- Salih Avcı
- 20.02.2023
İslâm imanının merkezi tevhiddir. Tevhid, en kısa ifadeyle Allah’ın bir olduğuna inanmak olmakla beraber, yalnızca “Allah birdir” demekten çok daha geniş bir hakikati ifade eder. Kâinattaki bütün varlıkları, hadiseleri, sebepleri, nimetleri ve hayatı Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri olarak okuyabilmektir.
Risale-i Nur’un üzerinde en fazla durduğu iman hakikatlerinden biri de budur. Bediüzzaman Said Nursî, kâinatı büyük bir kitap gibi ele alır. Bu kitabın her sayfasında, her satırında, hatta her harfinde Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller bulunduğunu ifade eder.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.”
(İhlâs Sûresi, 112/1-4)
İhlâs Sûresi, tevhidin Kur’ân’daki en özlü ifadelerinden biridir.
Tevhid hakikatini daha iyi anlayabilmek için özellikle üç kavramı birbirinden ayırmak gerekir:
Tevhid: Allah’ı bir bilmek ve bütün varlığı O’na bağlamak.
Vahdâniyet: Allah’ın bütün kâinat üzerindeki birlik mührünü görmek.
Ehadiyet: Allah’ın her bir varlık üzerindeki özel, doğrudan ve hususî tecellisini görmek.
Başka bir ifadeyle:
Vahdâniyet bütünde görünen birliktir; ehadiyet ise her bir fertte görünen birliktir.
“Tevhid”, Arapça وَحَّدَ – يُوَحِّدُ – تَوْحِيدًا kökünden gelir ve “birlemek, bir kabul etmek” anlamındadır.
İman açısından tevhid:
Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde, rububiyetinde ve ulûhiyetinde hiçbir ortağı bulunmadığını kabul etmektir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“İlâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”
(Bakara, 2/163)
Tevhid yalnızca Allah’ın varlığını kabul etmek değildir. Asıl soru:
“Bu kâinatın bir yaratıcısı var mıdır?”
sorusunun ötesinde:
“Bu kâinatta meydana gelen bütün işler kimin iradesi, ilmi, kudreti ve tedbiriyle meydana geliyor?”
sorusudur.
Risale-i Nur bu noktada insanı sebeplerden Müsebbibü’l-Esbâb’a, yani sebepleri yaratan Allah’a götürür.
Bir ağacın meyve vermesinde güneş, su, hava, toprak, mineraller, hücreler ve genetik yapı birer sebep olarak görünür.
Fakat tevhid nazarı sorar:
Bütün bu sebepleri kim birlikte çalıştırıyor?
Toprak meyvenin şeklini biliyor mu?
Su onun tadını belirleyebilir mi?
Güneş vitamin miktarını hesaplayabilir mi?
Ağacın şuuru var mı?
Öyleyse sebepler yaratıcı değil, yaratılışta kullanılan vasıtalardır.
Bediüzzaman’ın tevhid anlayışında sebepler birer perde hükmündedir. Hakiki tesir ve yaratma Allah’a aittir.
İslâm’ın temel cümlesi:
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ
“Allah’tan başka ilâh yoktur.”
ifadesidir.
Bu cümlenin iki yönü vardır:
“Lâ ilâhe” — Allah’tan başka gerçek ilâhları reddeder.
“İllallah” — Hakiki mabudun yalnız Allah olduğunu ilan eder.
Dolayısıyla tevhid hem nefy, hem de isbattır.
Önce sahte ilâhlar, bağımsız güçler ve hakiki tesir sahibi kabul edilen varlıklar reddedilir; ardından bütün kudret, rububiyet ve ulûhiyet Allah’a verilir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Zikrin en faziletlisi ‘Lâ ilâhe illallah’tır.”
(Tirmizî, Daavât)
Çünkü “Lâ ilâhe illallah” yalnızca dil ile söylenen bir zikir değil, bütün varlığı yorumlayan bir iman ölçüsüdür.
Risale-i Nur’un tevhid delillerinden biri nizamdır.
Kâinatta büyük bir düzen vardır.
Dünya Güneş etrafında hareket eder. Ay, Dünya ile belirli bir ilişki içerisindedir. Atmosfer hayatı korur. Su sürekli bir döngü içerisindedir. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar birbirleriyle ilişkili ekolojik sistemler meydana getirir. İnsan bedeninde ise milyarlarca hücre ortak bir sistem içerisinde çalışır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Rahmân’ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bak; bir çatlak görebiliyor musun?”
(Mülk, 67/3)
Risale-i Nur açısından:
Nizam, Nâzım’ı gösterir.
Yani düzen, düzenleyiciyi gösterir.
Üstelik kâinatın farklı bölgelerinde aynı temel kanunların işlemesi, bütün âlemin tek bir iradenin idaresinde bulunduğuna işaret eder.
Vahdâniyet, Allah’ın bütün kâinat üzerindeki birlik tecellisini ifade eder.
Risale-i Nur perspektifinden vahdâniyet, büyük ölçekte görünen tevhid mührüdür.
Örneğin Dünya üzerindeki bütün canlıların:
aynı Güneş’ten faydalanması,
aynı atmosfer içerisinde yaşaması,
aynı su döngüsüne bağlı olması,
aynı elementlerden meydana gelmesi,
birbirleriyle bağlantılı sistemler oluşturması
bütün yeryüzünün tek bir idare altında bulunduğuna işaret eder.
Bunu büyük bir fabrikaya benzetebiliriz.
Bir fabrikadaki binlerce makine birbirinden bağımsız değil de aynı üretim amacı doğrultusunda çalışıyorsa, fabrikanın bütününde tek bir yönetimin hâkim olduğunu düşünürüz.
Kâinat ise bundan sonsuz derecede büyük bir sistemdir.
Galaksilerden atomlara kadar bütün varlıkların birbirleriyle ilişkili olması, Risale-i Nur açısından vahdâniyet mührünü gösterir.
Bediüzzaman kâinatta görülen teavün, yani yardımlaşma hakikatine dikkat çeker.
Bir ağacın yaşaması için Güneş ışık verir, bulut su taşır, toprak mineraller sunar, hava karbondioksit sağlar ve mikroorganizmalar toprağın yapısına katkıda bulunur.
Ağaç ise meyve verir, oksijen üretir ve başka canlılara barınak olabilir.
Bunların hiçbiri bütün sistemi kuşatan bir şuura sahip değildir. Fakat sistemin bütünü son derece düzenli çalışmaktadır.
Buradan şu sonuca ulaşılır:
Birbirini tanımayan sebeplerin aynı gayeye hizmet etmesi, hepsinin aynı iradenin emri altında bulunduğunu gösterir.
İşte bu vahdâniyettir.
Kur’ân çok güçlü bir aklî delil sunar:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu.”
(Enbiyâ, 21/22)
Kâinat bir bütündür.
Eğer birbirinden bağımsız mutlak iradeler kâinat üzerinde hâkim olsaydı, düzenin ve bütünlüğün bozulması beklenirdi.
Fakat kâinatın her tarafında birbirine bağlı kanunlar ve sistemler bulunmaktadır.
Dolayısıyla:
Kâinattaki birlik, idaredeki birliği gösterir.
Ehadiyet, vahdâniyetten daha hususî bir tecelliyi ifade eder.
Vahdâniyet, Allah’ın bütün kâinat üzerindeki hâkimiyetini gösterir.
Ehadiyet ise Allah’ın her bir varlıkta, o varlığa özel olarak isim ve sıfatlarını göstermesidir.
Örneğin bütün insanlığın yaratılması vahdâniyet açısından okunabilir.
Fakat her insanın farklı yüzü, parmak izi, sesi, mizacı ve genetik yapısı olması ehadiyet açısından okunabilir.
Milyarlarca insan yaratılır; fakat hiçbir insan diğerinin tam kopyası değildir.
Bu, seri yaratılış içerisinde şahsî sanatın bulunmasıdır.
İşte Risale-i Nur açısından bu durum ehadiyet sikkesini gösterir.
Risale-i Nur’da tevhidin anlaşılması için kullanılan önemli temsillerden biri Güneş temsilidir.
Güneş gökyüzünde birdir; fakat ışığı bütün dünyayı kuşatır.
Bu açıdan Güneş’in bütün yeryüzüne ışık vermesi vahdâniyete örnek olarak düşünülebilir.
Fakat aynı Güneş bir damlanın üzerinde parlar, bir çiçeğin üzerinde görünür, bir aynada akseder ve küçük bir su zerresinde yansır.
Her parlak nesne Güneş’i kendi kabiliyetine göre gösterir.
Bu da ehadiyetin anlaşılmasına yardımcı olan bir temsildir.
Elbette Allah hiçbir mahlûka benzemez. Bu sadece hakikati akla yaklaştırmak için kullanılan bir temsildir.
Kur’ân’ın ifadesi açıktır:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”
(Şûrâ, 42/11)
Basitleştirilmiş bir ifadeyle:
Vahdâniyet → bütündeki birlik
Ehadiyet → fertteki birlik
Bir ormana baktığımızı düşünelim.
Binlerce ağaç vardır. Hepsi aynı Güneş’ten, atmosferden, su sisteminden ve yeryüzünden faydalanmaktadır.
Bu büyük birlik:
Vahdâniyet mührüdür.
Sonra tek bir ağaca yaklaşalım.
Ağacın her yaprağı ölçülüdür. Damarları düzenlidir. Hücreleri çalışmaktadır. Meyveleri belirli renk, tat, koku ve besin değerleri taşımaktadır.
Bu defa bütün ormanı değil, tek ağacın üzerindeki hususî sanatı görürüz.
Bu ise ehadiyet tecellisine örnektir.
Ehadiyetin en güzel örneklerinden biri insan yüzüdür.
Dünya tarihinde milyarlarca insan yaşamıştır.
Hepsinde iki göz, iki kulak, bir burun ve bir ağız bulunmasına rağmen yüzler birbirinden ayrılır.
Malzemeler benzerdir.
Plan benzerdir.
Organlar benzerdir.
Fakat şahıslar farklıdır.
Bu olağanüstü durum Risale-i Nur’un tevhid okumalarında önemli bir yere sahiptir.
Çünkü Yaratıcı hem bütün insan türünün ortak planını bilmeli hem de her bir insanı diğerlerinden ayıracak hususiyetleri bilmelidir.
Böylece insan yüzünde iki hakikat beraber okunur:
İnsanların ortak yapısı → Vahdâniyet
Her insanın özel yüzü → Ehadiyet
Ehadiyet yalnızca yaratılıştaki bireyselliği değil, Allah’ın her kulunu doğrudan bilmesini de düşündürür.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Kullarım sana Beni sorarlarsa, şüphesiz Ben yakınım. Bana dua edenin duasına cevap veririm.”
(Bakara, 2/186)
Kul dua eder; Allah işitir.
Kul ister; Allah bilir.
Kul ağlar; Allah onun hâlini bilir.
Dünyada aynı anda milyonlarca insan dua edebilir. Birinin duasını işitmek diğerini işitmeye engel değildir.
Ehadiyet nazarı insana şu büyük hakikati öğretir:
Sen milyarlarca insan arasında kaybolmuş, unutulmuş bir fert değilsin. Allah bütün mahlûkatın Rabbi olduğu gibi senin de Rabb’indir.
Risale-i Nur’un tevhid düşüncesinde güçlü bir esas vardır:
Bir şeyi hakiki anlamda yaratabilmek için, onun ilişkili olduğu bütün sistemi bilmek gerekir.
Örneğin bir elmayı yaratmak basit görünür.
Fakat elmanın meydana gelmesi Güneş’e, Dünya’ya, atmosfere, suya, toprağa, ağaca, fotosenteze, elementlere ve mevsimlere bağlıdır.
O hâlde bir elmayı gerçekten yaratan kudret, elmanın bağlı olduğu bütün sistemi de idare edebilmelidir.
Bunun neticesinde Risale-i Nur’un tevhid mantığı bizi şu sonuca götürür:
Bir elmayı kim yaratıyorsa baharı da O yaratır.
Bir çiçeği kim yaratıyorsa Güneş’i de O idare eder.
Bir insanı kim yaratıyorsa insanın yaşadığı kâinatı da O yaratmıştır.
Çünkü parça bütünden kopuk değildir.
Bir çiçeği düşünelim.
Çiçeğin yaşayabilmesi için Güneş, su, toprak, atmosfer, Dünya’nın uygun sıcaklığı, elementler ve çeşitli ekolojik ilişkiler gerekir.
Demek ki küçük bir çiçeğin arkasında büyük bir kâinat çalışmaktadır.
Bu nedenle küçük bir varlık aslında büyük bir tevhid delilidir.
Risale-i Nur perspektifinde:
Bir çiçeği kimin yaptığı sorusunun cevabı, kâinatı kimin yarattığı sorusunun cevabından bağımsız değildir.
İnsan kendi bedenine baktığında da tevhidin büyük bir delilini görebilir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz?”
(Zâriyât, 51/20-21)
İnsan bedeninde kalp, beyin, karaciğer, böbrekler, akciğerler, sinir sistemi, bağışıklık sistemi ve hormon sistemi birbirleriyle bağlantılı çalışmaktadır.
Hiçbir organ bütünden bağımsız değildir.
Bütün organlar ortak bir hayat için çalışır.
Bu nedenle beden:
Birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik
gösterir.
Risale-i Nur nazarıyla bu birlik, tek bir rububiyetin işaretidir.
Bu iki kavram yalnız kudret açısından değil, rahmet açısından da okunmalıdır.
Allah bütün canlıların rızkını yaratır.
Bu umumî rahmet:
Vahdâniyet tecellisidir.
Fakat her canlıya kendi ihtiyacına uygun rızık verilmesi:
Ehadiyet tecellisini gösterir.
Bir arının ihtiyacı farklıdır.
Bir bebeğin ihtiyacı farklıdır.
Bir ağacın ihtiyacı farklıdır.
Bir balığın ihtiyacı farklıdır.
Buna rağmen her biri kendisine uygun şartlar içerisinde rızıklandırılır.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”
(Hûd, 11/6)
Burada bütün canlıları kapsayan umumî bir rububiyet görülür. Her canlının ayrı ayrı beslenmesi ise hususî bir inayeti gösterir.
Yeni doğmuş bir bebeği düşünelim.
Bebek yiyecek üretemez, ihtiyaçlarını tam olarak anlatamaz ve kendi hayatını koruyamaz.
Fakat dünyaya geldiğinde ona uygun bir gıda hazırlanmıştır:
Anne sütü.
Bebeğin ihtiyacına uygun bu rızkın hazırlanması, Risale-i Nur’un rahmet ve rububiyet perspektifinden son derece manidardır.
Bebek rızkını kazanabilecek durumda değildir.
Demek ki rızık yalnızca kuvvetin ve çalışmanın sonucu değildir.
Acizlik içinde rahmet daha açık görünmektedir.
Bu nedenle Risale-i Nur’da acz ve fakr, insanı Rabbini tanımaya götüren önemli pencereler olarak değerlendirilir.
Tevhidin zıddı şirktir.
Şirk, Allah’a ortak koşmaktır.
Fakat tevhid anlayışında daha ince bir tehlike de sebeplere hakiki ve bağımsız tesir vermektir.
Örneğin:
“İlaç şifa verir.”
ifadesi günlük kullanımda normal olabilir.
Fakat iman açısından daha doğru bakış:
“Allah ilacı şifaya vesile eder.”
şeklindedir.
Doktor sebeptir.
İlaç sebeptir.
Hastane sebeptir.
Fakat Şâfî, yani hakiki şifa veren Allah’tır.
Kur’ân, Hz. İbrahim’in diliyle şöyle bildirir:
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
(Şuarâ, 26/80)
Tevhid sebepleri reddetmez.
Sebeplere bağımsız yaratıcılık vermeyi reddeder.
İnsan doktora gider, ilacını kullanır ve tedbirini alır; fakat neticeyi Allah’tan bilir.
Tevhidin insan hayatındaki güçlü ifadelerinden biri:
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ
“Güç ve kuvvet ancak Allah’ın yardımıyladır.”
zikridir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bu ifadeyi “Cennet hazinelerinden bir hazine” olarak nitelemiştir. (Buhârî, Müslim)
Bu ifade insanın hiçbir şey yapmaması gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine:
Çalışırsın fakat gücün Allah’tandır.
Plan yaparsın fakat netice Allah’ın takdirindedir.
İlaç kullanırsın fakat şifa Allah’tandır.
Tohum ekersin fakat bitkiyi Allah yaratır.
İşte bu şuur:
Amel içinde tevhiddir.
Tevhid yalnızca metafizik bir inanç değildir.
İnsanın dünyaya bakışını değiştirir.
Tevhid zayıf olduğunda insan sebeplerden aşırı korkabilir, insanlara gereğinden fazla bağlanabilir, gelecek konusunda aşırı endişelenebilir ve maddî güçleri mutlaklaştırabilir.
Tevhid kuvvetlendiğinde ise insan bilir ki:
Rızık Allah’ın elindedir.
Hayat Allah’ın elindedir.
Ölüm Allah’ın elindedir.
Şifa Allah’ın elindedir.
Netice Allah’ın elindedir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.”
(Talâk, 65/3)
Böylece tevhid tevekkülü doğurur.
Fakat tevekkül tembellik değildir.
İnsan sebebe müracaat eder, vazifesini yapar ve neticeyi Allah’a bırakır.
Risale-i Nur’un tevhid eğitimini şöyle özetlemek mümkündür:
İnsan önce kâinata bakar.
Düzeni görür.
→ Nizam
Her tarafta benzer kanunların çalıştığını görür.
→ Birlik
Bütün kâinatın birbirine bağlı olduğunu görür.
→ Vahdâniyet
Sonra tek bir çiçeğe, tek bir canlıya ve kendi bedenine bakar.
→ Ehadiyet
Bütün bunların arkasındaki isim ve sıfatları okumaya başlar.
→ Marifetullah
Sonra nimetleri görür.
→ Muhabbetullah
Nimetin sahibine teşekkür eder.
→ Şükür
Emirlerine yönelir.
→ İbadet
Böylece tevhid yalnızca akılda kalan bir bilgi olmaktan çıkar ve insanın bütün hayatına yayılan bir iman hâline gelir.
Bir bahçeye girdiğimizi düşünelim.
Binlerce çiçek, ağaç ve meyve görüyoruz.
Bütün bunların gerçek yaratıcısının Allah olduğunu kabul ederiz:
“Bunları Allah yaratmıştır.”
Bu tevhiddir.
Bütün bahçenin aynı Güneş, hava, su ve toprak sistemi içerisinde idare edildiğini görürüz:
“Bütün bahçe tek bir Rabbin idaresindedir.”
Bu vahdâniyettir.
Tek bir çiçeğe yaklaşırız.
Rengine, kokusuna, yapraklarının ölçüsüne ve hücrelerine bakarız.
O tek çiçekte özel bir sanat ve bakım görürüz:
“Bütün âlemleri idare eden Allah, bu tek çiçeği de hususî olarak yaratıyor ve idare ediyor.”
Bu ehadiyettir.
Kur’ân:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ
“De ki: O Allah Ehad’dir.”
(İhlâs, 112/1)
buyurur.
Buradaki “Ehad”, Allah’ın mutlak birliğini ifade eder.
Allah’ın birliği sayısal anlamda “bir tane varlık” demek değildir. Çünkü sayı bakımından bir olan şeyin benzerleri düşünülebilir.
Allah ise benzersizdir.
İhlâs Sûresi’nin sonunda:
“Hiçbir şey O’na denk değildir.”
buyrulması bu hakikati tamamlar.
Dolayısıyla Allah’ın ehadiyeti:
Benzersiz, ortaksız ve misilsiz bir birliktir.
İnsan aklı bazen şöyle düşünebilir:
“Bu kadar büyük kâinatı idare eden Allah benim küçük meselelerimle neden ilgilensin?”
Ehadiyet hakikati tam burada önem kazanır.
Allah için büyük-küçük farkı bizim açımızdan olduğu gibi değildir.
Bir galaksiyi yaratmak da bir atomu yaratmak da O’nun kudretine ağır gelmez.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.”
(Lokmân, 31/28)
Bu ayet tevhid açısından son derece büyük bir hakikati bildirir:
Küllü yaratmak cüzü yaratmaya, cüzü yaratmak küllü yaratmaya Allah’ın kudreti açısından engel değildir.
Tevhid yalnızca:
“Allah birdir.”
demek değildir.
Tevhidin doğal sonucu:
“Öyleyse yalnız O’na kulluk ederim.”
demektir.
Fâtiha Sûresi’nde:
“Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”
(Fâtiha, 1/5)
buyrulur.
Allah tek Rab ise, hakiki nimetleri veren O ise, hayatı ve rızkı veren O ise ve insanı ölümden sonra diriltecek O ise; en yüksek sevgi, şükür, dua ve ibadet de O’na yönelmelidir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bütün peygamberlik vazifesinin merkezinde tevhid vardır.
Kur’ân bütün peygamberlerin ortak çağrısını şöyle bildirir:
“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilâh yoktur; öyleyse Bana kulluk edin’ diye vahyettik.”
(Enbiyâ, 21/25)
Dolayısıyla Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’den Hz. Musa’ya, Hz. İsa’dan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar peygamberlerin temel daveti aynıdır:
Tevhid.
Risale-i Nur’un birçok bahsini birkaç soruyla özetlemek mümkündür:
Bu sanat kimin?
Bu nimet kimden geliyor?
Bu düzeni kim kuruyor?
Bu canlıyı kim yaratıyor?
Bu ihtiyaçları kim biliyor?
Bu dualara kim cevap veriyor?
Bu kâinatı kim idare ediyor?
Cevap sürekli aynı merkeze ulaşır:
Böylece insanın nazarı:
eserden → Müessir’e,
sanattan → Sanatkâr’a,
nimetten → Mün‘im’e,
şifadan → Şâfî’ye,
rızıktan → Rezzâk’a,
rahmetten → Rahmân’a,
yaratılıştan → Hâlık’a
yükselir.
İşte Risale-i Nur’un mânâ-yı harfî nazarıyla kâinatı okumak dediği yaklaşımın önemli neticelerinden biri budur.
Varlıklar yalnız kendilerini anlatmaz.
Yaratıcılarını tanıtan birer ayet hâline gelirler.
Tevhid, vahdâniyet ve ehadiyet birbirinden kopuk üç ayrı inanç değildir. Aynı iman hakikatinin farklı bakış açılarıdır.
→ Allah birdir ve hakiki yaratıcı yalnız O’dur.
→ Bütün kâinat tek bir Rabbin mülkü ve idaresindedir.
→ O tek Rab, her bir mahlûku doğrudan bilir, yaratır, terbiye eder ve ona hususî tecellileriyle muamele eder.
Bunu tek cümleyle ifade edersek:
Vahdâniyet, “Bütün kâinatın Rabbi Allah’tır.” dedirtir; ehadiyet ise “Bütün kâinatın Rabbi olan Allah benim de Rabbimdir.” hakikatini gösterir.
Bu yüzden insan gökyüzüne baktığında vahdâniyeti, kendi gözüne baktığında ehadiyeti, ikisinin aynı Yaratıcı’ya ait olduğunu gördüğünde ise tevhidi okur.
Güneş’i yaratan kim ise gözü de O yaratmıştır.
Bulutu yaratan kim ise yağmuru bekleyen ağacı da O yaratmıştır.
Toprağı yaratan kim ise içinden çıkan çiçeği de O yaratmıştır.
Anne kalbine şefkati koyan kim ise bebeğin ihtiyacını da O bilmektedir.
Mideyi yaratan kim ise rızkı da O yaratmaktadır.
Dili yaratan kim ise tadılacak nimetleri de O hazırlamaktadır.
Gözü yaratan kim ise ışığı ve renkleri de O yaratmıştır.
Kalbi yaratan kim ise onun ebediyet arzusunu da O bilmektedir.
İşte tevhid nazarı, bütün kâinatı birbirinden kopuk hadiseler yığını olmaktan çıkarıp tek bir Rabbin isimlerini gösteren büyük bir kitap hâline getirir.
Kur’ân’ın ifadesiyle:
“O, göklerde de Allah’tır, yerde de Allah’tır.”
(En‘âm, 6/3)
Ve nihayet bütün tevhid dersleri İhlâs Sûresi’nin o muazzam ilanında toplanır:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ
“De ki: O Allah Ehad’dir.”
(İhlâs, 112/1)
İnsan bu hakikati yalnız diliyle değil, kâinata bakışıyla da tasdik ettiğinde:
Çiçek artık yalnız çiçek değildir; Cemîl isminin aynasıdır.
Rızık yalnız yiyecek değildir; Rezzâk isminin ihsanıdır.
Şifa yalnız biyolojik iyileşme değildir; Şâfî isminin tecellisidir.
Merhamet yalnız bir duygu değildir; Rahmân ve Rahîm isimlerinin bir cilvesidir.
Hayat sıradan ve başıboş bir hadise değildir; Muhyî isminin tecellisidir.
Ölüm mutlak yokluk değildir; dünya vazifesinin sona ermesi ve başka bir âleme geçiştir.
Böylece tevhid insana sadece:
“Allah vardır ve birdir.”
dedirtmez.
Daha ileri bir marifet kazandırır:
Her şey O’nun mülküdür.
Her şey O’nun kudretiyle meydana gelir.
Her şey O’nun ilmi içerisindedir.
Her nimet O’nun rahmet hazinesinden gelir.
Her canlı O’nun rububiyeti altında yetişir.
Her şey kendi lisanıyla O’nun birliğine şahitlik eder.
İnsanın vazifesi ise kâinat kitabındaki bu şahitliği okuyup:
diyerek Yaratıcısını tanımak, O’na iman etmek, O’na güvenmek, O’na şükretmek ve yalnız O’na kulluk etmektir.
Kâinata bak → Vahdâniyeti gör.
Bir çiçeğe bak → Ehadiyeti gör.
Nimete bak → Rahmeti gör.
Düzene bak → Hikmeti gör.
Hayata bak → Kudreti gör.
Bütününü birlikte oku → Tevhidi gör.
Kendine bak → Rabbini tanı.
Nimeti fark et → Şükret.
Aczini fark et → Dua et.
Her şeyin O’ndan olduğunu anla → “Lâ ilâhe illallah” de.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.