- Salih Avcı
- 20.02.2023
İhlâs, en kısa ifadeyle bir işi yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için yapmak, insanların beğenisini, alkışını, makamı, şöhreti, menfaati ve dünyevî karşılığı asıl maksat hâline getirmemektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ
“Hâlbuki onlara, dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk etmeleri emredilmişti.”
(Beyyine, 98/5)
İhlâs, yapılan amelin dış görünüşünden ziyade niçin yapıldığıyla ilgilidir. Aynı namazı iki insan kılabilir, aynı hayrı iki insan yapabilir, aynı hakikati iki insan anlatabilir; fakat niyetleri farklı olduğu için Allah katındaki değerleri de farklı olabilir.
Bediüzzaman Said Nursî, özellikle Yirmi Birinci Lem’a – İhlâs Risalesi’nde ihlâsı hizmet hayatının temel şartlarından biri olarak ele alır. Meşhur ifadesiyle:
“Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.”
Çünkü Allah razı olduktan sonra insanların kabul edip etmemesi ikinci derecede kalır.
İhlâsın merkezindeki soru şudur:
“Ben bunu kimin için yapıyorum?”
İnsan bazen Allah için başladığı bir işin içine farkında olmadan başka maksatlar karıştırabilir:
İnsanlar beni takdir etsin.
Bilgili olduğumu görsünler.
Benim sözüm geçsin.
Ben önde olayım.
Benim cemaatim, grubum veya düşüncem üstün görünsün.
Bana teşekkür edilsin.
İsmim duyulsun.
İnsanlar beni dindar bilsin.
Maddî veya manevî bir karşılık elde edeyim.
Bunların amelin asıl sebebi hâline gelmesi ihlâsı zedeler.
Bediüzzaman'ın ölçüsü son derece açıktır:
“Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.”
Bu anlayış insana büyük bir özgürlük kazandırır.
Çünkü insan artık herkes tarafından beğenilmek zorunda değildir.
Allah biliyorsa yeter.
Allah görüyorsa yeter.
Allah kabul ediyorsa yeter.
Allah razıysa yeter.
İhlâsın özü budur.
İhlâs Risalesi'nin en temel düsturlarından biri şudur:
“Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.”
Burada çok önemli bir iman terbiyesi vardır.
Bir insan hizmet ederken sürekli neticeyi düşünürse zamanla yorulabilir:
“Niçin kimse beni dinlemiyor?”
“Niçin insanlar değişmiyor?”
“Niçin yaptığım hizmet görülmüyor?”
“Niçin bana teşekkür edilmiyor?”
Fakat ihlâslı insan şöyle düşünür:
“Benim vazifem doğru olanı Allah rızası için yapmak; neticeyi yaratmak Allah’a aittir.”
Bu düşünce insanı hem ümitsizlikten hem de gururdan korur.
Başarı gelirse:
“Ben yaptım.”
demez.
Başarısızlık görünürse de:
“Her şey boşa gitti.”
demez.
Çünkü Allah rızası için yapılan hiçbir amel Allah katında boşa gitmez.
Bir hayır işini kimse görmese yine yapabiliyor muyum?
Bana teşekkür edilmese devam edebiliyor muyum?
Başkasının adı öne çıksa rahatsız oluyor muyum?
Benim yerime başka biri aynı hizmeti daha güzel yapsa sevinebiliyor muyum?
İşte bu sorular ihlâsımızı ölçmek açısından son derece önemlidir.
İhlâs Risalesi'nin ikinci büyük düsturu, hak ve hakikat yolunda çalışan insanların birbirlerini rakip görmemeleridir.
Bediüzzaman'ın verdiği ölçü şudur:
“Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nevinden gıpta damarını tahrik etmemektir.”
Buradaki faziletfuruşluk, kendi faziletini sergilemek, üstünlüğünü hissettirmeye çalışmak anlamındadır.
İnsan nefsi şöyle diyebilir:
“Ben daha iyi biliyorum.”
“Ben daha ihlâslıyım.”
“Ben daha çok hizmet ediyorum.”
“Benim yöntemim daha doğru.”
“Ben daha eskiyim.”
“Ben daha faydalıyım.”
İşte ihlâs burada ciddi bir imtihandan geçmektedir.
Çünkü hak hizmetinde mesele:
“Kim yaptı?”
değil,
“Allah'ın razı olduğu iş yapıldı mı?”
meselesidir.
Eğer güzel bir hizmet gerçekleşmişse, bunu bizim yapmamız şart değildir.
Bediüzzaman ihlâsı anlatırken insan vücudundan çok güçlü bir ölçü çıkarır.
Bir insanın sağ eli sol eliyle rekabet eder mi?
Göz kulağa:
“Sen niçin benden daha çok iş yapıyorsun?”
der mi?
Kalp akciğeri kıskanır mı?
Ayak:
“Bütün beden benim kıymetimi bilsin.”
diye çalışmayı bırakır mı?
Hayır.
Çünkü hepsi aynı bedenin parçalarıdır.
İman ve Kur’ân hizmetinde çalışan insanlar da kendilerini aynı manevî bedenin azaları gibi görmelidir.
Bir kardeş başarılı olduğunda:
“O kazandı, ben kaybettim.”
yerine:
“Biz kazandık.”
diyebilmelidir.
İhlâsın önemli işaretlerinden biri budur.
İhlâs Risalesi'nin bir diğer temel ölçüsü şudur:
“Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.”
Bu düstur insanı sayılara, makamlara ve görünür güce bağımlı olmaktan kurtarır.
İnsan bazen şöyle düşünebilir:
“Çok insanımız varsa güçlüyüz.”
“Paramız varsa güçlüyüz.”
“Bizi herkes tanıyorsa güçlüyüz.”
“Çevremiz genişse başarılıyız.”
Risale-i Nur'un ihlâs anlayışında ise asıl kuvvet:
Haklı olmak + samimi olmak + Allah'ın rızasını aramaktır.
Kur’ân'ın ölçüsü de bunu destekler:
إِنْ يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ
“Allah size yardım ederse artık size galip gelecek kimse yoktur.”
(Âl-i İmrân, 3/160)
Demek ki gerçek kuvvet yalnız kalabalıkta değildir.
Haklı bir dava, ihlâslı birkaç insanın elinde çok büyük neticelere vesile olabilir.
Bediüzzaman dikkat çekici bir noktaya temas eder:
Bazen dünya menfaati peşinde koşan insanlar ortak menfaatleri için çok güçlü şekilde birleşebilirken, hak yolunda bulunan insanlar enaniyet, rekabet ve tarafgirlik yüzünden ayrılabilirler.
Bu büyük bir çelişkidir.
Hak yolunda bulunan iki kişi:
“Benim fikrim.”
“Benim yöntemim.”
“Benim grubum.”
“Benim sözüm.”
“Benim hizmetim.”
demeye başladığında, haklı oldukları hâlde kuvvetlerini kaybedebilirler.
Çünkü birlik bozulmuştur.
Burada ihlâs:
“Ben”den “biz”e geçiştir.
Daha ileri seviyede ise:
“Biz yaptık.”
düşüncesinden bile:
“Allah yaptırdı, bizi vesile etti.”
şuuruna yükselmektir.
İhlâs Risalesi'nin en derin düsturlarından biri budur.
Bediüzzaman bunu şahs-ı manevî anlayışıyla açıklar.
Bir topluluk hakiki bir ihlâsla birleştiğinde ortaya ortak bir manevî şahsiyet çıkar. Herkesin meziyeti bu ortak havuza girer.
Böyle olunca kardeşinin başarısı senin kaybın değildir.
Onun başarısı ortak başarınızdır.
Kardeşin güzel konuşuyorsa:
“Keşke ben konuşsaydım.”
yerine:
“Elhamdülillah, bu hakikat güzel anlatıldı.”
demek gerekir.
Kardeşin senden daha çok seviliyorsa:
“Niçin onu seviyorlar?”
yerine:
“Allah onun vasıtasıyla insanlara fayda veriyor.”
diye sevinmek gerekir.
İşte bu yüksek ahlâk, ihlâsın en zor fakat en güzel mertebelerindendir.
İhlâs Risalesi'nde dikkat çeken kavramlardan biri:
**“Fenâ fi'l-ihvân”**dır.
Bu ifade kabaca:
Kardeşlerinin meziyetlerini kendi meziyetin gibi görmek, onların şerefiyle şereflenmek ve şahsî enaniyeti ortak hizmet içinde eritmek
şeklinde anlaşılabilir.
Bu, kişinin kendi şahsiyetini yok etmesi anlamına gelmez.
Mesele ene merkezli yaşamaktan kurtulmaktır.
Normal nefis şöyle düşünür:
Ben başarılı olayım.
Ben anlatayım.
Ben bilineyim.
Ben takdir edileyim.
İhlâs ise şöyle düşündürür:
Hakikat başarılı olsun.
İman hizmeti ilerlesin.
Allah'ın adı yücelsin.
İnsanlar hakikati öğrensin.
Bunu kimin yaptığı ikinci derecede kalır.
Enaniyet, insanın “ben” duygusunu merkeze koymasıdır.
Ene aslında insana verilmiş bir ölçü ve emanettir. Fakat yanlış kullanıldığında insanı:
gurura,
kibre,
rekabete,
kıskançlığa,
üstünlük duygusuna,
tarafgirliğe
götürebilir.
İhlâslı insan ise meziyetini inkâr etmez; fakat onu kendinden bilmez.
“Allah verdi.”
der.
Başarı kazandığında:
“Ben başardım.”
yerine:
“Allah nasip etti.”
der.
Bu anlayış insanın çalışmasını azaltmaz; aksine şükürle çalışmasını sağlar.
Riya, ibadet veya hayırlı bir işi insanların görmesi ve beğenmesi maksadıyla yapmaktır.
Resûlullah ﷺ amellerin niyetlerle bağlantısını meşhur hadisinde şöyle bildirir:
“Ameller ancak niyetlere göredir.”
(Buhârî, Bed'ü'l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155)
Riya bazen çok açıktır, bazen son derece gizlidir.
Mesela insan:
“İnsanlar beni dindar bilsin.”
diye ibadet edebilir.
Bu açık tehlikedir.
Fakat daha gizlisi:
“Benim ne kadar ihlâslı olduğumu görsünler.”
düşüncesidir.
Hatta kişi insanların takdirini istemediğini göstermek suretiyle bile onların takdirini arayabilir.
Bu sebeple ihlâs sürekli murakabe ister.
Bediüzzaman ihlâsı bozan önemli sebeplerden biri olarak câh ve makam sevgisine dikkat çeker.
İnsanların kendisini sevmesi, dinlemesi ve takdir etmesi nefse hoş gelir.
Bu his kontrol edilmezse hizmetin içine karışabilir.
İnsan artık Allah'ın rızasından çok:
“İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor?”
sorusuyla yaşamaya başlayabilir.
Bu durumda hizmet görünüşte Allah için devam ederken iç dünyada insanların beğenisi önem kazanmaya başlar.
Çaresi:
Makamı amaç değil, emaneten verilmiş bir hizmet aracı görmek.
Makam verilirse hizmet edilir.
Alınırsa küsülmez.
Çünkü maksat makam değil rıza-yı İlâhîdir.
Din hizmetini dünyevî menfaate basamak yapmak ihlâs açısından büyük bir tehlikedir.
Burada önemli bir ayrım vardır:
Bir insanın helâl şekilde para kazanması başka şeydir; yaptığı dinî hizmetin asıl maksadının para, şöhret veya menfaat hâline gelmesi başka şeydir.
İhlâs kalbin yönelişiyle ilgilidir.
İnsan kendisine şu soruyu sorabilir:
“Hiçbir dünyevî karşılık almasaydım yine bu işi yapar mıydım?”
Bu soru niyetin kontrol edilmesinde güçlü bir ölçüdür.
İhlâsın önündeki engellerden biri hasettir.
Haset:
Başkasındaki nimetin yok olmasını istemektir.
Gıpta ise:
Ondaki güzel nimetin onda kalmasını isteyerek kendisinin de benzerine sahip olmayı arzulamaktır.
Fakat hizmet alanında gıpta bile dikkatle yönetilmelidir.
Çünkü:
“O güzel anlatıyor, ben de güzel anlatayım.”
düşüncesi zamanla:
“Ben ondan daha güzel anlatmalıyım.”
hâline dönüşebilir.
Sonra:
“Niçin onu daha çok dinliyorlar?”
duygusu ortaya çıkar.
Buradan rekabet ve haset doğabilir.
İhlâsın yüksek mertebesi ise:
“Kim anlatırsa anlatsın, yeter ki hakikat anlatılsın.”
diyebilmektir.
Hizmet insanında ortaya çıkabilecek ince bir hastalık şudur:
“Bu işi mutlaka ben yapmalıyım.”
İlk bakışta bu hizmet aşkı gibi görünür.
Fakat altında bazen ene bulunabilir.
İhlâsın ölçüsü şöyledir:
“Benim yapmam mı önemli, yoksa işin güzel yapılması mı?”
Eğer başka biri işi daha güzel yapabiliyorsa ve bundan rahatsız oluyorsak, nefsimizi sorgulamamız gerekir.
Gerçek ihlâs:
“Allah kimi vesile ederse etsin, yeter ki hayır gerçekleşsin.”
diyebilmektir.
İhlâs yalnız bireysel niyet meselesi değildir.
Aynı zamanda kardeşlik ahlâkıdır.
Çünkü sürekli:
Ben, benim fikrim, benim hizmetim, benim grubum
diyen insan zamanla kardeşleriyle rekabete girebilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ
“Müminler ancak kardeştirler.”
(Hucurât, 49/10)
Başka bir ayette:
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ
“Birbirinizle çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz gider.”
(Enfâl, 8/46)
Dolayısıyla ihlâs:
Kardeşinin başarısından rahatsız olmamak, bilakis onunla sevinmektir.
İhlâs Risalesi'nde birlik ve ittifakı anlatmak için çok güzel bir temsil kullanılır.
Ayrı ayrı duran üç tane “1” düşünelim:
1 + 1 + 1 = 3
Fakat yan yana geldiklerinde:
111
olurlar.
Yani hakiki ittifak ve ihlâs, insanların kuvvetlerini sadece toplamakla kalmaz; birbirlerinin kuvvetini büyütmelerine vesile olur.
Aynı şekilde:
Bir kişi güzel konuşur.
Bir kişi güzel yazar.
Bir kişi organizasyon yapar.
Bir kişi maddî destek sağlar.
Bir kişi dua eder.
Bir kişi insanlarla güzel iletişim kurar.
Hepsi aynı maksat için çalışırsa büyük bir şahs-ı manevî meydana gelir.
Mesele herkesin aynı işi yapması değil, aynı gaye için farklı vazifeleri ihlâsla yapmasıdır.
Tesanüd, birbirine dayanmak ve birbirini desteklemektir.
İhlâslı topluluklarda insanlar birbirlerini aşağı çekmez; yukarı kaldırırlar.
Birinin eksiğini diğeri tamamlar.
Birinin yorulduğu yerde diğeri yükü alır.
Birinin bilmediğini diğeri bilir.
Birinin ulaşamadığı insana diğeri ulaşır.
Böylece ferdî kabiliyetler ortak bir kuvvete dönüşür.
Bu sebeple Risale-i Nur hizmet anlayışında:
İhlâs + uhuvvet + tesanüd
birbirini tamamlayan temel esaslardır.
İhlâs çoğu zaman büyük günahlarla değil, çok ince nefsânî duygularla zarar görür.
Örneğin:
Takdir beklemek.
Teşekkür beklemek.
Öne çıkmak istemek.
Sözünün kabul edilmesini istemek.
Kendi fikrine aşırı bağlanmak.
Kardeşinin başarısını kıskanmak.
Eleştirilince hizmetten soğumak.
Makam verilmediğinde küsmek.
İnsanların ilgisi azalınca çalışmayı bırakmak.
Bunlar insanın niyetini kontrol etmesini gerektiren işaretlerdir.
İnsan ihlâsını geliştirmek istiyorsa insanların bilmediği amellerinin bulunması çok kıymetlidir.
Mesela:
Kimsenin bilmediği bir sadaka.
Kimsenin bilmediği bir dua.
Gecenin bir vaktinde iki rekât namaz.
Gizlice yapılan bir yardım.
Birinin arkasından onun için dua etmek.
Kimse görmeden bir fakirin ihtiyacını gidermek.
Çünkü insanlardan tamamen gizli olan amel, nefsi terbiye konusunda güçlü bir eğitimdir.
Kalp zamanla şunu öğrenir:
“Allah'ın bilmesi yeter.”
İnsan sonuçları yaratamaz.
İnsan:
anlatır fakat hidayeti yaratamaz;
tohumu eker fakat bitkiyi yaratamaz;
tedavi eder fakat şifayı yaratamaz;
dua eder fakat neticeyi yaratamaz.
Bu yüzden ihlâslı insan:
“Ben vazifemi Allah rızası için yapacağım; netice Allah'ın takdiridir.”
der.
Bu anlayış insanı iki büyük tehlikeden korur:
Çünkü:
“Allah nasip etti.”
der.
Çünkü:
“Ben vazifemi yaptım; netice Allah'a aittir.”
der.
İnsanların beğenisini merkeze alan insan sürekli yorulur.
Çünkü herkesin beklentisi farklıdır.
Birisi över.
Birisi eleştirir.
Birisi sever.
Birisi sevmez.
Birisi destekler.
Birisi karşı çıkar.
İnsanların rızasını merkeze alan kişi sürekli değişken ölçüler arasında kalır.
Fakat Allah'ın rızasını merkeze alan insanın kıblesi birdir.
Bu nedenle ihlâs aynı zamanda büyük bir kalp huzurudur.
İhlâs yalnız okunacak bir konu değildir; günlük hayatta uygulanması gereken bir terbiyedir.
Her önemli işten önce kendimize şu soruları sorabiliriz:
1. Bunu niçin yapıyorum?
Allah rızası mı, insanların takdiri mi?
2. Kimse bilmeyecek olsa yine yapar mıydım?
3. Başkası bu işi benden daha güzel yapsa sevinir miyim?
4. Bana teşekkür edilmezse devam eder miyim?
5. Eleştirilirsem hemen hizmetten vazgeçer miyim?
6. İsmimin bilinmesi benim için önemli mi?
7. Başarıyı kendimden mi biliyorum, Allah'ın ihsanı mı görüyorum?
8. Kardeşimin başarısını kendi başarım gibi görebiliyor muyum?
Bu sorular ihlâs muhasebesidir.
İhlâs Risalesi'nin ana terbiyesini dört büyük başlıkta toplayabiliriz:
Yaptığın işi Allah için yap.
İnsanların alkışını değil Allah'ın rızasını hedefle.
Hak hizmetindeki kardeşini rakip görme.
Onun başarısından memnun ol.
Gerçek kuvveti makamda, sayıda, şöhrette ve maddiyatta arama.
Hak ve ihlâsa dayan.
Şahs-ı manevî anlayışıyla kardeşinin başarısını ortak başarı olarak gör.
Böylece haset yerine muhabbet, rekabet yerine tesanüd doğar.
İki insan bir camiyi temizliyor olsun.
Birincisi düşünüyor:
“İnsanlar beni çalışkan ve dindar görsün.”
İkincisi düşünüyor:
“Burası Allah'ın evidir. Rabbim razı olsun.”
Dışarıdan bakıldığında ikisi de aynı işi yapıyor.
Fakat iç dünyaları tamamen farklıdır.
İşte ihlâs:
Amelin görüntüsünden önce kalbin yönünü düzeltmektir.
İhlâsın ileri derecesinde insan şöyle bir şuur kazanır:
“Ben bilinmeyeyim, hakikat bilinsin.”
“Ben sevilmeyeyim, Allah sevilsin.”
“Ben alkışlanmayayım, Allah razı olsun.”
“Ben öne çıkmayayım, hizmet ilerlesin.”
“Benim ismim unutulsa da Allah'ın dini insanların kalbinde yaşasın.”
Bu anlayış nefse ağırdır.
Fakat ihlâsın ruhu tam da burada ortaya çıkar.
İhlâs Risalesi yalnızca din hizmeti yapanlara yönelik bir metin değildir. Aslında insanın bütün hayatına uygulanabilecek büyük bir niyet terbiyesidir.
Namazda ihlâs gerekir.
Sadakada ihlâs gerekir.
İlim öğrenirken ihlâs gerekir.
İlim öğretirken ihlâs gerekir.
Aile hayatında ihlâs gerekir.
İnsanlara yardım ederken ihlâs gerekir.
Kur’ân hizmetinde ihlâs gerekir.
Hatta bir insanın ailesinin geçimini sağlamak için çalışması bile güzel bir niyetle ibadet değerine ulaşabilir.
Bütün mesele kalbin kıblesidir.
İnsanların alkışına çevrilmiş bir kalp insanların alkışı kesilince yorulur.
Allah'a çevrilmiş bir kalp ise kimse görmese bile yoluna devam eder.
Çünkü onun şahidi Allah'tır.
Bu nedenle İhlâs Risalesi'nin ruhu şu cümlede toplanabilir:
“Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.”
Ve mümin kendi kalbine sürekli şu ölçüyü hatırlatmalıdır:
Allah razıysa insanların alkışına ihtiyacım yok.
Allah biliyorsa insanların bilmesine ihtiyacım yok.
Allah kabul ediyorsa insanların takdirine ihtiyacım yok.
Kardeşim benden daha güzel hizmet ediyorsa kıskanmama gerek yok; çünkü maksat benim yükselmem değil, hakikatin yükselmesidir.
Başarı bana ait değildir; Allah'ın ihsanıdır.
Vazifem hizmettir, netice Allah'a aittir.
Ve nihayet ihlâsın en sade duası şudur:
“Allah'ım! Yaptığımız bütün ibadetleri, hizmetleri, iyilikleri ve hayırları yalnız Senin rızan için yapmayı bize nasip eyle. Nefsimizin payını, riya ve gösterişi, makam ve şöhret sevgisini, haset ve rekabeti kalbimizden çıkar. Kardeşlerimizin meziyetleriyle sevinmeyi, onların başarısını kendi başarımız bilmeyi, hakta ve ihlâsta birleşmeyi nasip eyle. Bizi insanların alkışına değil Senin rızana talip olan kullarından eyle. Âmin.”
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.