- Salih Avcı
- 20.02.2023
Deprem, insanı birkaç saniye içinde dünyanın ne kadar geçici, insanın ise ne kadar âciz olduğunu düşünmeye sevk eden büyük hadiselerden biridir. Sağlam sandığımız binalar yıkılabilir, güvenli gördüğümüz şehirler sarsılabilir, yıllarca biriktirilen mallar birkaç dakika içinde kaybolabilir.
Bilim, depremin nasıl meydana geldiğini; fay hatlarını, levha hareketlerini, gerilimi ve kırılmayı inceler. Din ise bütün bunları reddetmeden daha derin sorular sorar:
Bu kâinat kimin mülküdür? Tabiat kanunlarını kim koymuştur? İnsan niçin dünyadadır? Musibet karşısında nasıl davranmalıdır? Deprem insana hangi hakikatleri hatırlatmaktadır?
Risale-i Nur'un yaklaşımında sebepler inkâr edilmez; fakat sebepler hakiki yaratıcı kabul edilmez. Tabiat kanunları Allah'ın kâinatta koyduğu düzenin isimleridir. Dolayısıyla depremi jeolojik sebepleriyle açıklamak ile onu Allah'ın kudret ve iradesinden bağımsız görmemek birbirine zıt değildir.
Kur’ân-ı Kerîm'de zelzele denildiğinde ilk hatıra gelen sûrelerden biri Zilzâl Sûresidir:
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ۙ
وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ۙ
وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا ۚ
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ۙ
بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا“Yer, kendisine mahsus o büyük sarsıntısıyla sarsıldığı; içindeki ağırlıkları dışarı çıkardığı ve insan, ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; işte o gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle bütün haberlerini anlatır.”
(Zilzâl, 99/1-5)
Bu âyetler doğrudan kıyamet zelzelesini tasvir eder. Bununla beraber Risale-i Nur, âyetlerde yeryüzünün Allah'ın emrine bağlı bir mahlûk olarak gösterilmesinden hareketle, dünyadaki zelzelelerin de tefekkür ve ibret yönünü ele alır.
Bediüzzaman Said Nursî bu manaya dikkat çekerek şöyle der:
“Zilzâl Sûresi kat'iyen ifade ediyor ki, küre-i arz hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor.”
Buradaki temel düşünce şudur:
Dünya sahipsiz değildir.
Dünyanın hareketleri de Allah'ın ilminden, kudretinden ve iradesinden bağımsız değildir.
Depremlerin fizikî sebepleri vardır. Yer kabuğunu meydana getiren levhalar hareket eder, faylarda gerilim birikir ve kırılma meydana geldiğinde enerji sismik dalgalar hâlinde yayılır.
Bunlar depremin maddî mekanizmasıdır.
Fakat Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında:
Sebebin bilinmesi, Müsebbibü'l-Esbâb'ı yani sebepleri yaratan Allah'ı ortadan kaldırmaz.
Yağmurun nasıl meydana geldiğini bilmek Allah'ın yağmuru yaratmasına engel olmadığı gibi, depremin jeolojik mekanizmasını bilmek de onu Allah'ın kudret dairesinin dışına çıkarmaz.
Bir saat çalışırken dişlilerin nasıl döndüğünü öğrenmek, saatin ustasının bulunmadığını göstermez.
Aksine sistemdeki kanun ve ölçüyü keşfetmek, sistemin düzenini daha iyi anlamamızı sağlar.
Bu sebeple:
“Deprem fayların hareketiyle meydana geliyor.”
demek bilimsel açıdan doğrudur.
Fakat:
“Faylar kendi kendilerine, Allah'ın iradesinden tamamen bağımsız hareket ediyor.”
demek Risale-i Nur'un tevhid anlayışıyla bağdaşmaz.
Risale-i Nur'un üzerinde önemle durduğu hakikatlerden biri şudur:
Tabiat yaratıcı değildir.
Tabiat, kâinatta görülen düzen ve kanunların genel adıdır.
Yer çekimi vardır; fakat yer çekimi kendisini yaratmamıştır.
Su belirli şartlarda donar; fakat bu kanunu su koymamıştır.
Dünya belirli fizikî kanunlara göre hareket eder; fakat bu kanunlar irade ve kudret sahibi değildir.
Bu nedenle deprem meydana geldiğinde:
“Tabiat yaptı.”
demek, Risale perspektifinde eksik bir açıklamadır.
Çünkü tabiat kanunu, olayın işleyiş şeklini tarif eder; yaratma kudretine sahip değildir.
Kur’ân şöyle buyurur:
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”
(Zümer, 39/62)
Dolayısıyla zerreden yıldızlara, atomlardan galaksilere, yağmurdan rüzgâra, dünyanın dönüşünden yer kabuğunun hareketlerine kadar bütün varlık âlemi Allah'ın mülkündedir.
Depremin verdiği en büyük derslerden biri, dünyanın kalıcı bir yurt olmadığını göstermesidir.
Risale-i Nur dünyayı çeşitli temsillerle anlatır:
Misafirhane, imtihan meydanı, tarla, ticaretgâh ve âhirete giden yol üzerindeki geçici bir menzil...
İnsan ise burada ebedî olarak kalmak için bulunmamaktadır.
Bir deprem birkaç saniye içinde insana şunu gösterebilir:
“Sahip olduğunu düşündüğün şeylerin hakiki sahibi sen değilsin.”
Evimiz olabilir fakat onu sonsuza kadar koruyamayız.
Malımız olabilir fakat beraberimizde götüremeyiz.
Bedenimiz vardır fakat yaşlanmasına ve ölümüne tamamen engel olamayız.
Kur’ân şöyle buyurur:
كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
Deprem bu hakikati çok kuvvetli biçimde hatırlatan hadiselerden biridir.
Burada çok önemli bir ölçüyü korumak gerekir.
Kur’ân'da geçmiş bazı kavimlerin isyanları sebebiyle çeşitli musibetlerle cezalandırıldığı açıkça bildirilmiştir. Dolayısıyla musibetlerin bazı durumlarda ilâhî ikaz veya ceza yönü bulunabileceği İslâmî kaynaklarda vardır.
Ancak buradan hareketle belirli bir günümüzdeki deprem hakkında:
“Bu deprem kesinlikle şu insanların şu günahı yüzünden oldu.”
şeklinde vahye dayanmayan kesin hükümler vermek doğru değildir.
Çünkü musibetin hikmetini bütün ayrıntılarıyla Allah bilir.
Aynı deprem:
Bir insan için ikaz,
bir başkası için imtihan,
başka biri için günahlarına kefaret,
bir başkası için derecesinin yükselmesine vesile,
toplum için dayanışma imtihanı
olabilir.
Bu nedenle müminin vazifesi, enkaz altında kalan insanların günahlarını araştırmak değil; kendi nefsini muhasebe etmek ve musibetzedenin yardımına koşmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً
“Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere erişmekle kalmaz.”
(Enfâl, 8/25)
Bu âyet toplumsal sorumluluğun önemini göstermektedir.
Bir toplumda yanlışlıkların sonuçları yalnız o yanlışı yapan kişiyi etkilemeyebilir.
Deprem açısından bunun çok somut bir karşılığı da vardır:
Bir müteahhit binayı çürük yaparsa yalnız kendisini tehlikeye atmaz.
Denetim yapılmazsa yalnız denetimi ihmal eden kişi zarar görmez.
Fay hattı üzerindeki yapılaşmaya göz yumulursa sonuç bütün toplumu etkileyebilir.
Dolayısıyla deprem konusunda manevî muhasebe ile maddî tedbir birbirinden ayrılmamalıdır.
İslâm'ın deprem karşısındaki yaklaşımı:
“Allah'a tevekkül ettik, tedbire gerek yok.”
değildir.
Gerçek tevekkül:
Önce vazifeni yapmak, sebeplere müracaat etmek, sonra neticeyi Allah'a bırakmaktır.
Bu nedenle depreme dayanıklı bina yapmak dinî düşüncenin karşısında değildir; bilakis canı koruma sorumluluğunun bir gereğidir.
Fay haritalarını dikkate almak, mühendislik kurallarına uymak, zemini incelemek, kolon kesmemek, kaçak yapılaşmaya izin vermemek, bina denetimini doğru yapmak ve deprem hazırlığı yapmak fiilî dua hükmünde değerlendirilebilir.
Çürük bina yapıp:
“Allah bizi korur.”
demek tevekkül değildir.
Bu, sebepler dünyasında insana verilen sorumluluğu ihmal etmektir.
Deprem doğal bir hadisedir; fakat depremin afete dönüşmesinde insan kusurları büyük rol oynayabilir.
Bir bina sırf daha fazla kazanç elde etmek için eksik malzemeyle yapılmışsa, mühendislik kuralları ihlal edilmişse, denetim yapılmamışsa veya kolonlar sonradan kesilmişse mesele yalnız “deprem” değildir.
Burada kul hakkı ve insan hayatının dokunulmazlığı devreye girer.
Kur’ân:
وَلَا تَقْتُلُوا اَنْفُسَكُمْ
“Kendinizi öldürmeyin.”
(Nisâ, 4/29)
buyurur.
Bu bakımdan deprem tedbiri yalnız mühendislik meselesi değil, aynı zamanda ahlâk, emanet ve kul hakkı meselesidir.
Bediüzzaman, On Dördüncü Söz'ün Zeylinde zelzeleleri değerlendirirken hadiseye yalnız maddî gözle bakılmasını yeterli görmez.
Onun üzerinde durduğu ana fikirlerden biri şudur:
Küre-i arz başıboş olmadığı gibi, hareketleri de başıboş değildir.
İnsan gaflete dalıp dünyayı ebedî zannetmeye başladığında musibetler ona âcizliğini hatırlatabilir.
Risale'nin yaklaşımını sade bir ifadeyle şöyle özetleyebiliriz:
Ey insan! Başını gafletten kaldır. Dünyanın ebedî olmadığını gör. Kudretine güvendiğin şeylerin ne kadar zayıf olduğunu anla. Rabbini tanı, kulluğunu hatırla ve âhirete hazırlan.
Kur’ân'da şöyle buyrulur:
وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
“Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.”
(Hûd, 11/113)
Risale-i Nur bu gibi âyetlerden hareketle toplumsal günahların ve zulümlerin yalnız fertleri değil cemiyetleri de etkileyebileceğine dikkat çeker.
Ancak bu dersin ilk muhatabı başkaları değil insanın kendisi olmalıdır.
Depremden sonra:
“Kim günah işledi?”
sorusundan önce:
“Ben Rabbime karşı vazifelerimi ne kadar yerine getiriyorum? Kul hakkından sakınıyor muyum? İşimi dürüst yapıyor muyum? İnsan hayatına gereken değeri veriyor muyum?”
soruları sorulmalıdır.
Musibetlerin mümin için önemli bir yönü de sabırdır.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Mümine isabet eden yorgunluk, hastalık, üzüntü, eziyet, sıkıntı, hatta kendisine batan bir diken bile Allah'ın onun bazı günahlarını bağışlamasına vesile olur.”
(Buhârî, Merdâ; Müslim, Birr)
Bu hadis, çekilen acının Allah katında karşılıksız olmadığını gösterir.
Fakat burada sabır yanlış anlaşılmamalıdır.
Sabır:
Enkaz altındakini kurtarmamak değildir.
Sabır:
Yıkılan binanın hesabını sormamak değildir.
Sabır:
Tedbirsizliği kabullenmek değildir.
Sabır; bütün meşru tedbirleri aldıktan sonra musibet karşısında Allah'a isyan etmeden, ümit ve imanını muhafaza etmektir.
Peygamber Efendimiz ﷺ bazı hadislerinde enkaz altında kalarak vefat eden kimseleri şehitler arasında zikretmiştir.
Sahih hadislerde:
“Yıkıntı altında ölen şehittir.”
(Buhârî, Ezân; Müslim, İmâre)
manasında rivayet bulunmaktadır.
Burada kastedilen, genel olarak âhiret şehitliğidir. Nihai hüküm elbette Allah'a aittir.
Bu sebeple depremde hayatını kaybeden müminler hakkında Allah'ın rahmetinden ve şehitlik sevabından ümit edilir.
Bu, geride kalan aileler için önemli bir teselli kaynağıdır.
Depremde evini, eşyasını veya malını kaybeden insan açısından dünya gözüyle büyük bir zarar vardır.
Risale-i Nur ise müminin yaşadığı musibetlerin sabır ve imanla karşılanması hâlinde âhiret hesabına büyük kazançlara dönüşebileceğini anlatır.
Dünya malı zaten fanidir.
Bugün kaybolmasa yarın miras bırakılacaktır.
İnsan dünyadan ayrılırken bütün malını burada bırakacaktır.
Bu nedenle iman nazarı musibete şöyle bakar:
“Malım gitti; fakat Rabbim isterse bu kaybı benim için ebedî bir sevaba çevirebilir.”
Bu bakış acıyı yok etmez; fakat acıya ebediyet penceresinden bir anlam kazandırır.
Deprem sonrasında Müslümanın ilk vazifelerinden biri yardım etmektir.
Kur’ân şöyle buyurur:
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى
“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın.”
(Mâide, 5/2)
Bu yardım yalnız dua etmekle sınırlı değildir.
Arama-kurtarma çalışmalarına destek olmak, kan bağışlamak, barınma imkânı sağlamak, güvenilir yardım kuruluşlarına bağışta bulunmak, çocukları ve yaşlıları korumak, depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak ve uzun vadede onların yeniden hayata tutunmalarına yardımcı olmak kulluğun fiilî yönlerindendir.
Dua kavlî yardımdır; imkânları seferber etmek ise fiilî yardımdır.
İkisi beraber olmalıdır.
Deprem bazen toplumdaki görünmez bağları yeniden ortaya çıkarır.
Zengin-fakir, genç-yaşlı, farklı şehirlerden insanlar aynı enkazın başında birleşebilir.
Bir insan hiç tanımadığı başka bir insanı kurtarmak için hayatını tehlikeye atabilir.
Bir aile evini depremzedeye açabilir.
Bir çocuk kumbarasındaki parasını gönderebilir.
Bunların her biri insanın fıtratına yerleştirilen şefkat, merhamet, yardımlaşma ve kardeşlik duygularının tezahürüdür.
Musibet büyük olabilir; fakat onun karşısında ortaya çıkan merhamet de büyük bir rahmet kapısı hâline gelebilir.
İnsan teknoloji üretir.
Gökdelenler yapar.
Denizlerin altından tüneller geçirir.
Uzaya araç gönderir.
Fakat bazen birkaç saniyelik bir yer hareketi karşısında bütün gücünün ne kadar sınırlı olduğunu görür.
İşte Risale-i Nur'un önemli derslerinden biri burada ortaya çıkar:
İnsanın âcizliği Allah'a ulaşmasına engel değil, bilakis doğru okunduğunda marifetullaha açılan bir kapıdır.
İnsan:
“Ben her şeye gücüm yeter.”
vehminden kurtulup:
“Ben âcizim; fakat sonsuz kudret sahibi bir Rabbim var.”
hakikatine ulaşır.
Kur’ân kıyametin başlangıcındaki büyük sarsıntıyı çok çarpıcı biçimde anlatır:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْۚ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı gerçekten çok büyük bir şeydir.”
(Hac, 22/1)
Bugünkü depremler kıyametin kendisi değildir.
Fakat insana kıyamet hakikatini düşündürebilir.
Bir şehir sarsıldığında insanlar evlerinden çıkar.
Kıyamette ise Kur’ân'ın haber verdiği üzere bütün dünya düzeni değişecektir.
Dağlar yürütülecek, yıldızların mevcut düzeni bozulacak, dünya büyük bir dönüşüm yaşayacaktır.
Bu bakımdan her deprem insana:
“Bir gün bu dünya bütünüyle kapanacaktır.”
hakikatini hatırlatabilir.
İnsan çoğu zaman dünyada kalıcıymış gibi yaşar.
Evini uzun yıllar için planlar.
Mal biriktirir.
Makam peşinde koşar.
Dünyevî hesaplar yapar.
Bunların meşru olanları kötü değildir.
Problem, bunları ebedî zannetmektir.
Deprem birkaç saniye içerisinde:
“Dünya kalıcı değildir.”
dersini verir.
Risale-i Nur'un bakışıyla dünya sevilir; fakat Allah hesabına sevilir.
Mal kullanılır; fakat kalbe yerleştirilmez.
Ev yapılır; fakat gerçek yurdun âhiret olduğu unutulmaz.
Deprem yalnız korkup sonra unutulacak bir hadise olmamalıdır.
İnsan kendisine şu soruları sorabilir:
Namazlarımı ihmal ediyor muyum?
Kul hakkı taşıyor muyum?
Haramdan sakınıyor muyum?
Aileme karşı vazifelerimi yerine getiriyor muyum?
Kazancım helâl mi?
Ölüm bugün gelse Rabbimin huzuruna nasıl çıkarım?
İnsanlara karşı merhametli miyim?
Elimdeki nimetlerin şükrünü yerine getiriyor muyum?
Bu muhasebe insanı ümitsizliğe değil, tövbeye ve yenilenmeye götürmelidir.
Musibet zamanlarında yapılacak şey korkuyu büyütmek değil, imanı ve sorumluluk şuurunu kuvvetlendirmektir.
İnsan:
Tövbe eder.
İstiğfar eder.
Namaza daha fazla sarılır.
Kur’ân okur.
Sadaka verir.
Musibetzedelere yardım eder.
Kul haklarını ödemeye çalışır.
Ailesiyle helalleşir.
Dünya hayatının geçiciliğini hatırlar.
Ve aynı zamanda:
Deprem çantasını hazırlar, binasının güvenliğini kontrol ettirir, resmî uyarıları takip eder ve ailesiyle afet planı oluşturur.
Çünkü İslâm'da manevî hazırlık ile maddî hazırlık birbirinin alternatifi değildir.
Musibet zamanlarında Hz. Peygamber'in ﷺ öğrettiği şu dua okunabilir:
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Şüphesiz biz Allah'a aidiz ve sonunda O'na döneceğiz.”
(Bakara, 2/156)
Kur’ân devamında sabredenleri müjdeler.
Ayrıca şöyle dua edilebilir:
“Allah'ım! Bizi, ailelerimizi, memleketimizi ve bütün insanları afetlerden muhafaza eyle. Musibete uğrayanlara sabır ve yardım ihsan eyle. Vefat edenlere rahmet eyle. Yaralılara şifa ver. Enkaz altında bulunanlara kurtuluş nasip eyle. Evlerini kaybedenlere daha hayırlısını ihsan eyle. Bizi gafletten uyandır; fakat rahmetinden mahrum bırakma. Günahlarımızı bağışla, kusurlarımızı affet. Bize maddî ve manevî musibetlere karşı doğru tedbir almayı nasip eyle. Âmin.”
Risale-i Nur perspektifinden depremi tek cümleyle yalnızca “ceza” diye okumak eksik kalır.
Deprem aynı anda pek çok hakikati düşündürebilir:
İkazdır: Gafletten uyandırır.
İmtihandır: Sabır ve teslimiyeti sınar.
Tefekkür vesilesidir: Allah'ın kudretini düşündürür.
Âcizlik dersidir: İnsanın sınırlılığını gösterir.
Kardeşlik imtihanıdır: Musibetzedenin yardımına koşup koşmayacağımızı ortaya çıkarır.
Sorumluluk dersidir: Sağlam bina, dürüst mühendislik ve doğru denetimin önemini gösterir.
Âhiret hatırlatmasıdır: Dünyanın kalıcı olmadığını bildirir.
Rahmete vesile olabilir: Sabırla karşılanan musibet mümin için günahlara kefaret ve sevaba vesile olabilir.
Deprem insanlığa kuvvetli bir hakikati hatırlatmaktadır:
Biz başıboş olmadığımız gibi, içinde yaşadığımız kâinat da başıboş değildir.
Dünya Rabbimizin mülküdür.
Biz misafiriz.
Bedenimiz emanettir.
Malımız emanettir.
Evlatlarımız emanettir.
Ömrümüz emanettir.
Ve bütün bu emanetler bir gün gerçek sahibine dönecektir.
Bu nedenle depremden alınması gereken ders yalnız korkmak değildir.
Uyanmaktır.
Yalnız dünyadan kaçmak değil, dünyayı doğru okumaktır.
Yalnız:
“Bina neden yıkıldı?”
diye sormak değil; mühendislik bakımından bu sorunun cevabını sonuna kadar araştırırken aynı zamanda:
“Ben bu dünyaya niçin geldim ve nereye gidiyorum?”
diye de sormaktır.
Yalnız dua etmek değil, tedbir almaktır.
Yalnız tedbir almak değil, Rabbimize tevekkül etmektir.
Yalnız kendi canımızı düşünmek değil, musibetzedenin elinden tutmaktır.
Yalnız başkalarının günahlarını konuşmak değil, kendi nefsimizi hesaba çekmektir.
Ve nihayet anlamaktır ki:
Dünya fânidir; insan yolcudur; ölüm bir son değil, âhirete açılan kapıdır.
Depremin sarsıntısı evlerimizi sarsarken, imanımızı yıkmamalı; aksine gafletimizi yıkmalıdır.
Malımızı kaybettirebilir; fakat Rabbimize olan güvenimizi kaybettirmemelidir.
Dünyanın geçiciliğini gösterirken bizi ümitsizliğe değil, ebedî hayat için hazırlanmaya sevk etmelidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.