- Salih Avcı
- 11.04.2025
Loading
Sen eğer dersen ki:
- Fıkıh, yâni din ve şeriat bilginlerinin ve kelâm, yâni dini akide âlimlerinin çok meşhur sözleri vardır ki, şudur: «İnsan ölümle yok olur. Sonra haşir zamanında bu beden aynı ile, yâni eski bedeninin tıpkı tıpkısına bir eşi olarak yeniden yaratılır.» Hal böyle olunca senin söylediğin sözler, onların söylediklerine aykırıdır. Biz de şu cevabı veririz:
- Her kim, başkasının sözlerini incelerse hakkı, hakikati göremez. Bu senin dediğin ne görüş ehlinin, ne de takle beden yok olmaz. Ancak parçaları, cüzleri irbirinden ayrılır: İşte bu ayrılışa da ölüm (mevt) derler^Bir şeyi başkasından öğrenip nakleden taklitçi kişi de din âlimlerinden şunu duymuştur ki, insan ruhu ölümden sonra bakidir. Ve bilmiştir ki, ruhlar da iki kısımdır.
1- Biri suadânın (saâdete erenlerin) ruhudur.
2- Öteki de şakilerin (âsilerin) ruhlarıdır ki, kâfir ve günâh işleyenlerin ruhlarıdır.
Saâdete erenlerin (suâdanın) ruhları hakkında Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Onlar bütün yaşamaktadırlar. Rablerinin indinde rızıklanmaktadırlar. Onlar Allah’ın kendilerine İhsan ettiği nimetten dolayı mutluluk içinde, ferahlıdırlar.» (Âl-i İmran Sûresi: 169-170).
Nitekim kâfirlerin ruhu hakkında Resûlullah (S.A.V.), Bedir Gazasında ölen Mekkelilerin ölülerine bakarak onları adlariyle birer birer çağırmış ve şöyle demişti: - Ey filân, filân oğlu filân. Ben, Rabbimin bana vaat ettiği fırsat ve nusreti buldum. Allahü Teâlâ’nın düşmanlarını kahretmek için bize verdiği müjdeler gerçekleşti. Ya Allah’ın sizin için bildirdiği âkıbetleri ve azabı siz buldunuz mu? Yoksa bulmadınız mı? Ashâb-ı Kirâm o zaman derler ki: - Yâ Resûlullah! Onlar ölmüşlerdir, size nasıl cevap verebilirler?.. Ya da söylediklerinizi nasıl duyarlar?.. O zaman Hazret-i Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimiz şu cevabı verdi:
- O Yüce Allah hakkı için söylüyorum ki, beni hak Peygamber olarak gönderdi. Onlar sizden ziyade duyucudurlar. Ama cevap vermeğe güçleri yoktur. Nitekim şeriat bilginleri, ölenlerin şeriatte yok olduklarının bildirilmediğini kesin olarak incelemişlerdir. Resûlullah (S.A.V.), şehit düşenler hakkında da şöyle buyurmuştur:
- Şehitlerin ruhları yeşil kuşların iç boşluğundadır. Ve Cennetin ırmaklarına varırlar. Yemişlerden yerler. Arş’ın gölgesinde asılı kandillerde karar ederler. Sözün kısası her kim ölüm hakkında inen âyetleri, Hadîs-i Kudsîleri ve eserleri ıncelese ve içyüzünü dikkatle araştırsa, ölülerin kabirleri arasında görülen hareketlerin rivâyetine göz atsa elbette şüphe etmeden bilir ki, ölüler 141 OLUM ve KIYAMET yok olmaz, şeriatte bildirildiği gibi ölülerin yalnızca sıfatlar, ve menzilleri değişir. Nitekim Fahr-i Âlem (S.A.V.) şöyle buyurur:
Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. İmdi, ölüm ile insanın kendisinden (zatından) bir şey değişmez. Yalnız hareketleri, görünen beş duygusu ve hayali, fâsit bir mizaç olduğu için âtıl kalır, iş görmez olur. Çünkü süvari, yaya kişi olmakla, görürken görmez (âmâ), kâtip iken aşçı olmaz. Lâkin âmâ ise orada gözlerini açar. Bu sebepledir ki, bir kişi tasavvuf yolunun başlangıcında, nefsinden, hislerinden uzaklaşacak olsa, âhiret hallerini zevkle müşahede etmeğe başlar. Kendisindeki hayvanî ruh, mizacın itidali üzere kalırsa da ondan bir şey kaybetmez. İşte bu halde iken Allah korkusu ve ürkeklik onu kaplarsa o kişi his ve hareketten uzaklaşır, görünürden hiç bir şey idrak etmiyormuş gibi bir hal alır, ölüler mertebesine varır. Başkalarına ölümden sonra gelen, açılan, keşfolan haller, o kişiye, bu hal içinde iken görünür. Sonra o kimse kendisine gelince, yâni görünür âleme dönünce, gördüğünün hepsi ya hatırında tamamen kalır, ya da hepsi uçar, gider, yalnız eseri, izleri kalmış olur. Meselâ, kendinden geçtiğinde Cenneti görse, onda sevinç ve ferahlık, neşe izleri kalır. Eğer Cehennemi görse kalb kırıklığı, hüzün, ağırlık, kuşku ve gam hasıl olur. Eğer hayal hâzinesinde gördüklerinin izleri kalmışsa, o gördüklerini başkalarına haber vermesi câizdir. Nitekim, Resûlullah Efendimiz namaz kılarken mübarek elini uzattı. Namaz bittikten sonra Ashâb-ı Kirâm kendisine sordular:
- Ey Allah’ın Resûlü, namazın içinde iken el uzatmaktan muradınız neydi?. O da şöyle buyurdu:
- Cennet yemişlerinden bana bir salkım üzüm sundular. Onu alıp dünyaya götürmek istedim. İzin vermediler. Ey aziz!.. Sen sanma ki, o Cennet üzümü dünyaya gelmez. Sanma ki, o olmayacak, güç bir iştir. Onu uzun uzun anlatmak bu dar sahifelere sığmaz.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.