- Salih Avcı
- 20.02.2023
Bediüzzaman Said Nursî, Sözler adlı eserde yer alan Otuz Üçüncü Söz’ü “Pencereler Risalesi” olarak ele alır. Bu risalede kâinata, insana, canlılara, yeryüzüne ve gökyüzüne bakılarak Allah’ın varlığına, birliğine, isim ve sıfatlarına ulaşmanın yolları gösterilir.
Buradaki “pencere” kelimesi bir temsildir.
Bir evin penceresinden dışarıdaki güneşi gördüğümüz gibi, kâinattaki varlıklara doğru bir nazarla baktığımızda da onların üzerinde görünen ilim, irade, kudret, hikmet, rahmet, sanat, ölçü ve düzen vasıtasıyla Yaratıcı'yı tanımaya çalışırız.
Bediüzzaman'ın temel yaklaşımı şudur:
Kâinat yalnızca bakılacak bir manzara değil, okunacak büyük bir kitaptır.
Her varlık bu kitabın bir kelimesi, her canlı bir cümlesi, her sistem bir sayfası gibidir.
Bu 33 pencerenin ortak hedefi üç büyük hakikati göstermektir:
Allah vardır. Allah birdir. Bütün kâinat O'nun isim ve sıfatlarının tecellilerini gösterir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.”
(İsrâ, 17/44)
İlk pencerenin temelinde şu düşünce vardır:
Kâinattaki hiçbir varlık başıboş, anlamsız ve vazifesiz değildir.
Bir arı bal yapar.
Bir ağaç meyve verir.
Güneş ışık ve ısı gönderir.
Yağmur toprağı canlandırır.
Kalp sürekli kan pompalar.
Akciğer nefes alıp verir.
Hücreler belirli vazifeler görür.
Bütün bunların her biri kendi yaratılış diliyle:
“Ben kendi kendime yapılmadım. Beni bilen, yaratan ve vazifelendiren bir Yaratıcı vardır.”
demektedir.
Bir fabrikaya girdiğinizi düşünün.
Binlerce makine birbirleriyle uyumlu şekilde çalışıyor, ham madde geliyor ve sonunda mükemmel ürünler çıkıyor.
Hiç kimse:
“Bu fabrikanın sahibi, mühendisi ve yöneticisi yoktur.”
demez.
Kâinat ise bundan çok daha büyük ve düzenli bir fabrikadır.
Demek ki:
Eser varsa müessir, sanat varsa sanatkâr, düzen varsa düzenleyici vardır.
Canlılar dünyaya geldiklerinde ihtiyaçlarını kendileri karşılayabilecek güçte değildir.
Yeni doğan bir bebek rızkını kazanamaz.
Fakat anne sütü hazırlanmıştır.
Bir kuş yavrusu avlanamaz.
Fakat anne-babası ona yiyecek taşır.
Bir ağacın kökü yağmur yapamaz.
Fakat yağmur ona gönderilir.
Burada görülen hakikat rahmet ve rızıktır.
Bediüzzaman'ın bakışıyla rızık yalnızca maddî sebeplerin sonucu değildir. Sebepler birer vasıtadır.
Asıl nimet:
Rezzâk-ı Kerîm olan Allah'tandır.
Çünkü rızkın hazırlanmasında yalnızca güç değil;
bilgi,
zamanlama,
uygunluk,
ölçü,
merhamet
de görülmektedir.
Hayvanlara baktığımızda her birinin hayat şartlarına uygun özelliklerle yaratıldığını görürüz.
Kuşa kanat verilmiştir.
Balığa yüzgeç verilmiştir.
Kaplumbağaya kabuk verilmiştir.
Kirpiye diken verilmiştir.
Arıya iğne verilmiştir.
Bazı hayvanlara güçlü pençeler, bazılarına hızlı koşma kabiliyeti verilmiştir.
Canlı bu özellikleri kendi seçmemiştir.
Öyleyse onun neye ihtiyacı olduğunu bilen biri tarafından verilmiştir.
Buradan şu hakikate ulaşılır:
Canlıyı yaratan, onun yaşayacağı çevreyi de bilmektedir.
Bediüzzaman dua kavramını yalnızca insanın ellerini açıp yaptığı sözlü dua olarak ele almaz.
Varlıkların farklı dua çeşitleri vardır.
Bir bitkinin kökü suya muhtaçtır.
Kök konuşamaz fakat ihtiyacı adeta bir duadır.
Su ona gönderilir.
Bir çekirdeğin içinde ağaç olabilecek bir kabiliyet vardır.
Çekirdek toprağa düşer ve uygun şartlarda ağaç hâline gelir.
Bu da yaratılış diliyle yapılmış bir dua gibidir.
İnsan ise ihtiyaçlarını anlayarak ve konuşarak Allah'a yönelir.
Bütün bunlar gösterir ki:
Kâinatın ihtiyaçlarını bilen ve onlara cevap veren bir Rahîm vardır.
Bir canlı dünyaya geldiğinde, hayatını devam ettirebilmesi için gerekli temel sistemler beraberinde gelir.
Göz,
kulak,
kalp,
mide,
sinir sistemi,
savunma sistemi...
Bunların hiçbiri canlı tarafından sonradan planlanmamıştır.
Örneğin insan dünyaya gelmeden önce:
“Bana iki göz, iki kulak ve bir mide lazım.”
dememiştir.
Bunların tamamı kendisine verilmiştir.
Bu durum:
Allah'ın Rubûbiyetini, ilmini, hikmetini ve rahmetini gösterir.
Hayat, Risale-i Nur'da Allah'ın varlığına ve birliğine açılan en büyük pencerelerden biri olarak değerlendirilir.
Çünkü canlı bir varlığın yaşayabilmesi için bütün kâinatla ilişki kurması gerekir.
İnsan;
güneşe,
havaya,
suya,
toprağa,
bitkilere,
hayvanlara,
atmosfere
muhtaçtır.
Öyleyse insan hayatını yaratabilmek için onun bağlı olduğu bütün sistemi bilmek gerekir.
Buradan çok önemli bir sonuç çıkar:
Bir canlıyı gerçekten yaratabilen, onun bağlı olduğu kâinat sistemini de idare edebilmelidir.
Bu sebeple hayat güçlü bir tevhid mührüdür.
Bir kelebeğin kanadına yakından bakın.
Bir çiçeğin yapraklarını inceleyin.
İnsan gözünü düşünün.
Bir kuşun tüylerini düşünün.
Her birinde son derece ince bir sanat görülür.
Sanat ise sanatkârı gösterir.
Bir tablo ressamsız olmadığı gibi;
canlıların üzerindeki sanat da Sâni'-i Hakîm'i gösterir.
Burada Allah'ın özellikle:
Musavvir, Hakîm, Alîm ve Sâni'
isimlerinin tecellileri okunur.
Dünya her mevsim yeniden hazırlanmış büyük bir sofra gibidir.
Elmalar,
üzümler,
incirler,
hurmalar,
sebzeler,
tahıllar,
süt,
bal,
yumurta...
Milyonlarca çeşit nimet aynı toprak, aynı hava, aynı su ve aynı güneşten yararlanarak meydana gelir.
Toprağın şuuru yoktur.
Su hangi meyvenin nasıl yapılacağını bilmez.
Güneş üzümün tadını hesaplamaz.
Demek ki sebepler nimetlerin gerçek yaratıcısı değildir.
Onlar birer perdedir.
Sofranın gerçek sahibi:
Rezzâk-ı Kerîm'dir.
Dünyada sürekli ölüm vardır.
Yapraklar dökülür.
Hayvanlar ölür.
Canlılar artık maddeler üretir.
Buna rağmen dünya bütünüyle çöp yığınına dönüşmez.
Bakteriler, mantarlar, böcekler, mikroorganizmalar, su döngüsü ve başka sistemler maddeleri tekrar tabiat döngüsüne kazandırır.
Bediüzzaman bu genel temizliği Kuddûs isminin tecellisi olarak okur.
Yani:
Kâinat yalnız yaratılmıyor; sürekli temizleniyor ve yenileniyor.
Canlıların organlarında büyük faydalar vardır.
Göz görmek için,
kulak işitmek için,
dil tatmak ve konuşmak için,
akciğer solunum için,
kalp dolaşım için çalışır.
Bu kadar çok faydanın tesadüfen bir araya gelmesi düşünülemez.
Çünkü hikmet:
bilerek ve bir maksatla iş yapmayı gösterir.
Böylece kâinattaki hikmet bizi:
Hakîm olan Allah'a götürür.
Anne sevgisi,
yavruların korunması,
rızıkların hazırlanması,
suyun gönderilmesi,
meyvelerin yaratılması,
havanın insanın solunumuna uygun olması...
Bütün bunlarda büyük bir rahmet görünür.
Anne yavrusuna merhamet eder.
Fakat o merhamet duygusunu annenin kalbine kim koymuştur?
Risale'nin bakışıyla:
Annedeki şefkat, Allah'ın rahmetinin bir yansımasıdır.
Gezegenler belirli yörüngelerde hareket eder.
Gece ve gündüz birbirini takip eder.
Mevsimler gelir gider.
Canlıların vücutları belirli sistemlerle çalışır.
Atomlardan galaksilere kadar farklı seviyelerde düzenler görülür.
Düzen ise:
ilim, irade ve kudret ister.
Bu sebeple nizam:
Nâzım-ı Hakikî olan Allah'ı gösteren büyük bir delildir.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54/49)
İnsan bedenindeki sıcaklık,
kanın bileşimi,
atmosfer şartları,
organların büyüklükleri,
canlıların ekolojik ilişkileri
belirli dengeler içinde işler.
Ölçü, rastgeleliği değil;
kaderi, ilmi ve iradeyi gösterir.
İnsanların temel anatomisi aynıdır.
Fakat yüzleri farklıdır.
Milyarlarca insan vardır; buna rağmen yüzlerde muazzam çeşitlilik görülür.
Ağaçlar birbirine benzer.
Fakat yapraklar, meyveler, şekiller ve kokular farklıdır.
Bu durum aynı anda iki hakikati gösterir:
Benzerlik → yaratıcının birliğini.
Farklılık → yaratıcının sınırsız irade ve sanatını.
Bir ülkedeki bütün resmî belgelerde aynı devletin mührünün bulunması gibi, kâinatın her tarafında da ortak yaratılış kanunları görülür.
Aynı elementler,
aynı fizik kanunları,
aynı su,
aynı güneş,
aynı atmosfer
milyonlarca canlıya hizmet eder.
Bu birlik:
Yaratıcının da bir olduğunu gösteren bir tevhid mührüdür.
Bir elmayı yaratmak yalnız elmayı yapmak değildir.
Elmanın meydana gelmesi için:
güneş,
su,
hava,
toprak,
ağacın biyolojik yapısı,
mevsimler
birlikte çalışmalıdır.
Dolayısıyla elmayı yaratan kudret, elmanın bağlı olduğu bütün sistemi bilmelidir.
Bediüzzaman'ın tevhid mantığının güçlü noktalarından biri budur:
Bir şeyi her şeyle bağlantılı yaratan, her şeyi bilmelidir.
Bir hücre çok küçüktür.
Fakat içinde son derece karmaşık sistemler vardır.
Bir tohum küçücüktür.
Fakat koca ağacın gelişme programını taşır.
Bir yumurtadan bütün organlarıyla bir kuş çıkar.
Demek ki küçüklük, yaratmanın kolay veya basit olduğu anlamına gelmez.
Bazen en küçük varlıkta bile muazzam sanat bulunur.
Bu da:
Allah'ın kudretinin büyüklük-küçüklük ayrımı olmadan işlediğini gösterir.
Her baharda sayısız canlı yaratılır.
Milyarlarca yaprak,
çiçek,
meyve,
böcek,
kuş,
mikroorganizma...
Fakat bu çokluk büyük bir karışıklığa sebep olmaz.
Her tür kendi özellikleriyle ortaya çıkar.
Bir elma ağacı elma verir.
Kiraz ağacı kiraz verir.
İnsan insandır.
Kedi kedidir.
Bu kadar çokluk içinde düzenli yaratılış:
sonsuz bir kudret ve ilmi gösterir.
Normalde insan yapımı işlerde hız arttıkça hata ihtimali artar.
Fakat tabiatta çok hızlı gerçekleşen süreçlerde bile olağanüstü bir düzen görülür.
Embriyo gelişir.
Hücreler çoğalır.
Yaralar kapanır.
Bitkiler büyür.
Bütün bunlar hızlı olduğu hâlde belirli bir düzen içerisinde gerçekleşir.
Bu:
kudretle beraber ilmin de iş başında olduğunu gösterir.
Toprağa birbirinden farklı birçok tohum atılır.
Hepsi aynı toprakta bulunur.
Aynı suyu içer.
Aynı güneşten faydalanır.
Fakat her biri kendine mahsus bitki hâline gelir.
Toprak:
“Bu domates tohumu, buna domates yapmalıyım.”
diye düşünmez.
Demek ki sebeplerin arkasında:
her tohumu bilen bir ilim ve onu yöneten bir kudret vardır.
Kur’ân birçok yerde ölü toprağın yağmurla diriltilmesini nazara verir.
Kışın yeryüzü adeta ölür.
Bahar geldiğinde milyonlarca canlı yeniden ortaya çıkar.
Bu manzara aynı zamanda haşrin bir örneği olarak görülür.
Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla:
Her baharı yaratan kudret için insanları öldükten sonra yeniden diriltmek zor değildir.
Canlılar doğar, büyür ve ölür.
Fakat hayat zinciri devam eder.
Bir yaprak düşer, yerine yenisi gelir.
Bir nesil gider, yeni nesiller gelir.
Bediüzzaman ölümü yalnızca yok oluş olarak değil;
bir terhis, vazife değişimi ve başka bir âleme geçiş
perspektifiyle ele alır.
Özellikle insanın ebediyet arzusu ve ruhunun yüksek kabiliyetleri ahiret hakikatine açılan bir pencere hâline gelir.
İnsan küçük bir varlıktır fakat kâinatın birçok unsuruyla ilişkilidir.
Göz güneşle,
akciğer havayla,
mide yeryüzündeki gıdalarla,
beden suyla,
akıl bütün varlık âlemiyle ilişkilidir.
Bu yüzden Bediüzzaman insanı adeta küçük bir kâinat olarak görür.
Kâinatta hangi ilâhî isimler okunuyorsa insanda da onların birçok tecellisi okunabilir.
İnsanın içinde sonsuzluk arzusu vardır.
Mutluluk ister.
Sevilmek ister.
Adalet ister.
Ölümden hoşlanmaz.
Ebedî yaşamak ister.
Bediüzzaman insanın bu derin fıtrî yönelişlerini de Allah'a açılan bir pencere olarak değerlendirir.
İnsan yalnız maddeden ibaret olsaydı, neden sonsuzluğu istesin?
Bu fıtrî ihtiyaç:
insanın ebedî hayat için yaratıldığına işaret eden delillerden biri olarak değerlendirilir.
İnsan yalnızca yaşayan bir varlık değildir.
Kendisini bilir.
Evreni düşünür.
Geçmişi hatırlar.
Geleceği tasarlar.
Ölümü sorgular.
Yaratıcıyı arar.
Aklın ve şuurun varlığı, insanı diğer varlıklardan farklı bir konuma getirir.
Bediüzzaman'a göre aklın en büyük vazifelerinden biri:
eserlerden müessire, nimetten Mün'im'e, sanattan Sâni'e ulaşmaktır.
Kâinatta yalnızca fayda yoktur.
Aynı zamanda güzellik vardır.
Çiçeklerin renkleri,
kuşların tüyleri,
gökyüzü,
dağlar,
denizler,
meyvelerin görünüşleri...
Bunların bir kısmı yalnızca hayatı devam ettirmek için zorunlu görünmeyen estetik özellikler taşır.
Güzellik:
Cemîl olan Allah'ın isimlerinin tecellilerine açılan bir pencere olarak okunur.
Bir çiçeğin yalnız yaşaması yeterli olabilirdi.
Fakat renklerle süslenmiştir.
Kuş yalnız uçabilirdi.
Fakat tüyleri desenlerle bezenmiştir.
Meyve yalnız besleyici olabilirdi.
Fakat renk, tat ve kokuyla donatılmıştır.
Bu ziynet bize şunu düşündürür:
Kâinat yalnızca çalışan bir makine değildir; aynı zamanda sanatla süslenmiş bir saraydır.
Bir çekirdekten binlerce meyve çıkabilir.
Denizlerde sayısız canlı yaşar.
Yeryüzünde çok büyük miktarda rızık yaratılır.
Bu bolluk Bediüzzaman'ın nazarında:
Kerîm ve Cevâd olan Allah'ın cömertliğini gösterir.
Fakat bu cömertlik israf değildir.
Çünkü yaratılanların ekolojik ve biyolojik sistem içerisinde başka vazifeleri bulunabilir.
Dünyayı büyük bir saray gibi düşünelim.
Güneş lambası,
yeryüzü zemini,
gökyüzü kubbesi,
bahar süslü bahçesi,
canlılar misafirleri gibidir.
Fakat bu sarayın sistemleri birbirinden bağımsız değildir.
Hepsi beraber çalışır.
Bu kadar büyük bir sarayın tek merkezden idare edilmesi:
Rubûbiyetin birliğini gösterir.
Risale-i Nur'un en önemli tevhid derslerinden biri budur.
Sebepler vardır.
Fakat sebeplerin yaratıcı kudreti yoktur.
Örneğin:
Toprak çiçeğin rengini bilmez.
Su meyvenin tadını hesaplamaz.
Güneş ağacın genetik yapısını düzenlemez.
Hava insanın akciğerini tasarlamaz.
Bediüzzaman sebepleri:
İlâhî kudretin tasarruflarına perde olan vasıtalar
olarak değerlendirir.
Bu yüzden nimet doğrudan sebepten bilinmemelidir.
Meyveyi ağaçtan alırız fakat:
hakiki Mün'im Allah'tır.
Bediüzzaman'ın en güzel temsillerinden biri:
Kitab-ı Kâinat anlayışıdır.
Bir kitapta harfler vardır.
Kâinatta atomlar vardır.
Kitapta kelimeler vardır.
Kâinatta varlıklar vardır.
Kitapta cümleler vardır.
Kâinatta canlı sistemleri vardır.
Nasıl anlamlı bir kitap yazar olmadan düşünülemezse;
bu derece hikmetli kâinat kitabı da:
Kâtib-i Ezelî'yi gösterir.
Burada önemli olan yalnız varlıklara bakmak değil;
onların ne anlattığını okumaktır.
Bediüzzaman'ın tevhid delillerinde Hz. Muhammed'in (asm) konumu çok önemlidir.
Çünkü o:
Allah'ı tanıtmış,
tevhidi ilan etmiş,
Kur’ân'ı tebliğ etmiş,
insanlara ibadeti öğretmiş,
ahireti haber vermiştir.
Hayatı, ahlakı, duası, tebliği ve meydana getirdiği büyük manevî değişim Allah'ın varlığına ve birliğine dair büyük bir şahitlik olarak değerlendirilir.
Bediüzzaman'ın nazarında Resûlullah (asm):
kâinat kitabının en büyük okuyucusu ve Allah'ın isimlerini insanlara tanıtan en büyük muallimdir.
Son pencere bizi Kur’ân'ın tevhid dersine ulaştırır.
Kur’ân sürekli olarak insanı kâinata bakmaya çağırır.
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için deliller vardır.”
(Âl-i İmrân, 3/190)
Kur’ân:
gökyüzünü,
yeryüzünü,
yağmuru,
hayvanları,
bitkileri,
insanın yaratılışını,
geceyi,
gündüzü,
güneşi ve ayı
Allah'ın ayetleri olarak gösterir.
Böylece ilk pencereden itibaren gördüğümüz bütün deliller tek bir büyük hakikatte birleşir:
Yani:
Allah'tan başka hakiki ilâh yoktur.
Yaratan O'dur.
Yaşatan O'dur.
Rızık veren O'dur.
Şifa veren O'dur.
İdare eden O'dur.
Rahmet eden O'dur.
Öldüren ve yeniden diriltecek olan O'dur.
Otuz Üç Pencereyi topluca düşündüğümüzde karşımıza büyük bir tevhid tablosu çıkar:
Sanat → Sâni'i gösterir.
Nimet → Mün'im'i gösterir.
Rızık → Rezzâk'ı gösterir.
Rahmet → Rahmân ve Rahîm'i gösterir.
Hikmet → Hakîm'i gösterir.
Düzen → ilim ve iradeyi gösterir.
Temizlik → Kuddûs ismini gösterir.
Güzellik → Cemîl ismini gösterir.
Hayat → Muhyî ismini gösterir.
Ölüm → Mümît ismini gösterir.
Şekil ve suretler → Musavvir ismini gösterir.
Bütün varlıkların beraber idaresi → Vâhid ve Ehad olan Allah'ı gösterir.
Bir çiçeği elimize aldığımızı düşünelim.
Çiçek bize:
“Bana bak ama bende kalma.”
der gibidir.
Rengine bakarız → Musavvir'i düşünürüz.
Güzelliğine bakarız → Cemîl'i düşünürüz.
Canlılığına bakarız → Muhyî'yi düşünürüz.
Rızkına bakarız → Rezzâk'ı düşünürüz.
Hücrelerindeki bilgiye bakarız → Alîm'i düşünürüz.
Yapısındaki ölçüye bakarız → Hakîm'i düşünürüz.
Bize ikram edilmesine bakarız → Kerîm'i düşünürüz.
Yağmurla beslenmesine bakarız → Rahmân'ı düşünürüz.
Topraktan çıkarılmasına bakarız → Kudret-i İlâhiyeyi düşünürüz.
Ölüp yeniden benzerlerinin yaratılmasına bakarız → haşri ve ahireti düşünürüz.
İşte Risale-i Nur'un öğretmek istediği bakış budur:
Bu noktada Risale-i Nur'un önemli bir kavramı meseleyi daha iyi anlamamıza yardım eder.
Bir çiçeğe:
“Ne güzel çiçek!”
diye bakıp yalnız çiçekte kalırsak, nazarımız büyük ölçüde varlığın kendisine yönelmiş olur.
Fakat:
“Ne güzel yaratılmış!”
dediğimizde bakışımız çiçekten onun Yaratıcısına geçer.
Böylece varlık bir ayna olur.
Güneş aynada görünür fakat aynanın içinden çıkmaz.
Benzer şekilde mahlûkat Allah değildir; fakat Allah'ın isim ve sıfatlarının eserlerini gösterir.
Bu ayrım çok önemlidir.
İslâm'daki tevhid anlayışı:
“Her şey Allah'tır.”
demez.
Bilakis:
“Her şey Allah'ın mahlûkudur ve O'nun isimlerinin tecellilerini gösterir.”
der.
Bu risale okunduktan sonra insanın dünyaya bakışının değişmesi hedeflenir.
Artık güneş yalnızca bir yıldız değildir:
Rahmet-i İlâhiyenin hizmetinde büyük bir lamba gibi okunabilir.
Yağmur yalnızca meteorolojik olay değildir:
Rızık ve rahmet düzeninin bir parçasıdır.
Toprak yalnızca maddelerden oluşmuş zemin değildir:
Binlerce farklı canlının meydana getirildiği İlâhî sanatın sergilendiği bir sahadır.
Anne şefkati yalnızca biyolojik davranış değildir:
Rahmet-i İlâhiyeyi hatırlatan bir aynadır.
İnsan yalnızca et, kemik ve hücrelerden meydana gelen biyolojik organizma değildir:
Allah'ı tanıyabilecek akıl, kalp, vicdan ve şuurla donatılmış bir muhataptır.
Otuz Üç Pencere'nin mantığını çok sade biçimde şöyle düşünebiliriz:
Eser → Fiili gösterir.
Fiil → Faili gösterir.
Sanat → Sanatkârı gösterir.
Nimet → Nimet vereni gösterir.
Rahmet → Merhamet edeni gösterir.
Düzen → Düzenleyeni gösterir.
Ölçü → İlmi gösterir.
Tercih → İradeyi gösterir.
Yaratılış → Kudreti gösterir.
Sonunda bütün yollar aynı hakikate çıkar:
Otuz Üç Pencere'nin insanı götürdüğü manevî yolculuğu beş basamakta özetleyebiliriz:
Fakat başıboş bir madde yığını olarak değil, anlamlı bir kitap olarak bak.
↓
“Bu nasıl olmuş?” sorusunun yanında:
“Bunu kim böyle hikmetli yaratmış?”
sorusunu da sor.
↓
Rızıktan Rezzâk'a,
rahmetten Rahmân'a,
sanattan Sâni'e,
hikmetten Hakîm'e,
hayattan Muhyî'ye ulaş.
↓
İnsan nimetleri gördükçe nimet vereni tanır.
Tanıdıkça sever.
Sevdikçe şükreder.
↓
Sonunda insan:
“Beni yaratan, yaşatan, rızıklandıran ve bütün kâinatı bana hizmet ettiren Rabbime karşı vazifem nedir?”
diye sorar.
Cevap:
İman, marifet, muhabbet, şükür ve ubudiyettir.
Otuz Üçüncü Söz'deki 33 Pencere, birbirinden bağımsız 33 ayrı düşünce olmaktan ziyade, aynı büyük hakikate farklı yönlerden açılan pencereler gibidir.
Bir pencere hayattan açılır.
Birisi rızıktan.
Birisi rahmetten.
Birisi hikmetten.
Birisi düzenden.
Birisi insandan.
Birisi yeryüzünden.
Birisi gökyüzünden.
Birisi Hz. Muhammed'in (asm) risaletinden.
Birisi Kur’ân'ın şehadetinden.
Fakat hepsinden görülen hakikat aynıdır:
Yani bütün bu eserlerin yaratıcısı, sahibi ve idare edicisi bir tek Zât'tır.
Kâinatın farklı yerlerinden yükselen sayısız şahitlik, Risale'nin nazarında tek bir büyük cümlede birleşir:
“Lâ ilâhe illâ Hû.”
Bu bakış kazanıldığında insan artık dünyaya eski gözle bakmaz.
Bir çiçeğe baktığında yalnız çiçeği görmez; sanatı görür.
Sanattan Sanatkâr'a geçer.
Bir nimeti gördüğünde yalnız nimeti görmez; ikramı görür.
İkramdan Mün'im'e geçer.
Bir yavrunun korunmasını gördüğünde yalnız biyolojik mekanizmayı görmez; rahmetin eserini okur.
Gökyüzüne baktığında yalnız yıldızları görmez; nizamı görür.
Kendi bedenine baktığında yalnız organlarını görmez; ilim, kudret ve hikmetin eserlerini okur.
Böylece bütün kâinat insan için büyük bir marifetullah mektebine dönüşür.
Ve Pencereler Risalesi'nin özünü ifade eden düşünce şu olur:
Çünkü Risale-i Nur'un tevhid nazarında;
her sanat Sâni'ini,
her nimet Mün'im'ini,
her hayat Muhyî'sini,
her rızık Rezzâk'ını,
her rahmet Rahmân'ı,
her hikmet Hakîm'i,
her düzen Nâzım'ı,
her mahlûk Hâlık'ını gösterir.
Ve bütün bu pencerelerden görülen büyük hakikat:
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.