- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan yalnızca bedenden ibaret değildir. İnsanda akıl, kalp, ruh, vicdan, irade, hisler, arzular ve nefis gibi birçok mânevî yön bulunmaktadır. Bunlardan nefis, insanın imtihanında son derece önemli bir yere sahiptir.
Nefis bütünüyle kötü ve yok edilmesi gereken bir varlık değildir. Asıl mesele, nefsin başıboş bırakılması veya Allah'ın emirleri doğrultusunda terbiye edilmesidir. Terbiye edilmemiş nefis insanı şehvete, öfkeye, gurura, bencilliğe ve dünya bağımlılığına sürükleyebilir; terbiye edilmiş nefis ise insanın kulluğuna hizmet eden bir vasıta hâline gelebilir.
Kur’an bu hakikati çok açık biçimde ortaya koyar:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا
“...Nefse ve ona düzen verene... Ona kötülük ve takva kabiliyetini verene... Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” anlamındaki Şems 91/7-9 ayetleri, insanın hem iyiliğe hem kötülüğe yönelebilecek bir kabiliyet taşıdığını ve kurtuluşun tezkiye-i nefis, yani nefsin arındırılmasıyla ilişkili olduğunu bildirir.
Burada önemli bir noktayı belirtmek gerekir: Kur’an-ı Kerîm nefsin yedi mertebesini “birinci, ikinci, üçüncü...” şeklinde tek bir yerde sıralamaz. Kur’an’da emmâre, levvâme ve mutmainne gibi nefis halleri açık biçimde zikredilir; diğer mertebeler ise ilgili ayetlerin kavramlarından hareketle tasavvuf âlimleri tarafından sistemleştirilmiştir. TDV İslâm Ansiklopedisi de tasavvuf geleneğindeki yedili tasnifi emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marziyye ve zekiyye/kâmile şeklinde kaydeder.
Dolayısıyla bunları yedi ayrı nefis gibi değil, aynı nefsin terbiye edildikçe geçirdiği farklı hâller ve dereceler şeklinde anlamak daha isabetlidir.
Nefis terbiyesinin başlangıç noktası nefs-i emmâredir.
Kur’an'ın temel delili Hz. Yusuf kıssasında geçen şu ayettir:
إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي
Yani insan nefsi, Allah'ın rahmetiyle korunmadığı zaman kötülüğe kuvvetle meyledebilir. Yusuf 12/53'ün tefsirinde de bu hâl “nefs-i emmâre” şeklinde açıklanmaktadır.
Bu mertebede insanın merkezinde genellikle şu anlayış vardır:
“Ben ne istiyorsam onu yapmalıyım.”
Nefis helal-haram sınırından ziyade hazza bakar.
Açsa yemek ister.
Öfkeliyse intikam ister.
Şehveti kabarmışsa tatmin ister.
Makam bulmuşsa üstünlük ister.
Para bulmuşsa daha fazlasını ister.
Övülmüşse yeniden övülmek ister.
Eleştirilmişse öfkelenir.
Burada nefsin temel problemi yalnızca günah değildir. Daha derinde “Ben merkezli yaşama” eğilimi vardır.
Risale-i Nur bu noktaya son derece dikkat çekici biçimde temas eder. Bediüzzaman, Ramazan ve oruç bahsinde nefsin kendisini “hür ve serbest” görmek istediğini, nimetlerle terbiye edildiğini düşünmekten hoşlanmadığını ifade eder.
Yani nefis adeta:
“Hayat benim, beden benim, mal benim, istediğimi yaparım.”
demek ister.
Halbuki iman:
“Beden sana verilmiş bir emanettir. Hayat Allah'ın ihsanıdır. Nimetlerin sahibi Allah'tır. Sen kul ve misafirsin.”
der.
Bu safhada en önemli tedavi itaat disiplinidir.
Namaz, nefse:
“Sen başıboş değilsin.”
der.
Oruç:
“Her istediğini hemen elde edemezsin.”
der.
Zekât ve sadaka:
“Mal sadece senin için değildir.”
der.
Helal-haram ölçüsü:
“Arzun doğruyu belirlemez; doğruyu Allah'ın hükmü belirler.”
der.
İşte bu sebeple ibadetler sadece sevap kazandıran vazifeler değil, aynı zamanda nefis terbiyesinin ilâhî eğitim programıdır.
Kur’an:
وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى
ifadesiyle Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkup nefsini kötü arzularından men eden kimsenin varacağı yerin cennet olduğunu bildirir.
Demek nefis terbiyesi:
İstekleri tamamen öldürmek değil, isteklere sınır koymaktır.
İkinci mertebe nefs-i levvâmedir.
Kur’an'da:
وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
buyrularak “kendini kınayan nefis” üzerine yemin edilir.
Kıyâme 75/2'nin tefsirinde nefs-i levvâme; günahları karşısında üzülüp kendisini sorgulayan, yanlışlarını düzeltmek için mücadele eden nefis derecesi olarak açıklanmaktadır.
Emmâre ile levvâme arasındaki büyük fark şudur:
Emmâre günah işler ve çoğu zaman rahatsız olmaz.
Levvâme günah işler fakat rahatsız olur.
Kişi namazı kaçırdığında:
“Niçin namazımı kaçırdım?”
der.
Birinin kalbini kırınca:
“Keşke bunu söylemeseydim.”
diye üzülür.
Haram bir şeye baktığında:
“Rabbime karşı yanlış yaptım.”
diyerek pişman olur.
İşte bu rahatsızlık çok değerlidir.
Çünkü vicdan artık uyanmaya başlamıştır.
Burada şeytan farklı bir yöntem kullanabilir.
İnsana:
“Sen zaten düzelmezsin.”
“Bu kadar günah işledin.”
“Sen nasıl iyi insan olacaksın?”
diyerek pişmanlığı ümitsizliğe dönüştürmeye çalışır.
Halbuki gerçek nefis muhasebesi insanı Allah'tan uzaklaştırmaz; tevbeye götürür.
Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da sıkça vurguladığı yöntemlerden biri de insanın kusuru önce kendi nefsinde aramasıdır. Emirdağ Lâhikası'nda özellikle benlik ve gurur tehlikesine karşı kusurunu görmek ve nefsini itham etmek tavsiye edilir.
Fakat “nefsini itham etmek”:
“Ben değersizim, benden hiçbir şey olmaz.”
demek değildir.
Doğru anlamı:
“Hata yaptığım zaman önce kendimi sorgularım; hemen başkalarını suçlamam.”
demektir.
Bu mertebenin anahtarı:
Muhasebe + tevbe + istiğfardır.
Üçüncü mertebe nefs-i mülhimedir.
Dayanak olarak Şems Suresi'ndeki:
فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا
ifadesi gösterilir.
Yani Allah insana kötülük ile takvayı tanıyabilecek, birbirinden ayırabilecek bir fıtrat ve kabiliyet vermiştir. Diyanet'in Kur'an Yolu tefsiri de bu ayeti, insanın doğru ve yanlış arasında seçim yapabilecek ahlâkî kabiliyetle yaratılması bağlamında açıklar.
Bu seviyedeki insan artık yalnız:
“Bu haram mı?”
diye sormaz.
Daha derin sorular sormaya başlar:
“Allah bundan razı olur mu?”
“Bu davranış kalbime zarar verir mi?”
“Beni Allah'a yaklaştırıyor mu?”
“Bunu Allah için mi yapıyorum, nefsim için mi?”
Burada hassasiyet artar.
Fakat çok önemli bir tehlike vardır:
İnsan:
“Kalbime böyle geldi.”
diyerek her hissini ilâhî ilham zannetmemelidir.
Çünkü insanda aynı anda:
nefis, şeytan, vehim, alışkanlık, arzu, korku, akıl, vicdan ve kalp
etkili olabilir.
Bu nedenle Risale-i Nur'un ölçüsü açısından da kalbe gelen her şey sorgusuz kabul edilmez; Kur’an ve Sünnetin ölçüsüne vurulur.
On Üçüncü Lem'a'da Bediüzzaman, his, heves ve vehmin bazen akıl ve kalbe üstün gelerek insanı büyük günahlara sürükleyebileceğine dikkat çeker.
Dolayısıyla mülhime mertebesinin eğitimi:
ilim + takva + Kur’an ve Sünnet ölçüsü + ihlas
üzerine kurulmalıdır.
Nefsin yolculuğunda çok önemli bir mertebe nefs-i mutmainnedir.
Fecr Suresi'nde:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
“Ey huzura kavuşmuş nefis!”
hitabı gelir. Ardından kişinin Rabbine razı olmuş ve Allah'ın rızasına erişmiş olarak dönmesi ve cennete girmesi bildirilir.
Mutmainne:
itminana ulaşmış, sükûnet bulmuş, Allah'a güvenmeye başlamış nefis
demektir.
Bu seviyede hayatın fırtınaları tamamen bitmez.
Hastalık olabilir.
Fakirlik olabilir.
Yakınların ölümü olabilir.
İnsanlardan haksızlık gelebilir.
Planlar bozulabilir.
Fakat kalbin temel dayanağı artık dünya değildir.
İnsan:
“Rabbim var.”
diyebilir.
İşte mutmainne budur.
Bu insanın huzuru:
parasından değil Allah'a imanından,
insanların övgüsünden değil Allah'ın rızasından,
dünyanın devamından değil ahirete imanından
beslenmeye başlar.
Risale-i Nur'un iman derslerinin merkezindeki önemli maksat da budur: İnsanın hadiseler karşısında yaratılmış sebeplerde boğulmayıp Müsebbibü'l-Esbab'a, yani bütün sebeplerin üstündeki Allah'a dayanması.
Mutmainne seviyesinde nefis artık tamamen yok olmaz; fakat itaat altına alınmaya başlanmıştır.
Fecr Suresi'nin devamındaki:
ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً
ifadesinden hareketle tasavvuf âlimleri nefs-i râziye mertebesini açıklamışlardır. Fecr 89/27-30, huzura kavuşmuş nefse Rabbine razı olarak dönme hitabını içerir.
Bu mertebenin temel kelimesi:
Fakat rıza yanlış anlaşılmamalıdır.
Rıza:
“Hiç üzülmemek”
demek değildir.
Rıza:
“Hiç acı çekmemek”
demek değildir.
Rıza:
“Hiçbir tedbir almamak”
demek de değildir.
Rıza:
“Elimden gelen vazifeyi yaparım; netice Allah'ın takdiridir.”
şuurudur.
Bir insan hastalandığında tedavi olur fakat:
“Niçin Allah bunu bana verdi?”
diye isyana düşmez.
Bir planı bozulduğunda sebepleri düzeltmeye çalışır fakat Allah hakkında kötü zan beslemez.
Risale-i Nur'un kader, tevekkül ve musibet derslerinde bu anlayış çok güçlüdür. İnsan kendi vazifesine, iradesine ve kusuruna bakar; meydana gelen hadiselerde ise Allah'ın hikmet ve rahmetini düşünür.
Râziye mertebesinin özeti:
Tedbir kuldan, takdir Allah'tandır.
Fecr Suresi'ndeki:
مَرْضِيَّةً
kelimesinden hareketle bu mertebeye nefs-i marziyye veya merdiyye denilmiştir.
Artık mesele yalnız kulun Allah'tan razı olması değildir.
Daha yüksek hedef:
Allah'ın kuldan razı olmasıdır.
İslam hayatının büyük hedeflerinden biri zaten budur:
İnsan şu soruyu sormaya başlar:
“Ben insanları nasıl memnun ederim?”
değil,
“Rabbimi nasıl razı ederim?”
İnsanların alkışları ikinci plana düşer.
Şöhret ikinci plana düşer.
Makam ikinci plana düşer.
Nefsin övülme arzusu ikinci plana düşer.
Risale-i Nur'un ihlas anlayışının merkezinde de bu vardır:
Amelin değeri, insanların takdirinden önce Allah'ın rızasına yönelmesiyle ölçülür.
Bu noktada insan hayır yaptığında:
“Beni gördüler mi?”
diye değil,
“Allah kabul etti mi?”
diye düşünür.
İnsan ibadetinden dolayı başkalarını küçümsemez.
Çünkü ibadetini de Allah'ın kendisine verdiği bir nimet olarak görür.
İşte burada nefis, başarıları kendisine mal etmekten giderek uzaklaşır.
Tasavvuf geleneğindeki yedili tasnifin son mertebesi nefs-i kâmile, bazı kaynaklarda nefs-i zekiyye olarak isimlendirilir. Bu yedili tasnifin tasavvufî bir sistemleştirme olduğu TDV İslâm Ansiklopedisi'nde de açıkça belirtilmektedir.
Burada “kâmil” kelimesi:
İnsan artık günah işlemez, peygamberler gibi masum olmuştur
anlamına gelmez.
Böyle anlaşılması yanlış olur.
İnsan hayatı boyunca imtihandadır.
Nefs-i kâmile denildiğinde anlatılmak istenen; nefsin büyük ölçüde terbiye edilmiş, Allah'ın emirlerine boyun eğmiş ve insanın mânevî hayatına hizmet eden hâle gelmesidir.
Eskiden nefis insana hükmederken şimdi insan nefsine hükmetmeye başlar.
Bediüzzaman'ın Otuz İkinci Söz'deki çok güzel benzetmesi tam bu noktayı anlatır: Nefse gerçek merhamet, onu zararlı heveslerinden men ederek terbiye etmektir; böylece nefse esir olmak yerine nefsi doğru yola sevk etmek mümkün olur.
İşte nefis terbiyesinin özü budur.
Başlangıçta:
Nefis insana biner.
Sonunda:
İnsan nefsine biner.
Başlangıçta:
Nefis yönetir.
Sonunda:
İman ve irade yönetir.
Başlangıçta:
Heva hâkimdir.
Sonunda:
Hüda hâkim olur.
Nefs-i Emmâre: Kötülüğe ve hevaya sürükleyen nefis. Terbiyesi; farzlara sarılmak, haramlardan kaçınmak, oruç ve irade eğitimidir.
Nefs-i Levvâme: Günahından rahatsız olup kendisini sorgulayan nefis. Terbiyesi; muhasebe, tevbe ve istiğfardır.
Nefs-i Mülhime: Hayır ve şerri daha hassas biçimde ayırt etmeye başlayan nefis. Terbiyesi; Kur’an-Sünnet ölçüsü, ilim ve takvadır.
Nefs-i Mutmainne: Allah'a iman ve tevekkülle huzur bulan nefis. Terbiyesi; zikir, tefekkür, ibadet, teslimiyet ve tevekküldür.
Nefs-i Râziye: Allah'ın hüküm ve takdirine razı olan nefis. Terbiyesi; sabır, şükür, tevekkül ve kader imanıdır.
Nefs-i Marziyye/Merdiyye: Allah'ın rızasını hayatının en büyük hedefi hâline getiren nefis. Terbiyesi; ihlas, ubudiyet, güzel ahlâk ve hizmettir.
Nefs-i Kâmile/Zekiyye: Nefsin büyük ölçüde terbiye edilerek Allah'a kulluğun hizmetine girdiği mertebe. Terbiyesi; ömür boyu ihlas, marifetullah, ubudiyet, tevazu ve sürekli nefis muhasebesidir.
Risale-i Nur nefsi tamamen yok etmeyi değil, onu terbiye edip doğru yere sevk etmeyi öğretir.
Çünkü insanın yemek istemesi kötülük değildir.
Şehvet duygusunun bulunması kötülük değildir.
Kendini koruması kötülük değildir.
Mal istemesi mutlak anlamda kötülük değildir.
Problem, bu kuvvelerin helal-haram sınırından çıkmasıdır.
Mesela öfke terbiye edilmezse zulme dönüşür; terbiye edilirse cesaret olur.
Şehvet terbiye edilmezse harama götürür; terbiye edilirse nikâh, aile ve neslin devamına hizmet eder.
Mal sevgisi terbiye edilmezse cimrilik ve hırsa dönüşür; terbiye edilirse helal kazanca, zekâta ve sadakaya dönüşür.
Benlik terbiye edilmezse kibir olur; doğru kullanılırsa insan kendi aczini ve Allah'ın kudretini anlamaya vesile olur.
İşte Risale-i Nur'un nefis anlayışı bu bakımdan çok dengelidir:
Nefsi öldürme değil, nefsi terbiye etme.
Duyguları söndürme değil, doğru yöne sevk etme.
Kur’an'ın nefis terbiyesinde kullandığı temel kavramlardan biri hevâdır.
Heva, insanın arzularının ölçüsüz biçimde hâkim hâle gelmesidir.
Kur’an'ın verdiği reçete son derece nettir:
وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى
Nefsi kötü arzularından men etmek.
Dikkat edilirse Kur’an:
“İnsan hiçbir şey istemesin.”
demiyor.
“Nefsin kötü arzusuna sınır koy.”
diyor.
İslam'ın nefis terbiyesi bu sebeple insan fıtratına uygundur.
Risale-i Nur'da Ramazan orucunun nefis terbiyesine bakan hikmeti özellikle açıklanır. Nefis kendisini bağımsız görmek isterken açlık ona adeta:
“Sen malik değilsin; memlûksün. Sen Rab değilsin; kulsun.”
dersini verir.
İnsan önünde yemek olduğu hâlde yemiyor.
Su olduğu hâlde içmiyor.
Neden?
Çünkü:
Allah yasakladı.
İşte bu, nefse verilen muazzam bir derstir:
“İsteklerin seni yönetmeyecek. Allah'ın emri seni yönetecek.”
Oruç bu bakımdan yalnız midenin aç kalması değildir; iradenin eğitilmesidir.
Nefis büyümek ister.
Namaz insana secde ettirir.
Nefis:
“Ben büyüğüm.”
der.
Secde:
“Sübhâne Rabbiyel A'lâ – En yüce olan Rabbimdir.”
der.
Nefis dünyanın peşinde koşmak ister.
Ezan:
“Hayye ale's-salâh.”
diyerek insanı Allah'ın huzuruna çağırır.
Bu nedenle günde beş vakit namaz nefse sürekli:
“Sen başıboş değilsin; sen Allah'ın kulusun.”
dersi verir.
Nefsin güçlü damarlarından biri:
“Benim malım.”
duygusudur.
Zekât:
“Gerçek malik Allah'tır.”
dersini verir.
Sadaka ise insanın:
cimrilik,
bencillik,
mal bağımlılığı,
dünya tutkusu
gibi damarlarını tedavi eder.
Kişi verdiği zaman aslında sadece fakiri doyurmaz; kendi nefsini de fakirlik korkusundan kurtarmaya çalışır.
Hz. Peygamber'den nakledilen meşhur rivayette akıllı kişinin nefsini hesaba çekip ölüm sonrası için çalışan kimse olduğu ifade edilir. Diyanet kaynaklarında bu rivayet Tirmizî, Kıyâmet bölümüne atıfla aktarılmaktadır.
Bu sebeple insan her akşam birkaç dakika kendisine şu soruları sorabilir:
“Bugün Allah için ne yaptım?”
“Bugün hangi günaha yaklaştım?”
“Birinin kalbini kırdım mı?”
“Namazlarım nasıldı?”
“Gıybet ettim mi?”
“Gözümü haramdan korudum mu?”
“Yaptığım iyiliklerde insanların takdirini mi aradım?”
“Allah bana hangi nimetleri verdi; ben ne kadar şükrettim?”
İşte bu muhasebe, emmâre nefisten levvâme nefse doğru yürüyüşün en güçlü yollarından biridir.
Kur’an Hz. Yusuf kıssasında:
“Ben nefsimi temize çıkarmıyorum...”
manasındaki çok önemli ölçüyü verir.
Nefsin en büyük oyunlarından biri insanı şöyle düşündürmektir:
“Ben iyiyim.”
“Benim niyetim temiz.”
“Ben onlardan daha dindarım.”
“Ben çok hizmet ediyorum.”
“Ben çok Kur’an okuyorum.”
“Benim imanım güçlü.”
İşte burada ibadetlerin içinde bile nefis ortaya çıkabilir.
İnsan günahıyla nefsini beslediği gibi bazen ibadetiyle de nefsini besleyebilir.
Nasıl?
İbadetinden dolayı kibirlenirse.
İlim öğrendiği için başkalarını küçümserse.
Hizmet yaptığı için kendisini vazgeçilmez görürse.
İnsanların takdirini beklerse.
Bu sebeple Risale-i Nur özellikle enaniyet, gurur ve hodfüruşluk tehlikesine dikkat çeker ve kişinin kendi kusurunu görmesini önemli bir mânevî emniyet olarak gösterir.
Burada çok önemli bir denge vardır.
İnsan nefsinden nefret ederek bedenine eziyet etmekle vazifeli değildir.
İslam insanın kendisini aç bırakmasını, bedenine zarar vermesini, meşru nimetleri bütünüyle terk etmesini istemez.
Risale-i Nur'un verdiği ölçü çok güzeldir:
Nefsi gerçekten sevmek, ona her istediğini vermek değildir; zararlı heveslerinden koruyarak terbiye etmektir.
Bediüzzaman bunu, insanın nefsine hâkim olması ve onu “hevaya değil, hüdaya” yöneltmesi şeklinde ifade eder.
Bir çocuğa her istediğini vermek nasıl gerçek merhamet değilse, nefse her istediğini vermek de gerçek merhamet değildir.
Bütün bu mertebeleri dört kelimede özetlemek mümkündür:
Bunlara Kur’an, zikir, tefekkür, helal lokma, salih çevre, güzel ahlâk, dua, istiğfar ve ihlas eklendiğinde insanın bütün mânevî hayatını kuşatan bir nefis terbiyesi ortaya çıkar.
Nefis terbiyesinin gayesi yalnız:
“Günah işlememek”
değildir.
Asıl hedef daha büyüktür.
Emmârede:
“Ben ne istiyorum?”
sorusu hâkimdir.
Levvâmede:
“Ben ne yaptım?”
sorusu başlar.
Mülhimede:
“Hangisi doğru?”
sorusu güçlenir.
Mutmainnede:
“Allah bana yeter.”
şuuru gelişir.
Râziyede:
“Rabbimin takdirinden razıyım.”
anlayışı gelişir.
Marziyyede:
“Rabbim benden razı olsun.”
gayesi hâkim olur.
Kâmilede ise insanın hayatı:
istikametinde şekillenmeye başlar.
Bu sebeple nefis terbiyesinin zirvesi nefsi yok etmek değil:
nefsi kulluk makamına indirmektir.
Nefis:
“Ben”
derken iman:
“O”
demeyi öğretir.
Nefis:
“Ben yaptım.”
derken iman:
“Allah nasip etti.”
der.
Nefis:
“Benim.”
derken iman:
“Emanet.”
der.
Nefis:
“İnsanlar beni görsün.”
derken ihlas:
“Allah görsün yeter.”
der.
Nefis:
“Dünya benim olsun.”
derken kalp:
“Allah bana yeter.”
demeye başlar.
İşte gerçek tezkiye budur.
Kur’an'ın nefis hakkındaki temel hükmü çok açıktır:
قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا
Nefsini arındıran kurtuluşa erer.
İnsan dünyaya kâmil bir nefisle gelmez. İçinde hem fücur hem takva istidadı vardır. Hayat, bu iki yol arasında yapılan büyük bir tercihler zinciridir.
Nefs-i emmâreden başlayarak levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve kâmile şeklinde anlatılan yolculuk aslında:
hevadan hüdaya,
gafletten zikre,
isyandan itaate,
gururdan tevazuya,
benlikten kulluğa,
dünya merkezli yaşamaktan Allah merkezli yaşamaya
doğru mânevî bir yolculuktur.
Risale-i Nur'un dikkat çektiği ölçüyle mesele nefsi ezmek veya yok etmek değildir. Nefsin dizginini ele almak ve onu doğru istikamete sevk etmektir.
O zaman nefis insanı taşıyan bir bineğe dönüşür.
Akıl rehber olur.
Kalp imanla kuvvetlenir.
Vicdan uyanır.
İrade güçlenir.
Kur’an yol gösterir.
Sünnet istikameti belirler.
İbadetler nefsi terbiye eder.
Ve insan sonunda Fecr Suresi'nin o büyük müjdesine talip hâle gelir:
يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً
“Ey huzura kavuşmuş nefis! Rabbine, O'ndan razı ve O'nun rızasına ermiş olarak dön.”
Ardından gelen hedef ise bütün nefis terbiyesinin nihai gayesini gösterir:
Allah'ın kulları arasına kabul edilmek ve cennetine girmek.
Nefis terbiyesinin özü şu cümlede toplanabilir:
Ve Risale-i Nur'un ifadesiyle insanın gayesi, nefsin hevâsına esir olmak değil, onu hevâdan hüdâya sevk etmektir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.