- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan hayatında bazen şu sorularla karşılaşır:
“Madem her şey kaderde yazılmıştır, dua neden edilir?”
“Sadaka belayı gerçekten defeder mi?”
“Dua kaderi değiştirir mi?”
“Allah’ın ezelî ilminde her şey belli ise atâ ne demektir?”
“İnsan kader karşısında mecbur mudur, yoksa iradesi var mıdır?”
Risale-i Nur, kader meselesini insanın iradesini ortadan kaldıran bir mecburiyet şeklinde değil; Allah’ın ezelî ilmi, insanın cüz’î iradesi, dua, tevekkül, sorumluluk ve İlâhî rahmet arasındaki büyük bir denge olarak ele alır.
Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye’de kader, kaza ve atâ arasındaki ilişkiyi çok özlü bir ifadeyle şöyle açıklar:
“Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.”
Bu ifadede geçen “bozar” kelimesi, Allah’ın ilminde sonradan bir değişiklik meydana geldiği anlamına gelmez. Çünkü Risale-i Nur’un temel ölçülerinden biri şudur:
“Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tabidir.”
Yani kader, Allah’ın ezelî ilmiyle ilgilidir. Allah’ın ilminde sonradan öğrenme, yanılma veya fikir değiştirme düşünülemez.
Bediüzzaman kaderi şöyle tarif eder:
“Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir.”
Kaderi en sade şekilde şöyle ifade edebiliriz:
Kader, yalnız insanın ne zaman doğacağı, kiminle evleneceği veya ne zaman öleceği meselesinden ibaret değildir.
Kâinattaki bütün ölçüler kader hakikatinin kapsamındadır.
Bir insanın yaratılışı, bir ağacın büyümesi, bir çiçeğin şekli, gezegenlerin hareketleri, canlıların bedenlerindeki ölçüler ve hayatlarının belirli kanunlar içerisinde devam etmesi kaderin geniş dairesi içerisinde düşünülebilir.
Bir mimar bina yapılmadan önce projesini hazırlar.
Projede binanın:
yüksekliği,
odaları,
kapıları,
pencereleri,
merdivenleri,
ölçüleri
belirlenmiştir.
Henüz ortada bina bulunmasa bile onun projesi vardır.
Temsil açısından:
Proje → kader
Binanın yapılması → kaza
şeklinde düşünülebilir.
Elbette Allah’ın ilmini insanın yaptığı projeye benzetmek yalnız meseleyi zihne yaklaştırmak içindir. Allah sonradan düşünüp karar veren bir varlık değildir. O’nun ilmi ezelîdir.
Kader denildiğinde çoğu zaman yalnız insanın başına gelecek hadiseler düşünülür.
Oysa Risale-i Nur’da kader çok daha geniş bir hakikattir.
Bir tohumun içine bakıldığında gelecekte meydana gelecek ağacın programını taşıdığı görülür.
Küçücük bir çekirdekten:
kökler,
gövde,
dallar,
yapraklar,
çiçekler,
meyveler
ortaya çıkar.
Her şey belirli ölçüler içerisinde meydana gelir.
İşte bu ölçülü yaratılış, kader hakikatinin kâinattaki tecellilerinden biri olarak okunabilir.
Kader meselesinin en önemli anahtarlarından biri budur:
“Kader, ilim nevindendir. İlim, malûma tabidir.”
Buradaki temel mesele şudur:
Aksine:
Allah’ın bilmesi insanın iradesini ortadan kaldırmaz.
Çünkü:
Allah kulunun neyi seçeceğini bilir; fakat kul tercihini kendi cüz’î iradesiyle yaptığı için tercihinden sorumludur.
Bir öğretmenin öğrencisini çok iyi tanıdığını düşünelim.
Öğrenci hiç çalışmıyor.
Öğretmen:
“Bu öğrenci böyle devam ederse sınavdan kalacak.”
diyor.
Öğrenci gerçekten çalışmıyor ve sınavdan kalıyor.
Öğrenci:
“Öğretmen benim kalacağımı bildiği için kaldım.”
diyebilir mi?
Hayır.
Öğretmenin bilgisi öğrenciyi zorlamamıştır.
Elbette bu temsil yalnız meseleyi anlamaya yardımcı olur. Çünkü öğretmenin bilgisi tahmine dayanabilir; Allah’ın bilgisi ise kesin, ezelî ve kuşatıcıdır.
Temsilin göstermek istediği hakikat şudur:
Bu nedenle kader insanın iradesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bediüzzaman kazayı şöyle tarif eder:
“O kararın infazı, kaza demektir.”
Buna göre:
En sade ifadeyle:
Kader:
“Ne olacak?”
Kaza:
“Takdir edilen şeyin meydana gelmesi.”
şeklinde düşünülebilir.
Bir elma çekirdeğini düşünelim.
Çekirdeğin içerisinde gelecekte ortaya çıkacak ağacın özelliklerini taşıyan biyolojik bir program bulunmaktadır.
Temsil açısından bu:
gibidir.
Çekirdek toprağa düşer.
Filizlenir.
Kök salar.
Gövdesi büyür.
Dalları çıkar.
Çiçek açar.
Meyve verir.
Programın zaman içerisinde yaratılarak ortaya çıkması ise:
olarak düşünülebilir.
Meselenin en ince noktalarından biri atâ kavramıdır.
Bediüzzaman şöyle tarif eder:
“O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, atâ demektir.”
“Atâ” kelimesi sözlük olarak:
ihsan, bağış, lütuf ve hediye
manalarına gelir.
Risale-i Nur’daki bu özel kullanım açısından ise şöyle ifade edilebilir:
Atâ, Allah’ın rahmetinin özel bir tecellisidir.
Bediüzzaman’ın:
“Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.”
ifadesi ilk bakışta zor anlaşılabilir.
Buradaki “bozmak”, Allah’ın ezelî ilminde meydana gelen bir değişiklik değildir.
Çünkü Allah ezelden ebede her şeyi bilir.
Bediüzzaman meseleyi ayrıca:
“Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır.”
manasıyla açıklar.
Yani genel bir hüküm ve sebep-sonuç düzeni bulunabilir; fakat Cenab-ı Hak rahmetiyle bir kulunu o hükmün kapsamından çıkarabilir.
Dolayısıyla değişiklik:
Meseleyi zihne yaklaştırmak için bir mahkeme temsili kullanılabilir.
Bir kişi hakkında hüküm verildiğini düşünelim:
“Bu kişi şu cezayı alacaktır.”
Bu:
benzetmesine karşılık gelir.
Kararın uygulanması:
gibidir.
Fakat daha sonra kişinin affedildiğini düşünelim.
Hükmün uygulanmasından muaf tutulması:
benzetmesine karşılık gelir.
Özetle:
Karar → kader
Kararın infazı → kaza
Hükmün affedilmesi → atâ
şeklinde düşünülebilir.
Bu nokta özellikle önemlidir.
Atâ, Allah’ın önceden bilmediği beklenmedik bir hadise değildir.
Allah:
“Bunun böyle olacağını bilmiyordum; şimdi kararımı değiştirdim.”
demez.
Böyle düşünmek Allah’ın ezelî ilmiyle bağdaşmaz.
Kulun dua edeceğini de, sadaka vereceğini de, tövbe edeceğini de, bunların hangi neticelere vesile olacağını da Allah ezelden bilir.
Dolayısıyla:
İnsan bazen şöyle düşünür:
“Madem her şey kaderde yazılmış, neden dua ediyorum?”
Bu sorunun cevabı şudur:
Allah yalnız sonucu bilmez.
Sonuca götüren sebepleri de bilir.
Mesela Allah:
bir belanın sebeplerini bilir,
kulunun dua edeceğini bilir,
duaya nasıl karşılık vereceğini bilir,
belanın kaldırılıp kaldırılmayacağını bilir,
bütün bunların sonunda meydana gelecek neticeyi de bilir.
Dolayısıyla dua:
İnsan dua etmekle kaderden kaçmaz; yine kader içerisinde Allah’ın rahmet kapısını çalar.
Hayır.
Risale-i Nur’un önemli ölçülerinden biri şudur:
Bir çocuk doktora:
“Bana şu ilacı ver.”
diyebilir.
Doktor çocuğun isteğini duyar.
Fakat istediği ilaç ona zararlıysa onu vermez.
Başka bir ilaç verir.
Çünkü doktor hastanın isteğinden çok onun faydasını düşünür.
Bunun gibi insan da Allah’tan bir şey ister.
Cenab-ı Hak duasını bilir ve işitir; fakat neticeyi kendi hikmetine göre yaratır.
Bu nedenle duanın karşılığı:
istediğimiz şeyin aynısı,
daha hayırlısı,
bir musibetin kaldırılması,
manevi bir kazanç,
ahirette verilecek bir mükâfat
şeklinde olabilir.
Risale-i Nur’da sadakanın belanın def’ine vesile olabileceğine işaret edilir.
Burada da aynı kader ölçüsü geçerlidir.
Bir insan sadaka verir.
Sadaka bir belanın kaldırılmasına vesile olur.
Fakat bu:
“Kader bozuldu.”
demek değildir.
Çünkü:
Bir insan günah işleyebilir.
Günah cezaya sebep olabilir.
Fakat insan samimiyetle tövbe eder.
Allah onu affeder.
Burada atâ hakikatine yakın büyük bir İlâhî lütuf görülür:
Bu sebeple mümin hiçbir zaman:
“Benim kaderim kötü; artık yapabileceğim hiçbir şey yok.”
dememelidir.
Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.
Kaderin en fazla yanlış kullanıldığı noktalardan biri budur.
Bir insan:
“Kaderimde varsa zaten olur.”
diyerek çalışmayı bırakamaz.
Bu, Risale-i Nur’un kader anlayışı değildir.
Kader insana vazifesini terk ettirmek için verilmemiştir.
Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu denge açısından:
Bir musibet geldikten sonra insan:
“Bunda kader-i İlâhînin bir hikmeti vardır.”
diyerek sabredebilir.
Fakat gelecek için:
“Nasıl olsa kaderimde ne varsa olacak.”
deyip çalışmayı terk edemez.
Çalışır.
Tedbir alır.
Dua eder.
Helâl sebeplere müracaat eder.
Sonra Allah’a tevekkül eder.
Bir insan günah işledikten sonra:
“Ne yapayım, kaderimde varmış.”
diyemez.
Çünkü insan o davranışı kendi iradesiyle tercih etmiştir.
Mesela bir kişi:
“Hırsızlık yaptım ama kaderimde vardı.”
diyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz.
İnsan kötülüğü tercih ettiği için sorumludur.
Allah’ın yaratması insanın tercih sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bu sebeple kader günah için mazeret yapılamaz.
İnsan bir başarı elde ettiğinde nefis hemen:
“Ben yaptım.”
demeye meyleder.
İşte burada kader insana haddini bildirir.
Çünkü o başarı için gerekli:
hayatı,
aklı,
sağlığı,
zamanı,
kabiliyeti,
imkânları,
fırsatları,
sebepleri
insan kendisi yaratmamıştır.
Bu nedenle insan çalışır fakat başarı geldiğinde:
“Allah nasip etti.”
der.
Böylece kader insanı gururdan korur.
Bediüzzaman kader, kaza ve atâ hakikatini anlattıktan sonra çok güzel bir kulluk şuuruna ulaşır:
“Yâ İlâhî! Hasenatım senin atândandır...”
Kul yaptığı iyilikleri yalnız kendisine mal etmez.
Çünkü:
imanı Allah vermiştir,
aklı Allah vermiştir,
sağlığı Allah vermiştir,
imkânları Allah vermiştir,
iyilik yapma fırsatını Allah vermiştir,
hidayet Allah’ın ihsanıdır.
Öyleyse insan iyilik yaptığında:
“Ben ne kadar büyük bir insanım.”
demek yerine:
“Rabbim bana bu hayrı yapmayı nasip etti.”
demelidir.
Bu anlayış insanı ucubdan, kibirden ve gururdan korur.
Meseleyi zihnimizde şöyle özetleyebiliriz:
Allah’ın ezelî ilmindeki takdir, ölçü ve programdır.
↓
Takdir edilen şeyin zamanı geldiğinde yaratılıp meydana gelmesidir.
↓
Allah’ın rahmet ve ihsanıyla kulun belirli bir hükmün icrasından muaf tutulması veya özel bir lütfa mazhar olmasıdır.
Ancak burada unutulmaması gereken en önemli hakikat şudur:
Şöyle düşünmek doğru değildir:
“Önce kaderde A yazılmıştı.
Sonra Allah fikrini değiştirdi.
B oldu.”
Bu anlayış Allah’ın ezelî ilmiyle bağdaşmaz.
Daha doğru ifade şudur:
Biz olayları zaman içerisinde görüyoruz.
Dün başka bir şey vardı.
Bugün başka bir şey meydana geldi.
Yarın başka bir netice ortaya çıkacak.
Fakat Allah’ın ilmi bizim gibi zamanın içerisinde değildir.
Dolayısıyla bize değişiklik gibi görünen hadiseler Allah için sonradan öğrenilmiş yeni bilgiler değildir.
Risale-i Nur’un ortaya koyduğu denge çok önemlidir.
Kader insana:
“Her şeyi sen yapmıyorsun.”
der.
Cüz’î irade ise:
“Tercihlerinden sorumlusun.”
der.
Böylece insan iki büyük uçtan kurtulur.
Birincisi:
“Her şeyi ben başardım.”
İkincisi:
“Benim hiçbir iradem yok; ne olacaksa olur.”
Risale-i Nur her ikisini de reddeder.
Doğru tavır şudur:
İnsan her şeyin Allah’ın ilmi ve iradesi dışında olmadığını bilir.
Bir hadise meydana geldikten sonra Allah’ın takdirinde hikmet bulunduğuna inanır ve sabreder.
İnsan:
“Artık hiçbir şey değişmez.”
diyerek Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
Dua eder.
Tövbe eder.
Sadaka verir.
Allah’a yönelir.
Çalışır.
Tedbir alır.
Sonra neticeyi Rabbine bırakır.
Kader inancı insanı pasifleştirmek için değil, ruhuna denge kazandırmak içindir.
Mümin:
Geçmişine baktığında:
“Allah’ın takdirinde bir hikmet vardır.” der.
Günahına baktığında:
“Ben tercih ettim; tövbe etmeliyim.” der.
Başarısına baktığında:
“Rabbim nasip etti.” der.
Geleceğine baktığında:
“Çalışmalı ve tedbir almalıyım.” der.
Bir ihtiyacı olduğunda:
“Dua etmeliyim.” der.
Bir musibet karşısında:
“Sabretmeli ve Rabbime sığınmalıyım.” der.
Günahından sonra:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeliyim.” der.
İşte kader imanı insanı hem gururdan, hem ümitsizlikten, hem de tembellikten koruyan büyük bir iman hakikatidir.
Risale-i Nur’a göre meseleyi birkaç cümlede şöyle özetleyebiliriz:
Fakat:
Bunların tamamı Allah’ın ezelî ilminde bilinmektedir.
Bu sebeple mümin kader karşısında çaresiz ve pasif bir insan değildir.
O:
Çalışır; çünkü iradesi vardır.
Tedbir alır; çünkü sebeplere müracaat etmek vazifesidir.
Dua eder; çünkü Allah’ın rahmetine muhtaçtır.
Tövbe eder; çünkü Allah’ın affından ümit kesmez.
Sadaka verir; çünkü hayrın ve rahmetin kapılarını arar.
Tevekkül eder; çünkü neticeyi yaratan Allah’tır.
Musibet geldiğinde sabreder; çünkü kaderde hikmetsizlik olmadığına inanır.
Başarı geldiğinde şükreder; çünkü bütün iyilikleri yalnız kendi nefsinden bilmez.
Böylece kader insana tevekkülü, kaza teslimiyeti, atâ ise ümit ve duayı öğretir. İnsan ne “Her şeyi ben yaparım.” diyerek gurura düşer ne de “Benim elimden hiçbir şey gelmez.” diyerek tembelliğe ve cebir anlayışına sığınır.
Kaderin verdiği en güzel derslerden biri şudur:
Vazifeni yap, sebeplere müracaat et, dua kapısını bırakma; fakat neticeyi Allah’tan bil.
Çünkü kulun vazifesi çalışmak ve kulluk etmek, neticeyi yaratmak ise Allah’a aittir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.