır.
Toprağa muhtaçtır.
Yiyeceğe muhtaçtır.
Sevgiye muhtaçtır.
Emniyete muhtaçtır.
Ve nihayet ebedî saadete muhtaçtır.
İşte insanın bu durumu iki kelimeyle özetlenebilir:
Acz: Gücünün yetmemesi.
Fakr: İhtiyaçlarının çokluğu ve bunları kendi başına temin edememesi.
Besmele, âciz ve fakir insanı sonsuz kudret ve rahmet sahibi Allah’a bağlar.
Bu sebeple:
“Bismillah” demek, “Ben kendi hesabıma değil, Allah’ın adıyla hareket ediyorum; kuvvetimi ve dayanağımı O’ndan alıyorum.” demektir.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği ilk büyük hakikatlerden biri şudur:
Kâinat birbirinden kopuk, başıboş ve tesadüfî varlıklardan meydana gelmiş değildir.
Her şey diğer şeylerle bağlantılıdır.
Bir elmanın meydana gelebilmesi için;
güneş,
dünya,
hava,
su,
toprak,
mevsimler,
ağacın biyolojik yapısı
birlikte çalışmaktadır.
Bir tek meyvenin arkasında adeta bütün kâinat vardır.
Öyleyse o meyveyi yalnızca ağaca vermek mümkün değildir.
Ağaç, meyvenin gerçek sahibi değil; bir vesiledir.
Çünkü ağaç;
güneşi yaratamaz,
yağmuru gönderemez,
toprağı hazırlayamaz,
meyvenin hücrelerini yaratamaz.
Demek ki nimetin arkasında bütün kâinata hükmeden bir kudret vardır.
İşte Besmele insana şunu öğretir:
“Nimete takılıp kalma; nimeti gönderene bak.”
Besmele:
Bismillâh — Er-Rahmân — Er-Rahîm
şeklindedir.
Bediüzzaman bu isimlerde çok önemli bir sıra ve mana görür.
İlk olarak “Allah” ismi gelir.
Çünkü Allah, bütün İlâhî isimleri içine alan en kapsamlı isimdir.
Kâinata baktığımızda her yerde bir düzen görürüz:
Gezegenlerin hareketinde,
mevsimlerin değişmesinde,
canlıların yaratılışında,
insan bedeninde,
bitkilerde,
hayvanlarda...
Bütün bunlar bize umumî bir Rububiyeti gösterir.
Yani bütün kâinatı terbiye eden, idare eden, ihtiyaçlarını karşılayan tek bir Rab vardır.
Kâinat → Allah
Besmele önce insanın nazarını bütün kâinatın Rabbine çevirir.
Sonra nazarımız biraz daha daralır ve dünyaya gelir.
Dünya yalnızca taşlardan ve topraktan meydana gelen bir gezegen değildir.
Adeta büyük bir sofra hazırlanmıştır.
Milyonlarca canlıya ayrı ayrı rızık verilmektedir.
Balık denizin içinde rızkını bulur.
Kuş havada rızkını bulur.
Karınca küçücük bedeniyle ihtiyacına uygun gıdayı bulur.
İnsan için binlerce çeşit meyve, sebze ve nimet yaratılır.
İşte burada Rahmân ismi görünür.
Rahmân, Allah’ın geniş ve kuşatıcı rahmetini ifade eder.
Yeryüzü → Rahmân
Bütün canlıların rızıklandırılması, korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması Rahmâniyetin büyük bir tecellisidir.
Sonra bakış daha da özelleşir.
Kâinattan dünyaya, dünyadan insana geliriz.
İnsan sadece yemek yiyen ve yaşayan biyolojik bir varlık değildir.
İnsanın;
aklı vardır,
kalbi vardır,
vicdanı vardır,
sevgisi vardır,
ebediyet arzusu vardır.
Allah insana yalnızca beden vermemiş;
akıl, iman kabiliyeti, dua, ibadet, marifet ve ebedî saadete yönelme istidadı da vermiştir.
Burada Rahîm isminin hususî tecellileri görülür.
İnsan → Rahîm
Böylece Besmele’de muazzam bir sıralama ortaya çıkar:
Kâinat → Allah
Yeryüzü → Rahmân
İnsan → Rahîm
Bediüzzaman bu hakikati adeta İlâhî mühürler şeklinde düşündürür.
Kâinatın her tarafında birlik, düzen ve birbirine yardım vardır.
Bu:
Allah’ın vahdaniyetini, yani Allah’ın birliğini gösterir.
Yeryüzünde canlıların rızıklandırılması ve ihtiyaçlarının karşılanması büyük bir rahmet mührüdür.
Bu:
Rahmân ismini gösterir.
İnsanın yüzü, bedeni, ruhu, kalbi ve kendisine verilen hususî nimetler ise ayrı bir rahmet mührüdür.
Bu da:
Rahîm ismini gösterir.
Dolayısıyla insan Besmele söylediğinde farkında olarak veya olmayarak bütün kâinatı kuşatan bir tevhid ve rahmet hakikatini dile getirmiş olur.
Bu makamı anlamak için Risale-i Nur’daki iki önemli kavramı bilmek gerekir:
Allah’ın bütün kâinat üzerindeki birlik mührüdür.
Mesela bütün dünyadaki canlıların rızıklandırılması tek bir büyük fiil olarak düşünüldüğünde vahidiyet görünür.
Allah’ın her bir varlıkla hususî olarak ilgilenmesidir.
Mesela milyarlarca insan arasında:
senin gözünün yaratılması,
senin kalbinin çalışması,
senin rızkının verilmesi,
senin duanın işitilmesi...
ehadiyetin tecellisidir.
Çok sade ifadeyle:
Vahidiyet: Allah bütün varlıkların Rabbidir.
Ehadiyet: Allah aynı zamanda tek tek her kulunun Rabbidir.
İşte Besmele bu iki hakikati birleştirir.
Bediüzzaman Risale-i Nur’un çeşitli yerlerinde güneş misalini kullanır.
Güneş gökyüzünde birdir.
Fakat binlerce aynanın karşısına konulduğunda her aynada güneşin görüntüsü görülür.
Güneş bir tanedir fakat her aynayla ayrı ayrı münasebeti vardır.
Temsil kusurdan münezzeh olarak Allah’ın rububiyetini anlamaya yardımcı olur.
Allah bütün kâinatın Rabbi olduğu halde aynı zamanda her insanın Rabbi, her canlının Rabbi ve her varlığın Rabbidir.
Bu yüzden insan:
“Ben bu kadar insan arasında nasıl Allah’ın hususî rahmetine mazhar olabilirim?”
diye düşünmemelidir.
Çünkü İlâhî kudret için çokluk zorluk meydana getirmez.
Bediüzzaman insanın simasına özellikle dikkat çeker.
Dünyada milyarlarca insan vardır.
Fakat her insanın yüzü farklıdır.
İki göz, iki kaş, burun, ağız gibi benzer unsurlardan milyarlarca farklı yüz meydana getirilmektedir.
Üstelik yüz yalnızca şekil değildir.
İnsan yüzü;
sevinci,
üzüntüyü,
korkuyu,
sevgiyi,
merhameti
ifade eder.
Bu bakımdan insanın siması hususî bir İlâhî sanat ve rahmet mührü gibidir.
İnsan kendisine baktığında:
“Ben tesadüfen meydana gelmiş sahipsiz bir varlık değilim.”
demelidir.
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’nın merkezinde rahmet vardır.
Çünkü varlık âlemine dikkatle baktığımızda canlıların ihtiyaçlarının kendilerinden önce hazırlandığını görürüz.
Bebek dünyaya gelmeden anne sütü hazırlanır.
Canlıların gözleri ışığa uygun yaratılır.
Akciğerler havaya uygun yaratılır.
Mide gıdaya uygun yaratılır.
Bitkiler hayvanlara ve insanlara rızık olur.
Yağmur kuru toprağa hayat verir.
Bütün bunların ortak mesajı şudur:
Allah yaratıyor; fakat yaratıp bırakmıyor.
Besliyor.
Koruyor.
Terbiye ediyor.
İhtiyaçları karşılıyor.
İşte bunun adı Rububiyettir.
Bunun şefkat ve ihsan yönü ise rahmettir.
Bediüzzaman şefkati rahmetin anlaşılmasında önemli bir pencere olarak gösterir.
Bir annenin yavrusuna şefkatini düşünelim.
Anne kendi rahatını terk eder.
Uykusundan vazgeçer.
Yavrusunu besler.
Onu tehlikelerden korur.
Fakat anne bu şefkatin gerçek kaynağı değildir.
O şefkat Allah'ın rahmetinden verilmiş bir numunedir.
Yani annedeki merhamet bize Allah’ın rahmetini düşündüren bir aynadır.
Bu sebeple mahlûktaki şefkat görülür fakat şefkatin gerçek kaynağı unutulmaz.
Rızık meselesi İkinci Makam’da son derece önemlidir.
Bir canlıya yalnızca gıda verilmesi yetmez.
Gıdanın;
uygun zamanda,
uygun yerde,
uygun biçimde,
canlının ihtiyacına uygun olarak
verilmesi gerekir.
Özellikle yavrular buna büyük delildir.
Yeni doğan bir bebek;
çalışamaz,
para kazanamaz,
yiyecek hazırlayamaz.
Fakat en güzel ve en kolay hazmedilebilir gıda ona gönderilir:
Anne sütü.
Bu bize gösterir ki rızık yalnızca sebeplerin işi değildir.
Sebepler perdedir.
Rızkın hakiki sahibi Rezzâk-ı Kerîm olan Allah’tır.
Burada önemli bir yanlış anlamayı gidermek gerekir.
Risale-i Nur sebepleri tamamen reddetmez.
Çalışmak gerekir.
Tedavi olmak gerekir.
Tohum ekmek gerekir.
Rızık için gayret etmek gerekir.
Fakat sebeplere yaratıcı güç verilmez.
Doktor tedaviye vesile olur; şifayı yaratan Allah’tır.
Çiftçi tohumu eker; bitkiyi yaratan Allah’tır.
Anne çocuğa süt verir; sütü yaratan Allah’tır.
Ağaç meyveyi taşır; meyveyi yaratan Allah’tır.
Bu nedenle mümin sebeplere müracaat eder fakat kalben sebeplere dayanmaz.
Sebebi kullanır; Müsebbibü’l-Esbâb’ı, yani bütün sebeplerin arkasındaki Allah’ı bilir.
Bir insan “Bismillah” dediğinde aslında çok büyük bir mana ifade eder:
“Allah’ım, bu işi kendi namıma değil, Senin adına ve Senin verdiğin güçle yapıyorum.”
Yemek yerken:
“Bu nimet benim değil, Senin ihsanındır.”
Çalışırken:
“Kuvveti veren Sensin.”
İlim öğrenirken:
“Aklı ve anlayışı veren Sensin.”
Bir işe başlarken:
“Neticeyi yaratacak olan Sensin.”
Bu yüzden Besmele insanın benliğini kırar.
“Ben yaptım.”
yerine:
“Allah imkân verdi, ben vesile oldum.”
şuurunu kazandırır.
Bir elmayı iki insan yiyebilir.
Birincisi:
“Ne güzel elma!”
der ve yer.
İkincisi:
“Ne güzel yaratılmış! Rabbim bunu bana ikram etmiş.”
der.
İkisinin yediği elma aynıdır.
Fakat ikinci insan nimetten marifetullaha ulaşmıştır.
İşte Besmele nimeti Allah’a bağlar.
Ardından Elhamdülillah gelir.
Bu sebeple manevi olarak şöyle bir silsile oluşur:
Bismillah → Nimeti Allah’tan bilmek
Elhamdülillah → Nimete şükretmek
Böylece sıradan bir yemek bile ibadet manası kazanabilir.
İnsan zayıftır.
Fakat güçlü bir zata dayanırsa kuvvet kazanır.
Bir asker kendi şahsıyla zayıf olabilir; fakat devlet adına hareket ettiğinde arkasında büyük bir güç vardır.
Bunun gibi insan:
“Bismillah”
dediğinde kendi sınırlı kuvvetinden çıkıp Allah’ın kudretine dayanır.
Bu, insanın Allah’ın kudretine ortak olması anlamına gelmez.
Tam tersine:
Kendi aczini kabul edip Allah’a tevekkül etmesidir.
Bu nedenle Besmele insana manevi bir güven verir:
“Ben sahipsiz değilim.”
“Rabbim var.”
“Rahmeti var.”
“Kudreti var.”
İnsan fakirdir; yani ihtiyaçları sonsuz denecek kadar çoktur.
Fakat bu fakirlik kötü bir şey olmak zorunda değildir.
Çünkü fakrını anlayan insan Allah’a yönelir.
Susuzluk suyu arattığı gibi,
açlık ekmeği arattığı gibi,
fakr da insanı Allah’ın rahmetini aramaya sevk eder.
Bediüzzaman’ın manevî terbiyesinde bu sebeple:
acz ve fakr
çok önemlidir.
İnsan:
“Ben her şeye yeterim.”
dediğinde gaflete düşebilir.
Fakat:
“Ben âcizim, Rabbim Kadîr’dir. Ben fakirim, Rabbim Ganî ve Rahîm’dir.”
dediğinde kulluğun hakikatini anlamaya başlar.
Şimdi makamın ana fikrini tekrar bir araya getirebiliriz.
Bütün kâinatın yaratıcısı ve Rabbi.
Bakışımız:
Bütün kâinatadır.
Bütün canlılara ulaşan geniş rahmet.
Bakışımız:
Yeryüzündeki hayat ve rızık sofrasınadır.
Kuluna yönelen hususî rahmet ve ihsan.
Bakışımız:
İnsana, kalbine, imanına ve ebedî saadetine yönelir.
Dolayısıyla Besmele küçücük bir cümlede adeta:
Kâinatı → dünyayı → insanı
birbirine bağlar.
Ve hepsinin üzerinde:
Besmelenin en önemli neticelerinden biri tevhiddir.
Tevhid yalnızca:
“Allah birdir.”
demek değildir.
Aynı zamanda:
“Her şey O’nundur.”
“Her şey O’nun mülkündedir.”
“Her şey O’nun kudretiyle yaratılır.”
“Nimetlerin gerçek sahibi O’dur.”
“Rızkı veren O’dur.”
“Şifayı veren O’dur.”
“Hayatı veren O’dur.”
“Rahmet eden O’dur.”
demektir.
Besmele bu tevhid anlayışını insanın günlük hayatına taşır.
Besmele yalnızca dilde kalmamalıdır.
“Bu rızkın gerçek sahibi Allah’tır.”
“Rızkı veren patron veya müşteri değil; Allah’tır. Bunlar sebeptir.”
“Doktora giderim, ilacımı kullanırım; fakat şifayı Allah’tan bilirim.”
“Bunu yalnızca ben yapmadım. Allah akıl, sağlık, imkân ve fırsat verdi.”
“Ben sahipsiz değilim. Rahmân ve Rahîm olan Rabbim var.”
“Sesimi bütün kâinatın Rabbi işitiyor.”
İşte Besmele böyle yaşandığında yalnızca bir söz olmaktan çıkar ve bir hayat görüşüne dönüşür.
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamından çıkarılabilecek temel dersleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Ben sahipsiz değilim.
Beni yaratan ve terbiye eden bir Rabbim vardır.
2. Kâinat başıboş değildir.
Her şey İlâhî ilim, irade ve kudret altında gerçekleşmektedir.
3. Nimetler tesadüf değildir.
Her nimet İlâhî rahmetin bir ikramıdır.
4. Sebepler yaratıcı değildir.
Sebepler Allah’ın kudretine perde ve vesiledir.
5. Aczim beni Allah’a götürmelidir.
Çünkü benim güçsüzlüğüm, Allah’ın kudretine dayanma kapısıdır.
6. Fakrım beni rahmete götürmelidir.
İhtiyaçlarımı hakiki olarak karşılayabilecek olan Allah’tır.
7. Şefkat Allah’ın rahmetini tanıtan bir aynadır.
Mahlûkatta gördüğümüz merhamet, İlâhî rahmeti düşündürmelidir.
8. Rızık Rezzâk’ı gösterir.
Nimeti görüp Mün’im’i, yani nimeti vereni unutmamak gerekir.
9. Besmele tevhid dersidir.
Her şeyi Allah’a bağlar.
10. Besmele kulluk şuurudur.
İnsan kendi adına değil, Allah’ın kulu olarak yaşamayı öğrenir.
İkinci Makamın belki de en güzel şekilde özetlenebilecek derslerinden biri budur:
Nimette kalma, nimeti verene ulaş.
Ekmeği gör → Rezzâk’ı düşün.
Şifayı gör → Şâfî’yi düşün.
Güzelliği gör → Cemîl’i düşün.
Merhameti gör → Rahmân ve Rahîm’i düşün.
Hayatı gör → Muhyî’yi düşün.
Sanatı gör → Sâni’-i Hakîm’i düşün.
Düzeni gör → Hakîm’i düşün.
Korunmayı gör → Hafîz’i düşün.
Böylece kâinat insan için Allah’ı tanıtan büyük bir kitap haline gelir.
Artık:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
dediğimizde yalnızca alışkanlıkla söylenen dört kelime düşünmemeliyiz.
Kalbimizde şu manalar bulunmalıdır:
“Allah’ım! Sen bütün kâinatın Rabbisin.”
“Ben Senin kulunum.”
“Bütün nimetler Sendendir.”
“Ben âcizim, Sen Kadîr’sin.”
“Ben fakirim, Sen Ganî’sin.”
“Ben muhtacım, Sen Rahmân’sın.”
“Ben kusurluyum, Sen Rahîm’sin.”
“Sebepleri kullanıyorum fakat neticeyi Senden biliyorum.”
“Nimeti alıyorum fakat nimetin sahibini unutmuyorum.”
“Bu işe kendi nefsim hesabına değil, Senin adınla başlıyorum.”
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı bize Besmele’nin yalnızca bir başlangıç cümlesi olmadığını öğretir.
Besmele bir tevhid dersidir.
Besmele bir rahmet dersidir.
Besmele bir kulluk dersidir.
Besmele bir tevekkül dersidir.
Besmele bir şükür dersidir.
Besmele insanın aczini Allah’ın kudretine bağlayan bir dayanaktır.
Besmele insanın fakrını Allah’ın rahmet hazinesine bağlayan bir anahtardır.
İnsan “Bismillâhirrahmânirrahîm” dediğinde manen:
“Ey bütün kâinatın Rabbi! Ben kendi başıma değilim. Senin kulunum. Senin adınla başlıyor, Senin rahmetine güveniyor, Senin verdiğin nimetlerden istifade ediyor ve neticeyi Senden bekliyorum.”
demiş olur.
Bu bakış yerleştiğinde insan ağaca bakar ama Meyveyi Yaratanı görür.
Yemeğe bakar ama Rezzâk’ı hatırlar.
Şifaya bakar ama Şâfî’yi bilir.
Anne şefkatine bakar ama Rahmân’ın rahmetini düşünür.
Kendi varlığına bakar ama Sâni’ini tanır.
Kâinata bakar ama kâinatta boğulmaz; kâinatın Sahibine ulaşır.
İşte On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamının verdiği en büyük derslerden biri budur:
Ve kul bütün bunların karşısında:
diyerek Rabbine yönelir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.