- Salih Avcı
- 20.02.2023
Yıllar önce bir kış gecesi Çamlıca’da bir sohbete davet edilmiştim. Bir garibanın evinde ders yapacaktık. Hava çok soğuktu, her taraf karla kaplıydı. Cerrahpaşa’dan İstanbul’un karşı yakasına, Çamlıca’ya gidecektim.
Bizim hanım:
“Efendi, otur oturduğun yerde. Bu karda kışta ders olur mu? Millet evinde oturuyordur, kimse gelmez.” dedi.
Ben de:
“Çıkayım, bir bakayım. Kahveler boşsa dönerim.” dedim.
Evden çıktım. Bir de baktım ki kahveler tıklım tıklım dolu! Demek ki insanlar karı, kışı ve soğuğu dinlemiyor; istedikleri yere gitmekten geri durmuyorlardı.
Bunun üzerine kendi kendime, “Öyleyse ben niçin Allah rızası için çıkmayayım?” diyerek yola koyuldum.
Otobüsler doluydu. Vapurlar çalışıyor, dolmuşlar işliyordu. İstanbul’un yoğun trafiğini aşarak nihayet Çamlıca’ya ulaştım. Fakat oradan sonra otobüs yoktu. Gideceğim ev de oldukça uzaktaydı.
Başka çare yoktu; yürümeye başladım. Uzun bir yürüyüşten sonra evi buldum.
Sohbete ancak üç beş kişi gelmişti. Kar, kış ve soğuk sebebiyle çoğu kimse gelememişti. Oradakiler bana:
“Zahmet ettin.” dediler.
Ben de şöyle cevap verdim:
“Yok, zahmet değil. Millet cehenneme gitmek için yarışıyor. Ben ne diye cennete gitmek için yarışmayayım? Sayının önemi yok. Üç kişi, beş kişi… Hem melekler de var. Dersi onlar da dinler.”
Saat ona kadar ders yaptık, sohbet ettik.
Sonra dönüş için yola çıktım. Bir taksi geliyordu. El kaldırdım, durdu ve bindim. Fakat arabanın içine yoğun bir içki kokusu sinmişti. Şoför oldukça sarhoştu.
O anda düşündüm:
Bu adamın arabası var. Gece demiyor, soğuk demiyor, kar kış demiyor; içmeye gidiyor. Ben ise evimde otursaydım bu gayret yarışını kaybedecektim.
O, sahip olduğu imkânları içki için kullanmıştı. Ben de elimdeki imkânları Allah rızası için bir derse ulaşmakta kullanmıştım.
Şoför beni Bağlarbaşı’na kadar getirdi. O başka bir istikamete gitti. Ben oradan iskeleye yürüdüm. Vapurla Eminönü’ne, ardından otobüsle evime döndüm.
Çevrenize dikkatlice bakın.
İnsanlar dünyanın geçici zevkleri uğruna ne kadar büyük zahmetlere katlanabiliyorlar. Para kazanmak, eğlenmek, nefsinin arzularını yerine getirmek veya bir alışkanlığını sürdürmek için geceyi gündüze katabiliyorlar.
Öyleyse mümin, Allah’ın rızasını kazanmak için en azından bu kadar gayretli olmamalı mıdır?
İçkiye büyük paralar harcayan insanlar vardır; fakat aynı miktarı Allah yolunda harcamakta zorlananlar da vardır.
Kumar uğruna servetini tüketebilen insan vardır; fakat muhtaç bir insanın ihtiyacını gidermek için aynı fedakârlığı göstermeyenler bulunabilir.
Dünyevî bir menfaat için saatlerce yol giden insan, Allah rızası için yapılacak bir hizmet söz konusu olduğunda bazen küçük bir zahmeti gözünde büyütebilir.
İşte asıl düşünülmesi gereken budur.
Bazen bütün kusuru dışarıda arıyoruz. Sürekli başkalarını suçluyor, İslâm’a zarar veren dış güçlerden söz ediyoruz. Elbette dine ve insanlığa zarar veren fikirler, hareketler ve organizasyonlar olabilir. Ancak müminin öncelikle kendi sorumluluğuna bakması gerekir.
Acaba Müslümanların bir kısmı menfaat, makam ve şöhret uğruna İslâm’ın güzel ahlâkına zarar vermiyor mu?
Bir kısmımız da rahatımızdan biraz olsun fedakârlık etmeyerek, ihtiyaç sahibiyle, fakirle, öğrenciyle, gençlerle ve toplumun meseleleriyle ilgilenmeyerek sorumluluğumuzu ihmal etmiyor muyuz?
Başkalarının kusurlarını saymak kolaydır. Asıl mesele:
“Ben Allah rızası için ne yapıyorum?”
sorusuna cevap verebilmektir.
Mümin açısından hayatın en büyük gayesi Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyât, 51/56)
İnsan dünyaya yalnızca yiyip içmek, rahat etmek, servet biriktirmek ve geçici zevklerin peşinden gitmek için gönderilmemiştir.
Dünya bir imtihan meydanıdır.
Malımız, zamanımız, gençliğimiz, sağlığımız, bilgimiz ve sahip olduğumuz bütün imkânlar bu imtihanın birer parçasıdır.
Asıl mesele, bunları Allah’ın razı olacağı şekilde kullanabilmektir.
Fitnelerin çoğaldığı dönemlerde imanı muhafaza etmek daha fazla dikkat ve gayret ister.
Günahı teşvik eden ortamlar, içki, kumar, haram ilişkiler, müstehcen yayınlar ve insanı gaflete sürükleyen sayısız unsur özellikle gençlerin karşısına kolaylıkla çıkabilmektedir.
Bu sebeple sadece kötülüklerden şikâyet etmek yeterli değildir.
İmanın güzelliklerini anlatmak, gençlere sahip çıkmak, güzel örnek olmak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek ve insanları hayra teşvik etmek gerekir.
Kötülük çalışanlarının gayreti karşısında iyilik yolunda çalışanların tembelliğe hakkı yoktur.
Bediüzzaman Said Nursî’nin veciz ifadesiyle:
“Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.”
Bu söz, insanın dünyadaki imtihanının ciddiyetini hatırlatır.
Cennet Allah’ın rahmetiyle kazanılır; fakat kuldan iman, ihlâs, ibadet, sabır ve kulluk gayreti istenir. İnsan elinden geleni yapar, neticeyi Allah’ın rahmetinden bekler.
Kur’ân’ın ifadesiyle:
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”
(Necm, 53/39)
İnsana nefis verilmesi yalnızca bir kötülük sebebi değildir. Nefis aynı zamanda insanın imtihanının ve manevî yükselişinin önemli sebeplerinden biridir.
İnsan nefsinin her istediğine teslim olmak yerine onu Allah’ın emirleri doğrultusunda terbiye ettikçe manen yükselir.
Nefis:
“Evinde otur, rahatına bak.” diyebilir.
İman ise:
“Allah rızası için gayret et.” der.
Nefis:
“Bu kadar zahmete değer mi?” diye sorar.
İman:
“Allah için yapılan hiçbir fedakârlık boşa gitmez.” diye cevap verir.
İşte insanın manevî mücadelesi burada başlar.
Bu hâtıranın verdiği en önemli ders şudur:
İnsanlar dünya ve nefisleri için büyük fedakârlıklar yapabiliyorsa, mümin de Allah’ın rızasını kazanmak için gayret göstermelidir.
Mesele kalabalık toplamak değildir.
Üç kişi de olsa, beş kişi de olsa yapılan iş Allah rızası içinse kıymetlidir.
Mesele insanların görmesi değildir.
Mesele Allah’ın razı olmasıdır.
Mesele dünyada ne kadar rahat yaşadığımız değil, bize verilen ömrü hangi maksat uğrunda tükettiğimizdir.
Bir gün hepimiz dünyadan ayrılacağız. Geride makamımız, servetimiz ve şöhretimiz kalacak. Bizimle beraber götürebileceğimiz ise imanımız ve Allah rızası için yaptığımız salih ameller olacaktır.
Bu sebeple insan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
“İnsanlar dünya için bu kadar çalışırken, ben âhiretim için ne kadar çalışıyorum?”
Allah Teâlâ bizleri ömrünün kıymetini bilen, nefsinin tembelliğine teslim olmayan, imkânlarını hayırda kullanan ve hayatını Allah’ın rızasını kazanma gayesiyle yaşayan kullarından eylesin.
Merhum Hekimoğlu İsmail’e ve ahirete irtihal etmiş bütün iman ehline Allah’tan rahmet diliyoruz.
Ruhları için El-Fâtiha.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.