- Salih Avcı
- 20.02.2023
İman ve küfür, insanın varlığa bakışını kökten değiştiren iki ayrı yoldur. İnsanlık tarihi boyunca bazı insanlar kâinatın bir Yaratıcısı bulunduğunu kabul etmiş, bazıları ise yaratılışı sebepler, tabiat veya tesadüfle açıklamaya çalışmıştır.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında insanın Allah’ı araması, onun fıtratına yerleştirilmiş temel bir ihtiyaçtır. İnsan yalnızca yiyen, içen ve dünya hayatını devam ettiren biyolojik bir varlık değildir. O; nereden geldiğini, niçin burada bulunduğunu ve ölümden sonra nereye gideceğini merak eden bir varlıktır.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında insan, özellikle aczi ve fakrı sayesinde Rabbini arar. Dünya hadiseleri karşısında kendi gücünün ne kadar sınırlı olduğunu fark ettikçe sonsuz kudret sahibi bir Zât’a dayanma ihtiyacını hisseder.
Kaynak metinde de insan vicdanının âdeta:
“Ey bu yerlerin Hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve seni arıyorum!”
diye seslendiği ifade edilmektedir.
Bu sebeple Allah’a iman, insan için yalnızca zihnî bir kabul değil; aynı zamanda sahipsizlikten, başıboşluktan ve anlamsızlıktan kurtuluştur.
Risale-i Nur’da insanın yaratılıştan hakikati aramaya meyilli olduğu ifade edilir:
“İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek kafasına giydiriyor.”
Buradaki önemli nokta şudur:
İnsan çoğu zaman açıkça “Ben bâtılı istiyorum.” demez. Aksine hakikati aradığını düşünür. Fakat yanlış bilgi, yanlış bakış açısı, gaflet, alışkanlık veya çevrenin tesiri sebebiyle bâtılı hak zannedebilir.
Demek ki insanın yalnızca hakikati istemesi yeterli değildir; hakikati doğru ölçülerle araması da gerekir.
İnsanların yanıldığı önemli noktalardan biri, meydana gelen olayların sebeplerini görüp o sebeplerin arkasındaki İlâhî kudreti görememeleridir.
Mesela bir kitap düşünelim.
Kitabın meydana gelmesinde:
kâğıt,
mürekkep,
kalem,
matbaa,
bilgisayar
gibi birçok maddî sebep bulunabilir.
Fakat hiç kimse:
“Bu kitabı mürekkep yazdı.”
demez.
Çünkü mürekkebin ilmi yoktur. Harfleri nereye koyacağını bilemez. Kelimeler arasındaki anlam ilişkisini kuramaz.
Kitap varsa, onu bilen ve irade eden bir yazar aranır.
Aynı şekilde kâinatta atomlar, moleküller, hücreler, DNA, fizik kanunları ve tabiat kanunları vardır. Fakat Risale-i Nur'un yaklaşımında bunların hiçbiri gerçek yaratıcı değildir.
Bunlar ancak İlâhî kudretin tasarrufuna perde olan sebeplerdir.
Kaynak metinde de atomların hareketini göstererek bütün varlığı açıklamaya çalışmanın, bir makalenin meydana gelişini yalnızca kalem ve mürekkeple açıklamaya benzediği belirtilmektedir.
Bediüzzaman şöyle önemli bir ölçü verir:
“Her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez.”
Bu söz, bilim veya maddî âlemi araştırmanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Problem, varlığın yalnızca maddeden ibaret olduğunu kabul etmektir.
Bir insan ağacı;
hücre,
karbon,
su,
protein,
DNA
olarak inceleyebilir.
Bunların hepsi doğrudur.
Fakat ağacın taşıdığı:
ölçüyü,
düzeni,
hikmeti,
güzelliği,
faydayı,
canlılığı
görmezse hakikatin yalnızca maddî yüzünü incelemiş olur.
Risale-i Nur ise eşyaya mana-yı harfî ile bakmayı öğretir.
Yani:
“Bu varlık kendi hesabına ne söylüyor?”
sorusundan önce:
“Bu varlık Yaratıcısını nasıl tanıtıyor?”
sorusunu sordurur.
Risale-i Nur'da verilen dikkat çekici ölçülerden biri şudur:
“Gayet uzak mesafeden bakılsa en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir.”
Gökyüzündeki devasa bir yıldız bize küçük bir ışık noktası gibi görünür.
Problem yıldızın küçüklüğü değildir.
Bizim ona olan uzaklığımızdır.
Bunun gibi iman hakikatlerine gaflet, önyargı veya yüzeysel bilgi ile uzaktan bakan insan da çok büyük hakikatleri küçük görebilir. Kaynak metin, inkârın sebeplerinden birini bu manevî uzaklıkla açıklar.
Risale-i Nur'daki çok güzel temsillerden biri iman sarayı temsilidir.
Bir sarayın yüz kapısı bulunduğunu düşünelim.
Doksan dokuz kapısı açık, bir kapısı ise kapalı olsun.
Bir insanın yalnızca kapalı kapıyı göstererek:
“Bu saraya girilemez.”
demesi doğru değildir.
Bediüzzaman iman hakikatlerini böyle bir saraya benzetir. Her iman delili bu sarayın kapılarından biridir.
Kâinatın düzeni bir kapıdır.
Canlıların yaratılışı başka bir kapıdır.
İnsanın vicdanı başka bir kapıdır.
Peygamberler başka bir kapıdır.
Kur’ân başka bir kapıdır.
İnsan bir meseleye cevap bulamadığında, şeytan ona:
“İşte bunu açıklayamıyorsun; öyleyse iman hakikatlerinin tamamı yanlıştır.”
şeklinde vesvese verebilir.
Hâlbuki bir sorunun cevabını henüz bilememek, yüzlerce delili ortadan kaldırmaz. Kaynak metinde bu hakikat “saray ve kapılar” temsiliyle ayrıntılı biçimde açıklanmaktadır.
Risale-i Nur'un özellikle üzerinde durduğu meselelerden biri tabiat fikridir.
Tabiatı yaratıcı kabul etmek problemi çözmez.
Çünkü o zaman tabiata;
ilim,
irade,
kudret,
hikmet,
ölçü,
düzen kurma,
canlıları tanıma
gibi özellikler vermek gerekir.
Bir çiçeğin meydana gelmesi için bütün kâinatla ilişkili şartların bilinmesi gerekir.
Toprak bilinmelidir.
Su bilinmelidir.
Güneş bilinmelidir.
Hava bilinmelidir.
Elementler bilinmelidir.
Çiçeğin genetik programı bilinmelidir.
Dolayısıyla Risale perspektifinde tabiat bir fail değil, fihriste; sanatkâr değil, sanattır.
Tabiat yaratıcı değil, yaratılış kanunlarının görüldüğü sahadır.
Kaynak metin de tabiatı ilah kabul etmenin, ona Allah'a ait sıfatları vermeyi gerektireceğini vurgulamaktadır.
İnsanda yalnızca akıl ve kalp yoktur.
Aynı zamanda:
yemek,
içmek,
uyumak,
çoğalmak,
haz almak,
rahat etmek
isteyen yönler de vardır.
Bunlar yaratılış itibarıyla kötü değildir.
Fakat insan hayatının tek gayesi hâline geldiklerinde insanın yüksek kabiliyetlerini örtebilirler.
Kaynak metindeki Risale alıntısında, insandaki nebatî ve hayvanî kuvvelerin akıbeti düşünmediği, hazır ve geçici lezzetlerle yetindiği belirtilmektedir.
İnsan yalnızca:
“Bugün ne yiyeceğim?”
“Nasıl daha çok eğleneceğim?”
“Nasıl daha rahat yaşayacağım?”
sorularıyla hayatını geçirirse insanın kalp, ruh, vicdan ve akıl gibi yüksek cihazları gerektiği gibi çalışmayabilir.
Risale'nin insanı yükselttiği nokta ise:
“Ben kimim?”
“Nereden geldim?”
“Beni kim gönderdi?”
“Buradaki vazifem nedir?”
“Ölümden sonra nereye gidiyorum?”
sorularıdır.
Risale-i Nur'a göre insanın düşüncesini etkileyen yalnızca zihnî bilgiler değildir.
Yaşadığı hayat da düşünce dünyasını etkiler.
Gaflet, günaha alışmak ve yalnızca maddî hayata yönelmek insanın manevî meseleleri değerlendirme kabiliyetini zayıflatabilir.
Kaynak metinde özellikle istib'ad, yani bir hakikati zihne uzak görüp bu sebeple inkâr etmek, küfür ve dalaletin önemli sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir.
Burada önemli bir ölçü vardır:
“Ben anlayamıyorum.”
ile
“Bu mümkün değildir.”
aynı şey değildir.
İnsan aklının bir hakikati tamamen kuşatamaması, o hakikatin bulunmadığını göstermez.
Risale-i Nur'un dikkat çektiği önemli düşünce hatalarından biri de olaylara bilimsel isimler verildiğinde onların hakikatinin tamamen açıklanmış zannedilmesidir.
Mesela:
“Yerçekimi.”
demek bir olayın adını belirtir.
Fakat daha derindeki soru şudur:
Bu düzen neden vardır?
Bu kanun niçin bütün kâinatta böylesine hassas biçimde işlemektedir?
Bediüzzaman'ın yaklaşımında kanunlar yaratıcı değildir.
Kanun, bir düzenin tarifidir.
Kaynak metin de elektrik, çekim, manyetizma gibi kavramlara isim vermenin, onların arkasındaki büyük hakikati bütünüyle açıklamak anlamına gelmediğini vurgular.
Bu noktada Risale-i Nur'un en önemli kavramlarından biri karşımıza çıkar:
Marifetullah, Allah'ı isimleri, sıfatları ve kâinattaki tecellileriyle tanımaya çalışmaktır.
Allah'ın var olduğunu bilmek başlangıçtır.
Fakat Allah'ı tanımak bundan daha ileri bir mertebedir.
Bir insan:
“Allah vardır.”
diyebilir.
Fakat:
Rahmân ismini,
Rahîm ismini,
Hakîm ismini,
Rezzâk ismini,
Hafîz ismini,
Kerîm ismini,
Kadir ismini,
Alîm ismini
kâinat üzerinde okumaya başladığında marifetullahı gelişir.
Kaynak metinde bu fark, matematiğin varlığını bilmekle matematik bilmek arasındaki farka benzetilmekte ve marifetullahın insan için yüksek bir kemal mertebesi olduğu belirtilmektedir.
Risale-i Nur'un önemli ölçülerinden biri şudur:
“İnkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.”
Bir insanın:
“Allah yoktur demiyorum.”
demesiyle tahkikî iman aynı değildir.
İman;
Allah'ı isim ve sıfatlarıyla tanımayı,
kâinatın şahitliğini okumayı,
peygamberlerin getirdiği hakikatleri kabul etmeyi,
İlâhî emirleri ciddiye almayı,
hata edildiğinde tövbe ve nedametle Allah'a dönmeyi
gerektirir.
Kaynak metinde iman ile amel arasındaki bu ilişki özellikle vurgulanmaktadır.
İman tek seviyeli değildir.
Bediüzzaman imanın inkişafını çekirdeğin büyük bir hurma ağacına dönüşmesine benzetir.
Bir çekirdeğin içinde büyük bir ağacın programı vardır.
Fakat çekirdeğin ağaç hâline gelebilmesi için gelişmesi gerekir.
İman da böyledir.
İnsan ailesinden ve çevresinden öğrendiği için inanabilir.
Bu iman değerlidir; fakat delillerle kuvvetlendirilmesi gerekir.
İnsan;
kâinatı,
Kur'ân'ı,
peygamberliği,
yaratılışı,
kendi nefsini
tefekkür ederek imanını delillerle kuvvetlendirir.
Artık yalnızca:
“Bana böyle öğretildi.”
demez.
“Kâinatın her tarafında Rabbimin isimlerini ve eserlerini görüyorum.”
demeye başlar.
Risale-i Nur'un temel metodunda kâinat büyük bir kitap gibidir.
Her varlık bu kitabın bir kelimesidir.
Bir çiçek:
Musavvir ismini gösterir.
Rızıklandırılan canlı:
Rezzâk ismini gösterir.
Şifa bulan hasta:
Şâfî ismini hatırlatır.
Muhafaza edilen canlı:
Hafîz ismine işaret eder.
İnce ölçülerle yaratılan organlar:
Hakîm ismini gösterir.
Böylece insan:
eserden müessire,
sanattan sanatkâra,
nakıştan nakkaşa,
nimetten Mün'im'e
ulaşır.
Kaynak metinde de insanın kâinatı İlâhî bir sanat eseri olarak görmesi, varlıklardan isimlere, isimlerden sıfatlara doğru marifet yolculuğu yapması anlatılmaktadır.
Kaynak metin Allah'ı tanıma yollarını dört ana başlık altında ele almaktadır:
Tasavvuf
Kelâm
Felsefe
Kur'ânî metot
Bunların yöntemleri birbirinden farklıdır.
Tasavvufta kalp ve manevî tecrübe;
kelâmda aklî deliller;
felsefede aklî sorgulama;
Kur'ânî yöntemde ise doğrudan kâinatın şahitliği
öne çıkar.
Risale-i Nur'un tercih ettiği temel yol, Kur'ân'ın kâinata baktıran tahkikî iman metodudur.
Tasavvuf, insanın kalbini manevî kirlerden temizleyerek Allah'a yönelmesini hedefler.
Kaynak metinde tarikat, Mi'rac-ı Ahmedî'nin gölgesinde kalp ayağıyla yapılan manevî bir seyr ü sülûk olarak açıklanmaktadır.
Risale-i Nur tasavvufun hak yollarını bütünüyle reddetmez. Fakat önemli ölçüler koyar.
Bunlardan biri mürşid hakkındaki ölçüdür.
Mürşid kaynak değil, aynadır.
Güneşin ışığını yansıtan aynaya nasıl güneş denilemezse, mürşide de İlâhî feyzin gerçek kaynağı nazarıyla bakılmaz.
Bediüzzaman bu noktada mürşidin:
“mazhar ve mâkes”
olduğunun bilinmesi gerektiğini söyler.
Asıl veren Allah'tır.
Mürşid ise vesile olabilir.
Tasavvuf yolunda önemli tehlikelerden biri, insanın yaşadığı manevî zevkleri olduğundan büyük görmesidir.
Bediüzzaman bunu çok güzel bir temsil ile açıklar.
Bir damla su da güneşi gösterir.
Bir göl de.
Deniz de.
Fakat damla:
“Ben de deniz kadar güneşi gösteriyorum.”
diyemez.
Her aynanın kapasitesi farklıdır.
Bunun gibi kalplerin İlâhî isimlere mazhariyet dereceleri de farklıdır.
Bu anlayış insanı ucubdan, gururdan ve manevî makam iddiasından korur.
Kaynak metinde tasavvufun bazı ekollerinde görülen vahdetü'l-vücud anlayışı da ele alınmaktadır.
Risale-i Nur'un burada verdiği temel ölçü:
“Heme ost değil, heme ezost.”
şeklindedir.
Yani:
“Her şey O'dur.” değil, “Her şey O'ndandır.”
Kâinat Allah değildir.
Kâinat Allah'ın mahlûkatıdır.
Varlıklar hayalden ibaret görülmez; Allah'ın isim ve sıfatlarını gösteren eserler olarak değerlendirilir.
Bu sebeple Risale-i Nur'un marifet yolu, kâinatı yok saymak değil; onu Allah hesabına okumaktır.
Her şey bir marifet aynasına dönüşür.
Kelâm ilmi İslâm'ın itikadî meselelerini aklî delillerle açıklamaya çalışır.
Allah'ın varlığı konusunda özellikle:
hudûs,
imkân,
teselsülün imkânsızlığı
gibi deliller geliştirilmiştir.
Bediüzzaman bunların değerini reddetmemekle beraber Kur'ân'ın metodunun daha doğrudan olduğunu ifade eder.
Bunu su bulma temsiliyle açıklar.
Bir insan uzak dağların altından borular döşeyerek su getirebilir.
Başka biri ise bulunduğu yerde kuyu açar ve suyu oradan çıkarır.
Kur'ân'ın yöntemi ikinci yola benzetilir.
Yani Allah'ı göstermek için kâinatın sonuna kadar gitmeye gerek yoktur.
Bir çiçek yeter.
Bir hücre yeter.
Bir arı yeter.
Bir insan gözü yeter.
Bir yıldız yeter.
Çünkü:
“Her şeyde O'nun birliğine delâlet eden bir âyet vardır.”
Kaynak metin Kur'ân'ın bu yöntemini, Hz. Musa'nın asâsı gibi dokunduğu yerden âb-ı hayat çıkarmaya benzetmektedir.
Felsefe de varlığın mahiyetini araştırır.
“Varlık neden vardır?”
“Kâinatın başlangıcı nedir?”
“İlk sebep nedir?”
gibi sorular sorar.
Fakat yalnızca insan aklına dayanıldığında farklı filozoflar farklı Allah tasavvurlarına ulaşabilmiştir.
Risale-i Nur özellikle dinsiz ve materyalist felsefeyi eleştirir.
Çünkü Allah'ın ezeliyetini kabul etmeyen materyalist düşünce, sonunda ezeliyet vasfını maddeye vermek zorunda kalabilir.
Kaynak metinde Bediüzzaman'ın:
“Dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir.”
ifadesine yer verilmektedir.
Burada eleştirilen şey aklı kullanmak değildir.
Aksine Risale-i Nur aklı sürekli kullanır.
Eleştirilen, aklı vahiyden bağımsız ve tek başına mutlak hakikat ölçüsü hâline getirmektir.
Risale-i Nur'un marifetullah anlayışındaki en derin meselelerden biri ene, yani benliktir.
Kur'ân'da şöyle buyrulur:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi...”
(Ahzâb, 33/72)
Bediüzzaman emanetin önemli yönlerinden birinin ene olduğunu belirtir.
Ene, Allah'ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan bir ölçü birimidir. Kaynak metin de eneyi “gizli hazineler hükmündeki İlâhî isimlerin anahtarı” şeklinde ele almaktadır.
İnsanda küçük ölçüler hâlinde:
ilim,
irade,
kudret,
merhamet,
sahiplik,
görme,
işitme
gibi özellikler vardır.
İnsan kendi cüz'î ilminden hareket ederek Allah'ın sonsuz ilmini anlamaya çalışır.
Mesela:
“Ben yaptığım bir şeyi biliyorum.”
der.
Sonra:
“Öyleyse bütün varlıkları yaratan Allah, yarattığı her şeyi elbette bilir.”
hakikatine ulaşır.
Kur'ân'ın ifadesiyle:
“Yaratan bilmez mi?”
(Mülk, 67/14)
Kaynak metinde de insanın kendi cüz'î ilim, irade ve kudretini birer ölçücük yaparak İlâhî sıfatları anlamaya çalışabileceği belirtilmektedir.
Fakat burada çok önemli bir sınır vardır:
İnsandaki özellikler Allah'ın sıfatlarının aynısı değildir.
Onlar yalnızca insanın anlamasına yarayan küçük ölçülerdir.
Ene iki şekilde kullanılabilir.
İnsan:
“Benim ilmim.”
“Benim gücüm.”
“Ben kazandım.”
“Ben yaptım.”
“Ben sahibim.”
diyerek kendisini hakiki malik zannedebilir.
Buradan gurur ve enaniyet doğar.
İnsan:
“Bunlar bana verilmiş emanetlerdir.”
der.
İlmine bakıp Allah'ın Alîm ismini,
kudretine bakıp Kadîr ismini,
merhametine bakıp Rahîm ismini,
sahiplik hissine bakıp Allah'ın gerçek Mâlik olduğunu anlamaya çalışır.
Böylece ene kendisini göstermek yerine Rabbini gösteren bir aynaya dönüşür.
Kaynak metnin sonunda kâmil insanların eneyi Hakk'a bir ayna bildikleri ve “Mülk Allah'ındır.” esasıyla kendilerini emanetçi gördükleri ifade edilmektedir.
Bütün bu açıklamalar bir araya getirildiğinde Risale-i Nur'un yöntemi şu çizgide özetlenebilir:
Kâinata bak → eseri gör → eserdeki sanatı fark et → sanattan sanatkâra geç → İlâhî isimleri oku → sıfatları tanı → marifetullahı artır → muhabbetullaha ulaş → ubudiyetle karşılık ver.
Mesela bir elmaya bakalım.
Elmanın güzel biçimi:
Musavvir'i,
ölçülü yaratılışı:
Hakîm'i,
insana rızık olarak gönderilmesi:
Rezzâk'ı,
lezzeti:
Kerîm'i,
insanın ihtiyacına uygun hazırlanması:
Rahîm'i
tanıtır.
Böylece mümin elmayı yalnızca:
“Bir meyve.”
olarak görmez.
Onu Allah'ı tanıtan bir mektub-u Samedânî gibi okumaya çalışır.
Allah'ı gerçekten tanımaya başlayan insanın Allah'a karşı sevgisi de artar.
Çünkü insan güzelliği sever.
Merhameti sever.
İhsanı sever.
Kemali sever.
Hikmeti sever.
Bütün hakiki güzelliklerin, kemallerin ve ihsanların kaynağı Allah olduğuna göre, marifet arttıkça muhabbetin de artması beklenir.
Böylece yolculuk:
İman → Marifetullah → Muhabbetullah → Ubudiyet
şeklinde ilerler.
İnsan önce inanır.
Sonra Rabbini tanımaya çalışır.
Tanıdıkça sever.
Sevdikçe O'nun rızasına uygun yaşamayı ister.
Risale-i Nur perspektifinde iman, yalnızca “Allah vardır.” cümlesinden ibaret değildir.
Asıl hedef, tahkikî bir imanla Allah'ı tanımaktır.
İnsan;
çiçekten bahara,
hücreden insana,
zerreden yıldızlara,
rızıktan Rezzâk'a,
şifadan Şâfî'ye,
rahmetten Rahmân'a,
sanattan Sâni'-i Hakîm'e
ulaşmalıdır.
Kâinat böyle okunduğunda anlamsız bir madde yığını olmaktan çıkar.
Büyük bir İlâhî kitap hâline gelir.
Her varlık bir kelime,
her sanat bir işaret,
her nimet bir mektup,
her canlı bir mucize,
her düzen bir delil
hükmüne geçer.
İnsan da bu büyük kitabın şuurlu okuyucusu olur.
Böylece Risale-i Nur'un marifetullah yolu, insanı kâinattan koparmaz; tam tersine kâinatın içine gönderir ve ona:
“Bak, fakat yalnız eşyayı görme; eşyanın gösterdiği mânâyı da gör.”
dersini verir.
Bir çiçeğe baktığında yalnız çiçeği değil sanatı;
sanattan Sanatkârı;
nimette ihsanı;
ihsandan Mün'im'i;
rahmette merhameti;
merhametten Rahmân-ı Rahîm'i
bulmaya çalışır.
İşte bu bakışta kâinat, Allah'ı örten bir perde olmaktan çıkar; Allah'ın isim ve sıfatlarını tanıtan büyük bir marifetullah mektebine dönüşür.
Ve insanın dünyadaki en yüksek yolculuklarından biri başlamış olur:
Eserden Müessir'e,
sanattan Sâni'e,
nimetten Mün'im'e,
kâinattan Hâlık-ı Kâinat'a...
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.