- Salih Avcı
- 20.02.2023
Kader meselesi, İslâm akaidinin en derin konularından biridir. Çünkü kaderi anlamaya çalışan insan, aynı anda şu büyük sorularla karşılaşır:
Allah her şeyi önceden biliyorsa insan nasıl özgür olabilir? İnsan günah işlerken kaderin rolü nedir? Başımıza gelen musibetler önceden belirlenmiş midir? Dua kaderi değiştirir mi? Tedbir almak kader inancına aykırı mıdır? Tevekkül ile tembellik arasındaki fark nedir?
Kur’ân-ı Kerîm bu meselede iki hakikati birlikte öğretir:
Kâinatta hiçbir şey Allah'ın ilmi, iradesi ve kudreti dışında meydana gelmez.
İnsan irade ve tercih sahibidir; yaptığı tercihlerden sorumludur.
Risale-i Nur ise kader meselesini özellikle Yirmi Altıncı Söz olan Kader Risalesi başta olmak üzere çeşitli bahislerde ele alır ve kader ile insan iradesinin birbirine zıt olmadığını açıklar.
Bediüzzaman'ın kader bahsindeki en önemli ölçülerinden biri şudur:
“Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir.”
Bu kısa cümle kader meselesinin anlaşılmasında temel bir anahtardır.
İslâmî anlamda kader; Allah'ın ezelî ilmiyle olmuş ve olacak bütün hadiseleri bilmesi, her şeyi bir ölçü, hikmet ve düzen içerisinde takdir etmesidir.
Kur’ân şöyle buyurur:
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54/49)
Buradaki “kader”, ölçü, miktar, takdir ve düzen anlamlarını da taşır.
Başka bir ayette:
وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيرًا
“Her şeyi yaratmış ve ona bir ölçü ve düzen vermiştir.”
(Furkan, 25/2)
Demek ki kader yalnızca “insanın başına gelecek olayların önceden yazılması” değildir.
Kader aynı zamanda bütün kâinatta görülen ölçünün, planın, düzenin ve hikmetin ilâhî takdir boyutudur.
Bir ağacın çekirdeğinde ağacın gelecekteki yapısına dair programın bulunması, insan bedeninin belirli ölçüler içerisinde gelişmesi, gezegenlerin hassas yörüngelerde hareket etmesi, canlıların genetik yapılarının belli programlara göre işlemesi bize kâinatta rastgeleliğin değil, ölçünün hâkim olduğunu gösterir.
Kur’ân:
وَكُلُّ شَيْءٍ عِندَهُ بِمِقْدَارٍ
“O'nun katında her şey bir ölçü iledir.”
(Ra'd, 13/8)
buyurur.
Risale-i Nur'un bakış açısıyla kader, kâinatın manevî programı; kudret ise o programın yaratılış sahasında uygulanması şeklinde düşünülebilir.
Bir çekirdeğin küçücük yapısına koca bir ağacın gelişme programının yerleştirilmesi kader hakikatini anlamaya yardımcı olan güzel örneklerden biridir.
Kader meselesinin en önemli noktalarından biri Allah'ın ilmidir.
Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bilir.
Kur’ân şöyle bildirir:
وَعِندَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا إِلَّا هُوَ
“Gaybın anahtarları O'nun yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez.”
(En'âm, 6/59)
Ayetin devamında Allah'ın karada ve denizde olanları, düşen bir yaprağı ve yerin karanlıklarındaki bir taneyi dahi bildiği ifade edilir.
Bu sebeple kader, her şeyden önce Allah'ın sonsuz ilminin bir tecellisidir.
Kader konusunda en çok sorulan soru budur.
Bediüzzaman'ın cevabı:
“Kader, ilim nev'indendir. İlim, malûma tâbidir.”
Buradaki malûm, bilinen şey demektir.
Yani Allah'ın bilmesi insanı bir şeyi yapmaya zorlamaz. Allah insanın kendi iradesiyle neyi tercih edeceğini ezelî ilmiyle bilir.
Bir astronom, yaptığı kesin hesaplarla belirli bir tarihte güneş tutulması meydana geleceğini önceden hesaplayabilir.
Astronomun bunu önceden bilmesi güneş tutulmasına sebep olmaz.
Benzerlik yalnızca “bilmenin sebep olmaması” noktasındadır. Allah'ın ilmi elbette insan bilgisinden sonsuz derecede üstündür.
Demek ki:
Allah bildiği için insan yapmaz; insanın kendi iradesiyle ne yapacağını Allah ezelî ilmiyle bilir.
İnsan zamanın içerisindedir.
Biz:
dün → bugün → yarın
şeklinde yaşarız.
Fakat Allah zamanı yaratandır ve mahlûkat gibi zamanın kayıtlarına tâbi değildir.
Bu nedenle bizim için henüz meydana gelmemiş olan bir hadise Allah'ın ilminden gizli değildir.
Bediüzzaman kader bahsinde bu hakikati anlatırken ezeliyetin, geçmiş ve geleceği birden kuşatan ilâhî ilimle ilgili olduğunu vurgular.
Bunu anlamaya yardımcı olması için bir temsil düşünülebilir:
Bir yol üzerinde yürüyen insan yalnız bulunduğu noktayı ve çevresini görür. Fakat yüksek bir yerden bakan kişi yolun gerisini ve ilerisini daha geniş şekilde görebilir.
Allah'ın ilmini elbette bu sınırlı örneğe benzetemeyiz. Fakat temsil bize şu hakikati düşündürür:
Biz geleceği görmediğimiz için gelecek Allah tarafından bilinmiyor değildir.
Kur’ân'da şöyle buyurulur:
بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ
“Bilakis o şerefli bir Kur’ân'dır; Levh-i Mahfuz'dadır.”
(Bürûc, 85/21-22)
Başka bir ayette:
مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي أَنفُسِكُمْ إِلَّا فِي كِتَابٍ مِّن قَبْلِ أَن نَّبْرَأَهَا
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın.”
(Hadîd, 57/22)
İslâm âlimleri bu ve benzeri ayetleri Allah'ın ezelî ilmi ve takdiri bağlamında değerlendirmişlerdir.
Ancak burada tekrar önemli bir noktaya dikkat edilmelidir:
Bir şeyin Allah'ın ilminde yazılmış olması, insanın zorla o işi yaptırıldığı anlamına gelmez.
Evet.
Kur’ân insanın tercih sahibi olduğunu açıkça bildirir:
فَمَن شَاءَ فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاءَ فَلْيَكْفُرْ
“Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”
(Kehf, 18/29)
Başka bir ayette:
إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا
“Şüphesiz biz ona yolu gösterdik; artık ister şükredici olur, ister nankör.”
(İnsan, 76/3)
Demek ki insan tamamen iradesiz bir varlık değildir.
İnsana tercih edebilmesini sağlayan sınırlı bir irade verilmiştir. Kelâm ilminde buna cüz'î irade denir.
İnsanın iradesi sınırlıdır.
İnsan:
“Konuşacağım.”
“Susacağım.”
“Namaz kılacağım.”
“Yalan söylemeyeceğim.”
“Yardım edeceğim.”
“Bu haramdan uzak duracağım.”
şeklinde tercihte bulunabilir.
Fakat insan kendi bedenini yaratamaz.
Kalbini çalıştıran kendisi değildir.
Hücrelerini meydana getiren kendisi değildir.
Dünyayı döndüren kendisi değildir.
Demek ki insanda tercih vardır fakat yaratma kudreti yoktur.
Risale-i Nur'un kader anlayışında insanın cüz'î iradesi sorumluluğun temelini oluşturur.
Ehl-i sünnet anlayışında insan fiillerini yaratmaz; fakat iradesiyle onları tercih eder ve kesbeder.
Örneğin insan elini kaldırmaya karar verir.
Karar ve yöneliş insana aittir.
Fakat:
kasları,
sinir sistemini,
beynini,
enerjiyi,
hücreleri,
hareket kanunlarını
yaratan Allah'tır.
Dolayısıyla fiilin yaratılması Allah'a, insanın o fiile yönelmesi ve tercih etmesi ise insana nispet edilir.
Bu sebeple insan sorumludur.
Hayır.
Bir insan:
“Kaderimde hırsızlık yapmak varmış, onun için yaptım.”
diyemez.
Çünkü hırsızlık yapmadan önce kaderini bilmiyordu.
Kendi iradesiyle tercih etti.
Bediüzzaman'ın Kader Risalesi'ndeki temel ölçülerinden biri budur:
İnsan günahlarında kadere dayanamaz.
Çünkü kader insanı günaha zorlayan bir sebep değildir.
Çünkü insana:
akıl,
vicdan,
irade,
peygamberler,
vahiy,
helâl-haram ölçüsü
verilmiştir.
Kur’ân:
لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا
“Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmediği şeyle yükümlü tutmaz.”
(Bakara, 2/286)
buyurur.
Allah kulunu iradesinin tamamen dışında gerçekleşen şeylerden sorumlu tutmaz.
Fakat bilinçli tercihleri insanın sorumluluk alanına girer.
Bazen şu soru sorulur:
“İnsanların imtihan şartları neden farklı?”
Bir insan zengin, diğeri fakir olabilir.
Biri sağlıklı, diğeri hastalıklarla mücadele edebilir.
Biri uzun, diğeri kısa yaşayabilir.
Kaderde adalet, herkese aynı şartların verilmesi demek değildir.
Adalet, herkese kendi şartları içerisinde uygun şekilde muamele edilmesidir.
Kur’ân:
إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ
“Şüphesiz Allah zerre kadar zulmetmez.”
(Nisâ, 4/40)
buyurur.
Dolayısıyla insanın değerlendirilmesi sahip olmadığı imkânlara göre değil, kendisine verilen imkânlarla ne yaptığına göre olacaktır.
İnsanın başına gelen her sıkıntıyı tek bir sebebe bağlamak doğru değildir.
Musibetlerin farklı hikmetleri bulunabilir.
Bazıları insanın kendi yanlış tercihlerinin sonucudur:
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.”
(Rûm, 30/41)
Bazıları ise imtihandır.
Kur’ân:
وَلَنَبْلُوَنَّكُم بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ ۗ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
“Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.”
(Bakara, 2/155)
Bu nedenle her musibete:
“Bu kesinlikle günahının cezasıdır.”
demek dinen doğru değildir.
Musibet bazen imtihan, bazen ikaz, bazen günahlara kefaret, bazen manevî derecenin yükselmesine vesile olabilir. Bunun kesin hikmetini her olayda bizim tayin etmemiz mümkün değildir.
Risale-i Nur'un dikkat çektiği önemli noktalardan biri şudur:
Kader, insanın elinden çıkan hadiselerde teselli verir.
İnsan elinden gelen tedbiri aldıktan sonra istemediği bir sonuçla karşılaşırsa:
“Allah'ın takdiri böyleymiş.”
diyerek teslimiyet gösterebilir.
Bu anlayış insanı:
sürekli geçmişi suçlamaktan,
“keşke”lerle kendisini tüketmekten,
kontrol edemediği olaylar karşısında yıkılmaktan
koruyabilir.
Kur’ân'ın Hadîd sûresindeki devam eden ayeti bu hikmeti açıklar:
لِّكَيْلَا تَأْسَوْا عَلَىٰ مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا آتَاكُمْ
“Elinizden çıkana aşırı üzülmeyesiniz ve size verilene karşı da böbürlenmeyesiniz diye...”
(Hadîd, 57/23)
Kaderin bilinmesinin psikolojik ve manevî hikmetlerinden biri budur:
Geçmişte teslimiyet, gelecekte sorumluluk.
Kader Risalesi'nin özünü şu şekilde ifade etmek mümkündür:
Kader nazarıyla bak.
Elinden geleni yaptıktan sonra meydana gelen olay için:
“Rabbimin takdirinde bir hikmet vardır.”
de.
Cüz'î irade ve sorumluluk nazarıyla bak.
“Ne yapmalıyım?”
diye düşün.
Bu denge bozulduğunda iki büyük hata ortaya çıkar.
Geçmişte yalnız nefsine bakarsan: Ümitsizlik ve ağır pişmanlık doğabilir.
Gelecekte yalnız kadere bakarsan: Tembellik ve sorumsuzluk ortaya çıkabilir.
İslâm'ın dengesi ise:
Geçmişte teslimiyet, gelecekte gayret ve sorumluluktur.
Kader inancı:
“Ne olacaksa olur; çalışmaya gerek yok.”
demek değildir.
Bu anlayış tevekkül değil, yanlış kaderciliktir.
Kur’ân:
وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
buyurur.
İnsan çalışmakla yükümlüdür.
Sonucu yaratmak ise Allah'a aittir.
Tevekkül:
Sebeplere başvurduktan sonra sonucu Allah'a bırakmaktır.
Örneğin çiftçi:
Tarlayı sürer.
Tohumu eker.
Gerekli bakımı yapar.
Sulama imkânlarını kullanır.
Sonra Allah'a tevekkül eder.
Çünkü tohumu yaratıp büyüten kendisi değildir.
Risale-i Nur'un yaklaşımında sebeplere müracaat etmek fiilî dua hükmündedir.
Dolayısıyla:
Tedbir + çalışma + dua + Allah'a güven = tevekkül
Fakat:
Tedbirsizlik + tembellik + “Allah verir” demek = tevekkül değildir.
Dua da kader sisteminin içindedir.
İnsan bazen şöyle düşünebilir:
“Allah ne olacağını biliyorsa neden dua ediyorum?”
Çünkü Allah yalnız sonucu değil, sonuca götüren sebepleri de bilir ve takdir eder.
Meselâ Allah'ın ilminde:
“Bu kul dua edecek ve bu dua sebebiyle şu nimet ona verilecek.”
şeklinde bir sebep-sonuç düzeni bulunabilir.
Dolayısıyla dua kaderin karşısında değildir.
Dua da kaderin bir parçasıdır.
İslâmî kaynaklarda dua, sadaka, iyilik ve sıla-i rahim gibi amellerin bazı belaların giderilmesine veya ömrün bereketlenmesine vesile olabileceğini bildiren rivayetler bulunmaktadır.
Bunun Allah'ın ezelî ilminde bir değişiklik meydana getirdiği düşünülmemelidir.
Allah zaten:
kulun dua edeceğini,
hangi duanın kabul edileceğini,
hangi musibetin kaldırılacağını
ezelden bilir.
Değişiklik bizim yaşadığımız hadiseler zincirindedir; Allah'ın ilminde sonradan öğrenme veya değişme söz konusu değildir.
Evet.
Kur’ân:
وَلِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geri bırakabilirler ne de öne alabilirler.”
(A'râf, 7/34)
buyurur.
Fakat insan kendi ecelini bilmediğinden hayatını korumakla sorumludur.
Bu sebeple:
“Nasıl olsa ecelim bellidir.”
diyerek tehlikeye atılmak kader inancı değildir.
Tedbir almak da kaderin içindedir.
Rızkın Allah'tan olması çalışmayı gereksiz kılmaz.
Kur’ân:
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan Allah'tır.”
(Zâriyât, 51/58)
buyurur.
Fakat Allah çoğu rızkı sebepler vasıtasıyla gönderir.
Çalışmak rızkın sebeplerinden biridir.
Dolayısıyla mümin:
“Rızkımı patronum veriyor.”
demez.
Fakat:
“Allah rızkımı verecek; o halde çalışmayayım.”
da demez.
Doğru anlayış:
“Rızkı veren Allah'tır; çalışmak ise benim vazifemdir.”
Allah'ın bir şeyi yaratması, o şeyden razı olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrım kader konusunda son derece önemlidir.
Allah:
küfrü yaratabilir fakat küfürden razı değildir,
zulmün meydana gelmesine izin verebilir fakat zulmü emretmez,
insanın günah fiilini yaratır fakat günahı sevmez.
Çünkü yaratmak başka, emretmek ve razı olmak başkadır.
İnsan kötü tercihte bulunduğunda sorumluluk tercihi yapan insana aittir.
Risale-i Nur'da önemli bir prensip vardır:
Bir şeyin yaratılması her yönüyle kötü olmak zorunda değildir.
Meselâ ateşin yaratılması hayırdır.
Ateş:
yemek pişirir,
insanı ısıtır,
sanayide kullanılır.
Fakat biri elini ateşe sokarsa zarar görür.
Ateşin yaratılması kötü değildir; yanlış kullanım kötülüğe sebep olmuştur.
Benzer şekilde yağmur büyük rahmettir. Fakat bazı şartlarda sele dönüşebilir.
Bediüzzaman bu noktada “halk-ı şer şer değil, kesb-i şer şerdir” ölçüsünü kullanır.
Yani:
Şerrin yaratılması, bütün neticeleri itibarıyla şer olmayabilir; insanın şerri tercih etmesi ise şerdir.
Yağmurun yüzlerce faydası vardır.
Bir kişinin yağmurdan zarar görmesi sebebiyle:
“Yağmur hiç yağmasın.”
denilse çok daha büyük zarar ortaya çıkar.
Ateş birkaç kişiyi yakabilir diye ateş yaratılmasaydı insanlık sayısız faydadan mahrum kalırdı.
Risale-i Nur bu meseleyi az bir şer sebebiyle çok hayrın terk edilmesinin daha büyük bir şer olacağı prensibiyle açıklar.
Dünya hayatındaki bazı acılar da daha büyük hikmetler ve neticeler içerisinde değerlendirilmelidir.
Hastalık karşısında kader inancı tedaviyi terk etmek değildir.
Mümin:
doktora gider,
tedavi olur,
ilacını kullanır,
sağlığını korur,
dua eder,
sonucunu Allah'a bırakır.
Çünkü hastalığı yaratan Allah olduğu gibi şifayı yaratan da Allah'tır.
Tedavi olmak Allah'ın yarattığı şifa sebeplerine başvurmaktır.
Klasik açıklamayla:
Bir şeyin Allah'ın ilminde ölçüsünün, zamanının, şartlarının ve özelliklerinin takdir edilmesidir.
Takdir edilen şeyin zamanı geldiğinde meydana gelmesidir.
Basit bir ifadeyle:
Kader → ilâhî takdir
Kazâ → takdir edilen şeyin gerçekleşmesi
Ancak kelâm ekollerinde bu iki kavramın teknik kullanımlarında farklı tarifler bulunabileceği unutulmamalıdır.
Tasavvuf ve bazı İslâmî eserlerde kader, kazâ ve atâ kavramları birlikte ele alınabilir.
Atâ, Allah'ın lütuf ve ihsanıyla kuluna muamele etmesini ifade eder.
Bununla beraber kader-kazâ-atâ ilişkisini, Allah'ın ezelî ilminde sonradan bir değişiklik meydana geliyormuş gibi anlamamak gerekir.
Allah'ın ilmi değişmez.
Kulun:
duası,
tövbesi,
sadakası,
iyiliği,
ibadeti
de Allah'ın ilminde malumdur.
Dolayısıyla insanın duası ve kulluğu kader düzeninin dışına çıkmak değil, yine Allah'ın koyduğu sebepler içerisinde hareket etmektir.
Kaderin en yanlış kullanımlarından biri günaha mazeret yapılmasıdır.
İnsan günah işledikten sonra:
“Kaderimde varmış.”
demek yerine:
“Ben yanlış tercih yaptım. Rabbim beni affetsin.”
demelidir.
Kur’ân tövbeyi sürekli teşvik eder:
وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey müminler! Hepiniz Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.”
(Nûr, 24/31)
Kader insanı günahından kurtarmak için değil, musibetler karşısında teselli etmek ve nimetler karşısında gururdan korumak için düşünülmelidir.
İnsan başarılı olduğunda yalnızca:
“Ben yaptım.”
derse gurura düşebilir.
Kader ise ona şunu hatırlatır:
Sana zekâyı kim verdi?
Sağlığı kim verdi?
Fırsatları kim yarattı?
İnsanlarla karşılaşmanı kim mümkün kıldı?
Kabiliyetlerini kim verdi?
Kur’ân:
وَمَا بِكُم مِّن نِّعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ
“Size ulaşan her nimet Allah'tandır.”
(Nahl, 16/53)
buyurur.
Böylece kader başarı karşısında insanı şükre götürür.
İnsan çalışmış, dua etmiş, sebeplere başvurmuş fakat istediği sonucu alamamış olabilir.
İşte burada kader büyük bir teselli kaynağıdır.
İnsan şöyle düşünebilir:
“Ben vazifemi yaptım. Neticeyi yaratmak Allah'a aittir. Belki benim göremediğim bir hikmet vardır.”
Kur’ân:
وَعَسَىٰ أَن تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır.”
(Bakara, 2/216)
buyurur.
Bu, insanın hiç üzülmemesi gerektiği anlamına gelmez.
Fakat mümin acının içerisinde bile hayatın tamamen başıboş olmadığına inanır.
İnsan geçmişte sürekli:
“Keşke oraya gitmeseydim.”
“Keşke o işi yapmasaydım.”
“Keşke şöyle olsaydı.”
diye kendisini tüketebilir.
Geçmişteki hatalardan ders çıkarmak gerekir. Eğer günah veya ihmal varsa tövbe ve telafi gerekir.
Fakat insan gerekli dersi çıkardıktan sonra değiştiremeyeceği geçmişin altında ezilmemelidir.
Kader burada şöyle der:
“Hadise Allah'ın ilmi ve izni dışında meydana gelmedi. Sen dersini al, tövbeni et, tedbirini geliştir ve yoluna devam et.”
Risale-i Nur'un kader anlayışının insan ruhuna kazandırdığı çok güzel bir denge vardır.
“Ben yaptım.” deme.
Allah'ın ihsanını gör.
“Her şey mahvoldu.” deme.
Kaderin hikmetini düşün.
“Kaderimde varmış.” deme.
Nefsini sorumlu tut ve tövbe et.
“Nasıl olsa kader belli.” deme.
Çalış, dua et ve tedbir al.
Böylece kader:
başarıda şükür, musibette sabır, günahta tövbe, gelecekte gayret öğretir.
Dünya bir imtihan meydanıdır.
Kur’ân:
الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا
“Hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.”
(Mülk, 67/2)
buyurur.
Eğer insanın hiçbir tercihi bulunmasaydı imtihanın anlamı kalmazdı.
Bu nedenle kader ile imtihan birbirine zıt değildir.
Tam aksine insanın sınırlı iradesi, imtihanın temel unsurlarından biridir.
Allah insanın ne yapacağını bilmektedir.
Fakat imtihan Allah'ın bilmediği bir şeyi öğrenmesi için değildir.
İmtihan, insanın tercihlerinin fiilen ortaya çıkması içindir.
Bir insanın:
sabrı,
sadakati,
merhameti,
ibadeti,
zulmü,
ihaneti
hayat içerisinde ortaya çıkar.
Böylece ahiretteki mükâfat veya ceza, insanın bizzat yaşayarak ortaya koyduğu tercihlere dayanır.
Kader meselesinin tam adaleti ahiret inancıyla birlikte anlaşılır.
Dünyada:
mazlumlar ölebilir,
zalimler cezasız görünebilir,
çocuklar acı çekebilir,
iyiler sıkıntıya uğrayabilir.
Eğer hayat yalnız dünyadan ibaret olsaydı bu hadiselerin bir kısmını anlamlandırmak çok zor olurdu.
Fakat İslâm'a göre dünya nihai mahkeme değildir.
Asıl hesap ahirettedir.
Kur’ân:
فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür. Kim zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”
(Zilzâl, 99/7-8)
buyurur.
Bu nedenle kader, ahiret ve ilâhî adalet birbirinden bağımsız düşünülmemelidir.
Kader inancı doğru anlaşıldığında insanın ruh dünyasında büyük bir denge meydana getirir.
Başarılarını yalnız kendisinden bilmez.
Başına gelen her hadisenin başıboş olmadığını bilir.
Musibetlerin geçici olduğunu ve hikmetsiz olmadığını düşünür.
Nimetleri Allah'ın ihsanı olarak görür.
Çünkü gelecekte ne olacağını bilmez.
Kendi iradesinin sorumluluğunu kabul eder.
Sebeplere sarılır fakat sebepleri ilâhlaştırmaz.
Ecelin Allah'ın ilminde olduğunu bilir fakat hayatını korumaya devam eder.
Kader meselesini birkaç cümlede özetlemek gerekirse:
Allah bilir; fakat bilmesi insanı zorlamaz.
İnsan tercih eder; Allah yaratır.
İnsan gelecekteki kaderini bilmediği için çalışmakla yükümlüdür.
Günahlarda kader mazeret yapılamaz.
Musibetlerde kader teselli kaynağıdır.
Başarıda kader insanı gururdan korur.
Dua kaderin dışında değil, kader düzeninin içerisindedir.
Tedbir tevekküle aykırı değil, tevekkülün gereğidir.
İnsan vazifesini yapar; neticeyi Allah'a bırakır.
Yanlış.
Sen kaderini bilmiyorsun.
Vazifen çalışmaktır.
Yanlış.
Allah'ın bilmesi tercihini zorlamaz.
İlim malûma tâbidir.
Yanlış.
Allah yaratandır fakat kötü tercihi yapan insandır.
Yaratmak ile razı olmak aynı şey değildir.
Yanlış.
Tevekkül sebepleri terk etmek değil, sebepleri kullandıktan sonra Allah'a güvenmektir.
Gerçek kader imanı insana pasiflik değil, dengeli bir hayat kazandırmalıdır.
Mümin şöyle yaşar:
Çalışırken:
“Elimden geleni yapacağım.”
Dua ederken:
“Rabbim, hayırlısını nasip et.”
Başarılı olduğunda:
“Bu Allah'ın lütfudur.”
Başarısız olduğunda:
“Eksiklerimi düzelteceğim; neticede bir hikmet olabilir.”
Günah işlediğinde:
“Kaderimde varmış.” demez; “Ben hata ettim.” der ve tövbe eder.
Musibet geldiğinde:
“Allah'ın izni dışında değildir.” diyerek sabreder.
Geleceğe bakarken:
Kaderi bahane ederek oturmaz; çalışır.
Geçmişe bakarken:
Dersini aldıktan sonra kaderin teslimiyetine sığınır.
Kur’ân ve Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında kader, insanı iradesiz bir kuklaya dönüştüren bir anlayış değildir.
Tam tersine kader:
Allah'ın sonsuz ilmini, mutlak iradesini, kudretini, hikmetini ve kâinattaki ölçüyü ifade eden büyük bir iman hakikatidir.
İnsana ise sınırlı fakat gerçek bir tercih alanı verilmiştir.
İnsan tercih eder.
Allah yaratır.
İnsan çalışır.
Allah neticeyi yaratır.
İnsan dua eder.
Allah dilerse kabul eder.
İnsan tedbir alır.
Allah sonucu takdir eder.
İnsan günah işlerse sorumluluğunu kabul eder ve tövbe eder.
Musibet geldiğinde ise kaderin hikmetine sığınır.
Bu sebeple Risale-i Nur perspektifinden kaderin insan hayatındaki en güzel dengesi şu dört cümlede toplanabilir:
Geçmişe kader nazarıyla bak ve teslim ol.
Geleceğe irade nazarıyla bak ve çalış.
Başarıda Allah'ın lütfunu gör ve şükret.
Hatada nefsini sorumlu tut ve tövbe et.
Böyle anlaşılan kader inancı insanı tembelliğe değil gayrete, ümitsizliğe değil ümide, gurura değil şükre, isyana değil teslimiyete, sorumsuzluğa değil kulluk şuuruna götürür.
Kısaca:
Kader, “Nasıl olsa her şey yazılmış.” diyerek oturmak değildir.
Kader; vazifeni yaptıktan sonra, neticenin Allah'ın hikmetli takdirinde olduğuna iman etmektir.
Ve müminin hayatındaki denge şudur:
Gayret bizden, tevfik Allah'tandır.
Tedbir bizden, takdir Allah'tandır.
Dua bizden, kabul Allah'tandır.
Tercih bizden, yaratmak Allah'tandır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.