- Salih Avcı
- 21.02.2023
“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine evler edin. Sonra her türlü üründen ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir âyet vardır.”
(Nahl Suresi, 16:68-69)
Arı, küçücük bedenine rağmen yeryüzünün en dikkat çekici canlılarından biridir. Bir arı kolonisine baktığımızda yalnızca bal üreten böcekler görmeyiz. Karşımızda iş bölümü yapan, haberleşen, yön bulan, petek inşa eden, yavrularını besleyen, kovanın sıcaklığını düzenleyen, çiçekleri tozlaştıran ve sonunda insan için kıymetli bir gıda olan balı meydana getiren olağanüstü bir sistem vardır.
Risale-i Nur'un kâinata bakışında böyle hadiseler “mana-yı harfî” ile okunur. Yani varlıklara yalnız kendi hesaplarına değil, kendilerini yapan ve idare eden Yaratıcıyı gösteren birer işaret olarak bakılır.
Bu bakışla arı:
Sanatkâr değil, sanat eseridir.
Mühendis değil, hikmetli bir mühendisliğin uygulayıcısıdır.
Hakiki şifacı değil, şifaya vesile edilen bir hizmetkârdır.
Kendi başına sevk olunan değil, ilahî sevkle hareket eden bir canlıdır.
Kur'ân'ın özellikle arıyı zikretmesi de bu açıdan son derece düşündürücüdür.
Bir işçi bal arısı yalnızca birkaç santimetrelik bir canlıdır. Fakat yaptığı işler bedeninin küçüklüğüyle kıyaslandığında hayret vericidir.
Arı;
uçabilir,
çiçekleri birbirinden ayırabilir,
nektar ve polen toplayabilir,
kovana geri dönebilir,
diğer arılarla haberleşebilir,
balmumu üretebilir,
petek inşa edebilir,
yavruların bakımına katılabilir,
kovanın temizliğini sağlayabilir,
kovan sıcaklığının düzenlenmesine yardım edebilir,
yabancı canlılara karşı savunmaya katılabilir,
nektarı işleyerek balın meydana gelmesine vesile olabilir.
Burada Risale-i Nur'un sık sık dikkat çektiği önemli bir muhakeme karşımıza çıkar:
Küçücük bir varlıkta, onun kendi kudreti ve ilmiyle açıklanamayacak derecede büyük işler görülüyorsa, nazar o varlıktan onu çalıştıran kudrete çevrilmelidir.
Arının beyninin küçüklüğü ile yaptığı vazifelerin büyüklüğü arasındaki fark, tefekkür açısından çok dikkat çekicidir.
Kur'ân-ı Kerîm arılar hakkında çok dikkat çekici bir ifade kullanır:
وَأَوْحَىٰ رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ
“Rabbin bal arısına vahyetti...”
(Nahl, 16:68)
Buradaki vahiy, peygamberlere gelen vahiy anlamında değildir. Müfessirler bunu genel olarak Allah'ın arıya verdiği ilham, içgüdü, yönlendirme ve yaratılıştan gelen sevk olarak açıklarlar.
Arı doğduğu zaman bir üniversiteye gitmez.
Ona geometri öğreten bir öğretmen yoktur.
Çiçeklerin koordinatlarını gösteren bir haritası yoktur.
Bal üretme konusunda kimya eğitimi almaz.
Petek yapmak için mimarlık öğrenmez.
Fakat bütün bunların gerektirdiği son derece düzenli davranışları gerçekleştirir.
İşte Kur'ân bu noktada dikkatimizi arının kendisinden onun Rabbine çevirir:
“Rabbin arıya vahyetti.”
Yani arının davranışlarında görülen düzen başıboş değildir.
Arılar kovandan çıkarak geniş bir çevrede çiçek arayabilir ve daha sonra tekrar kovanlarına dönebilirler.
Yön bulmada;
Güneşin konumu, ışığın polarizasyonu, görsel işaretler, koku ve öğrenilmiş çevresel ipuçları gibi çeşitli bilgilerden yararlanabilirler.
Bu küçücük canlı adeta biyolojik bir navigasyon sistemi taşımaktadır.
Kur'ân'ın şu ifadesi burada ayrıca düşündürücüdür:
فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا
“Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir.”
(Nahl, 16:69)
Arı için yeryüzü sadece rastgele uçulan bir boşluk değildir.
Çiçek vardır.
Nektar vardır.
Güneş vardır.
Görme sistemi vardır.
Kanatlar vardır.
Yön bulma mekanizmaları vardır.
Hafıza vardır.
Kovan vardır.
Ve bütün bunlar aynı hayat programının parçaları hâline getirilmiştir.
Risale-i Nur perspektifinden düşünüldüğünde mesele yalnızca:
“Arı yolunu nasıl buluyor?”
sorusu değildir.
Asıl tefekkür şudur:
Arıyı, güneşi, çiçeği, ışığı, atmosferi ve arının sinir sistemini birbirine uygun şekilde kim yaratmıştır?
Bal arılarının en meşhur davranışlarından biri sallanma dansıdır (waggle dance).
Bir işçi arı zengin bir besin kaynağı bulduktan sonra kovana döner ve yaptığı hareketlerle diğer arılara besin kaynağı hakkında bilgi aktarabilir.
Dansın özellikleri, diğer arılara kabaca;
“Besin şu yönde ve yaklaşık şu uzaklıkta.”
şeklinde bilgi sağlar.
Burada son derece ilginç bir durum vardır.
Çiçeği bulan arı başka bir arıdır.
Bilgiyi alan arı başka bir arıdır.
Fakat ortak bir haberleşme sistemi vardır.
Bilgiyi verenin hareketleriyle bilgiyi alanın sinir sistemi birbirine uyumludur.
Bir dilin işe yarayabilmesi için yalnızca konuşanın değil, dinleyenin de o dili çözebilecek yapıda olması gerekir.
Risale-i Nur'un hikmet perspektifinden bakıldığında burada muazzam bir uyum görülür.
Arıya yalnızca hareket yaptırılmamış;
o hareketi anlamlandırabilecek başka arılar da yaratılmıştır.
Arı peteğinin en dikkat çekici özelliklerinden biri hücrelerinin büyük ölçüde altıgen biçiminde düzenlenmesidir.
Altıgen yapı, düzlemi boşluk bırakmadan kaplayabilen şekillerden biridir ve malzemenin ekonomik kullanılmasına yardımcı olan son derece verimli bir petek düzeni meydana getirir.
Arılar bunu cetvelle çizmez.
Pergel kullanmaz.
Açıölçer taşımaz.
Matematik kitabı okumaz.
Fakat ortaya son derece düzenli bir yapı çıkar.
Bir arıya:
“En az malzemeyle çok sayıda hücre oluşturacak düzenli bir depo sistemi tasarla.”
deseydik, arının matematik bilmesi gerekirdi.
Fakat arı matematik bilmez.
Arının bilmediği matematik, yaptığı eserde görünmektedir.
Risale-i Nur'un tefekkür metoduyla ifade edilirse:
Eserde görünen ilim, sanat ve ölçü; eserin sahibindeki ilim ve hikmete işaret eder.
Risale-i Nur'da kader, varlıklardaki ölçü, miktar, biçim ve düzenle ilişkilendirilerek tefekkür edilir.
Arı peteğinde de sürekli ölçüyle karşılaşırız.
Hücrelerin büyüklüğü ölçülüdür.
Duvarların yapısı ölçülüdür.
Balmumunun kullanımı ölçülüdür.
Peteklerin yerleşimi ölçülüdür.
Koloni içindeki faaliyetler ölçülüdür.
Bu bize Kur'ân'ın genel bir hakikatini hatırlatır:
“Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer, 54:49)
Kâinattaki ölçü yalnız arıda görülmez.
Atomlarda,
gezegenlerde,
hücrelerde,
DNA'da,
çiçeklerde,
insan bedeninde,
arı peteğinde...
aynı temel hakikat karşımıza çıkar:
Risale-i Nur'un diliyle bu ölçülülük, Kader ve ilmin tecellilerini düşündüren bir pencere hâline gelir.
Arının bedeninde balmumu üretmeye yarayan özel bezler bulunur.
İşçi arılar tarafından salgılanan balmumu küçük pullar hâlinde ortaya çıkar. Arılar bu malzemeyi işleyerek peteğin yapımında kullanırlar.
Düşünün:
Arıya ev lazımdır.
Evin hammaddesi de arının bedeninde üretilmektedir.
Sonra bu madde işlenmekte,
şekillendirilmekte,
birbirine eklenmekte,
ve binlerce hücreden meydana gelen petek ortaya çıkmaktadır.
Burada birkaç sistem aynı anda çalışır:
Hammadde üretimi + davranış programı + koloni iş birliği + geometrik yapı.
Bunlardan yalnız biri eksik olsa sistem aksar.
Risale-i Nur'un sıkça kullandığı tesanüd, teavün ve yardımlaşma perspektifinden bakıldığında kovan, canlı bir iş birliği tablosudur.
Balın meydana gelişi de oldukça dikkat çekicidir.
Arı çiçeklerden nektar toplar. Nektar arının sindirim sistemiyle ilişkili özel bölümünde taşınırken enzimlerle işlenmeye başlar.
Kovana getirilen nektar diğer işçi arılara aktarılabilir.
Daha sonra petek gözlerine yerleştirilir.
Fakat başlangıçtaki nektarın su oranı yüksektir.
Arılar kanat hareketleriyle kovan içindeki hava dolaşımını artırarak suyun buharlaşmasına yardımcı olur.
Su oranı yeterince düştüğünde bal daha dayanıklı hâle gelir.
Sonunda olgunlaşan balın bulunduğu petek gözü balmumuyla kapatılabilir.
Yani küçücük bir kovanda adeta:
Toplama → taşıma → enzimatik işleme → su azaltma → depolama → koruma
zinciri işlemektedir.
Kur'ân bu hadiseyi yaklaşık 1400 yıldır şu ifadeyle insanın dikkatine sunmaktadır:
يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ
“Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek çıkar...”
(Nahl, 16:69)
Gerçekten de balların renkleri aynı değildir.
Bal;
açık sarı,
kehribar,
koyu kahverengi
ve bunların arasında birçok farklı renkte olabilir.
Bunda arıların yararlandığı bitki kaynakları başta olmak üzere çeşitli faktörler etkilidir.
Kur'ân'ın hemen ardından söylediği ise daha dikkat çekicidir:
فِيهِ شِفَاءٌ لِّلنَّاسِ
“Onda insanlar için şifa vardır.”
Bal sadece tatlı bir besin değildir.
Doğal balın yapısında çeşitli şekerler, organik asitler, enzimler, mineraller ve bitkisel kaynaklı farklı bileşikler bulunabilir.
Balın bazı çeşitleri laboratuvar ortamında antimikrobiyal özellikler gösterebilir ve tıbbi standartlarda hazırlanmış bazı bal ürünleri belirli yara bakım uygulamalarında kullanılmaktadır.
Ancak ayetteki “şifa” ifadesini, “bal her hastalığı tek başına tedavi eder” şeklinde anlamak doğru değildir.
İslamî açıdan şifanın gerçek sahibi Allah'tır.
Bal ise şifaya vesilelerden biri olabilir.
Bu ayrım Risale-i Nur perspektifinde önemlidir:
İlaç şifa vermez; şifaya vesile olur.
Doktor şifa yaratmaz; tedaviye vesile olur.
Bal şifanın sahibi değildir; Şâfî isminin tecellisine vesile olabilir.
Arı kolonisi yalnız bal üretmez.
Kovan içindeki şartların uygun tutulması da gerekir.
Özellikle yavruların bulunduğu bölgelerde sıcaklığın belirli sınırlar içinde tutulması önemlidir.
Hava sıcak olduğunda arılar kanatlarını kullanarak hava dolaşımına katkıda bulunabilir.
Gerektiğinde su taşıyıp buharlaşma yoluyla serinlemeye yardım edebilirler.
Soğuk şartlarda ise arılar kümelenerek kas faaliyetleriyle ısı meydana getirirler.
Bir anlamda kovanın:
ısıtma sistemi vardır,
havalandırması vardır,
soğutma mekanizması vardır.
Fakat ortada termostatı ayarlayan bir arı mühendisi yoktur.
Koloni davranışlarının toplamından son derece düzenli bir sıcaklık yönetimi ortaya çıkar.
Bal arısı kolonisi farklı görevleri olan bireylerden meydana gelir.
Koloninin üreme sisteminin merkezindedir ve temel vazifesi yumurtlamaktır.
Dişidirler ve koloninin büyük kısmını meydana getirirler.
Hayatlarının farklı dönemlerinde;
yavru bakımı,
temizlik,
petek yapımı,
besin işleme,
kovan savunması,
nektar ve polen toplama
gibi farklı görevler üstlenebilirler.
Temel biyolojik vazifeleri yeni ana arılarla çiftleşmeye yöneliktir.
Böylece tek kovanda farklı beden yapıları ve farklı vazifeler bir bütünün devamı için birlikte çalışır.
Risale-i Nur'un “teavün” yani yardımlaşma nazarıyla bakıldığında kovan, küçük bir yardımlaşma âlemi gibidir.
Bal arılarında son derece dikkat çekici olaylardan biri de ana arı ile işçi arı arasındaki gelişim farklılığıdır.
Ana arı ve işçi arı dişidir; fakat larva dönemindeki beslenme ve gelişim şartlarındaki farklılıklar onların yetişkin hâllerinin farklılaşmasında büyük rol oynar.
Özellikle ana arı olacak larvaların arı sütü (royal jelly) ile özel şekilde beslenmesi gelişim sürecini etkiler.
Sonuçta aynı tür içinde:
biri koloninin üreyen ana bireyi olurken,
diğerleri işçi arılara dönüşür.
Burada beslenme, genetik düzenleme ve gelişim biyolojisi son derece hassas biçimde birlikte çalışmaktadır.
Risale-i Nur açısından bakıldığında bu, Hakîm isminin tefekkür edilebileceği güzel örneklerden biridir:
Her canlıya vazifesine uygun organlar, kabiliyetler ve hayat şartları verilmektedir.
Arının insanlığa en büyük hizmetlerinden biri yalnızca bal değildir.
Arılar çiçekten çiçeğe dolaşırken polenlerin taşınmasına yardım eder.
Böylece çok sayıda çiçekli bitkinin üremesine katkıda bulunurlar.
Bu durum tarımsal üretim açısından da son derece önemlidir.
Arı çiçeğe giderken kendi açısından nektar ve polen aramaktadır.
Fakat aynı hareket sonucunda bitkiye de hizmet eder.
Bitki çoğalır.
Meyve meydana gelir.
Tohum oluşur.
Hayvanlar beslenir.
İnsan gıda elde eder.
Burada Risale-i Nur'un dikkat çektiği çok önemli bir hakikat görünür:
Arı nektar ararken yalnız kendisine hizmet etmez.
Farkında olmadan bütün ekolojik sisteme hizmet eder.
Risale-i Nur'da canlıların hayatı yalnız kendi bedenleri içinde düşünülmez. Bir canlının yaşayabilmesi için bütün kâinat şartlarının ona uygun olması gerektiğine dikkat çekilir.
Arının yaşayabilmesi için:
Güneş gerekir.
Atmosfer gerekir.
Su gerekir.
Çiçek gerekir.
Bitki gerekir.
Toprak gerekir.
Mevsimler gerekir.
Dünya'nın uygun sıcaklığı gerekir.
Arının uçabileceği hava yoğunluğu gerekir.
Gözlerinin algılayabileceği ışık gerekir.
Çiçeklerin üreteceği nektar gerekir.
Böylece küçücük bir arının hayatı bile bütün dünya sistemiyle bağlantılıdır.
Risale-i Nur'un tevhid muhakemesine göre:
Bir arıyı gerçekten yaratabilmek için, arının bağlı bulunduğu bütün sistemi de idare edebilmek gerekir.
Çünkü arı bağımsız bir ada değildir.
Kâinat ağacının küçük fakat anlamlı bir meyvesidir.
Asıl düşündürücü soru budur.
Arı petek geometrisinin matematik teorisini biliyor mu?
Hayır.
Nektarın kimyasal yapısını biliyor mu?
Hayır.
Suyun buhar basıncını hesaplıyor mu?
Hayır.
Bitkilerin döllenme biyolojisini biliyor mu?
Hayır.
Güneşin astronomik hareketlerini hesaplıyor mu?
Hayır.
Fakat davranışları bütün bunlarla uyum içindedir.
Buradan çok önemli bir tefekkür kapısı açılır:
Risale-i Nur bu noktada tabiatı ve sebepleri gerçek yaratıcı makamına çıkarmak yerine, varlıkları Allah'ın kudretinin icraatında vazifeli sebepler olarak görür.
Arı da böyledir.
Balın yaratıcısı arı değildir.
Arı, balın meydana gelmesinde görevlendirilmiş canlı bir sebeptir.
Risale-i Nur'da hayvanların davranışları zaman zaman onların yalnız kendi hesaplarına çalışan başıboş varlıklar olmadığını gösterecek biçimde ele alınır.
Arı bu anlayışın çok güzel bir örneğidir.
Çünkü arı yaptığı işin bütün sonuçlarını bilmez.
Fakat yaptığı işten:
insan faydalanır,
bitki faydalanır,
tarım faydalanır,
ekosistem faydalanır,
arı kolonisi faydalanır.
Demek ki arının fiilinin neticeleri arının kendi şuurundan çok daha geniştir.
Bu yüzden Risale perspektifinden arıya:
gözüyle bakılabilir.
Memur işi yapar fakat büyük planın tamamını bilmek zorunda değildir.
Bir fabrikayı düşünelim.
Fabrikada;
hammadde kabul bölümü,
üretim hattı,
işçiler,
depolar,
havalandırma,
güvenlik,
haberleşme,
yönetim,
kalite kontrol
bulunabilir.
Şimdi kovana bakalım.
Nektar toplanıyor.
Polen getiriliyor.
Balmumu üretiliyor.
Petek yapılıyor.
Bal işleniyor.
Depolanıyor.
Yavrular besleniyor.
Sıcaklık düzenleniyor.
Kovan korunuyor.
Bilgi aktarılıyor.
Bütün bunların sonucunda insanın hayran kaldığı bir düzen ortaya çıkıyor.
Fakat arılar toplantı yapıp:
“Bu yıl üretim tesisimizi şu şekilde tasarlayalım.”
demediler.
Onların davranış programları yaratılışlarına yerleştirilmiştir.
İşte Nahl Suresindeki:
“Rabbin arıya vahyetti...”
ifadesi bu noktada çok derin bir anlam kazanır.
Arının kendisi de başlı başına bir fabrikadır.
Bedeninde;
sinir sistemi,
sindirim sistemi,
kas sistemi,
duyu organları,
kanatlar,
salgı bezleri,
balmumu üretim yapıları,
savunma sistemi
birbiriyle uyum içinde çalışmaktadır.
Bunların hiçbiri tek başına arı değildir.
Ama hepsi birleştiğinde yaşayan bir organizma meydana gelir.
Risale-i Nur'un hayat delili açısından bu son derece önemlidir.
Çünkü hayat, çok sayıda farklı unsurun tek bir merkezden yönetiliyormuş gibi uyumlu çalışmasını gerektirir.
Risale-i Nur'un üzerinde durduğu önemli tefekkürlerden biri şudur:
Bir sanat eserinin küçülmesi, onun kolaylaşması anlamına gelmez.
Bazen tam tersine sanat daha hassas hâle gelir.
Bir sarayın kapısını yapmak başka,
bir arının gözünü yapmak başkadır.
Arının küçücük başında;
görme,
koku alma,
dokunma,
yön bulma,
öğrenme,
haberleşme
gibi çok sayıda fonksiyon bir araya getirilmiştir.
Bu sebeple küçüklük, basitlik demek değildir.
Çiçeklerin renkleri, kokuları, biçimleri ve nektar üretimleri ile onları ziyaret eden tozlaştırıcı canlılar arasında dikkat çekici ekolojik ilişkiler vardır.
Arının duyu sistemleri çiçekleri bulmaya uygundur.
Çiçeğin yapısı da arının ziyaretinden yararlanabilecek biçimdedir.
Biri:
“Gel.”
der gibidir.
Diğeri:
“Geliyorum.”
dercesine ona yönelir.
Arı nektarını alır.
Çiçek polenini taşıttırır.
İki farklı canlı aynı olaydan fayda görür.
Risale-i Nur perspektifinde bu çeşit karşılıklı yardımlaşmalar Rahmet ve Hikmetin tecellileri olarak okunabilir.
Arının hayatına Risale-i Nur'un Esmâ-i Hüsnâ perspektifinden baktığımızda birçok ilâhî ismin tecellisini düşünmek mümkündür:
El-Hakîm:
Petek yapısından koloni düzenine kadar görülen hikmetli ölçüler.
Er-Rezzâk:
Çiçeklerde arıya rızık hazırlanması; arı vasıtasıyla insanlara bal ulaştırılması.
Er-Rahmân ve Er-Rahîm:
Küçücük canlıların ihtiyaçlarının karşılanması ve onların başka canlılara hizmet ettirilmesi.
El-Alîm:
Arının bedeninde ve davranışlarında görülen bilgi ve program.
El-Kadîr:
Son derece küçük maddelerden canlı, hareketli ve düzenli bir organizmanın yaratılması.
El-Musavvir:
Arının organlarının vazifelerine uygun biçimlendirilmesi.
El-Hâlık:
Arının bütün sistemleriyle birlikte yaratılması.
Eş-Şâfî:
Balın bazı durumlarda şifaya vesile kılınması.
El-Hâdî:
Arının yönlendirilmesi, yolunu bulması ve yaratılış gayesine uygun hareket etmesi.
Risale-i Nur perspektifinde arıya yalnız:
“Bal yapan böcek”
olarak bakmak eksik kalır.
Arı aynı zamanda okunması gereken bir ayet-i tekviniye, yani yaratılış kitabındaki ilahî işaretlerden biri olarak görülebilir.
Kur'ân bir kitaptır.
Kâinat da okunması gereken başka bir kitaptır.
Kur'ân'da Allah'ın isimleri kelimelerle anlatılır.
Kâinatta ise o isimlerin tecellileri sanat eserleri üzerinde okunur.
Arı da bu büyük kitabın küçük fakat son derece zengin bir kelimesi gibidir.
Risale-i Nur'un önemli kavramlarından biri mana-yı ismî ve mana-yı harfîdir.
“Arı çok ilginç bir hayvandır. Çok güzel petek yapıyor. Bal üretiyor.”
Burada nazar arıda kalır.
“Arıda görülen bu ölçüyü kim koydu?
Bu canlıya bal yapma sistemini kim verdi?
Çiçekle arıyı kim birbirine uygun yarattı?
Arının bilmediği geometrinin peteğinde görünmesini kim sağladı?
Balı insan için faydalı hâle kim getirdi?”
Burada arı bir ayna hâline gelir.
Arıya bakılır fakat Allah'ın isimleri tefekkür edilir.
Risale-i Nur'un kâinat okumasının temel özelliklerinden biri budur.
Günlük hayatta:
“Arı bal yapıyor.”
deriz.
Bu ifade sebepler dünyasında doğrudur.
Fakat Risale-i Nur perspektifinden hakiki fail açısından mesele daha derindir.
Arı;
çiçeği yaratmadı.
Nektarı yaratmadı.
Kendi midesini yaratmadı.
Enzimlerini yaratmadı.
Kanatlarını yaratmadı.
Balmumu bezlerini yaratmadı.
Petek geometrisinin kanunlarını yaratmadı.
Balın kimyasal özelliklerini yaratmadı.
İnsan bedenini bala faydalanabilecek biçimde yaratmadı.
Öyleyse arı yaratıcı değil, vesiledir.
Daha doğru tefekkür şöyle olur:
Önümüzde bir kaşık bal bulunduğunu düşünelim.
O balın meydana gelmesi için yalnızca arı yeterli değildir.
Güneş ışığı gerekir.
Bulut gerekir.
Yağmur gerekir.
Toprak gerekir.
Mineraller gerekir.
Bitkiler gerekir.
Çiçekler gerekir.
Mevsimler gerekir.
Arılar gerekir.
Kovan gerekir.
Bütün bunların birlikte çalışması gerekir.
Bu yüzden Risale-i Nur'un tevhid bakışıyla bir kaşık bal bile:
Güneşten toprağa, yağmurdan çiçeğe kadar geniş bir sebepler zincirinin ortak neticesidir.
Bir nimet küçüktür fakat arkasındaki rahmet ağı büyüktür.
İnsan balı yer.
Fakat balı meydana getiren süreçlerin büyük kısmında insanın hiçbir katkısı yoktur.
İnsan:
çiçeğe nektar üretmeyi öğretmez.
Arıya uçmayı öğretmez.
Arıya petek yaptırmayı öğretmez.
Arının enzimlerini üretmez.
Balmumunu meydana getirmez.
Arının yön bulma sistemini kurmaz.
Çoğu zaman insan sadece hazır nimeti alır.
Bu açıdan bal, Risale-i Nur'un nimet–şükür dersinin çok güzel örneklerinden biridir.
Nimetin arkasında Mün'im'i, yani nimeti vereni görmek gerekir.
Bir insan sofradaki bala bakıp şöyle düşünebilir:
“Bu bal bana gelinceye kadar kaç çiçek açtı?”
“Kaç arı çalıştı?”
“Kaç kilometrelik uçuşlar yapıldı?”
“Güneş kaç bitkiyi büyüttü?”
“Yağmur kaç toprağı suladı?”
“Bütün bu sistemi kim birlikte çalıştırdı?”
Böylece sıradan bir kahvaltı bile ibret ve tefekkür dersine dönüşebilir.
Risale-i Nur'un hedeflediği bakışlardan biri de budur:
Yani her gün gördüğümüz için sıradan zannettiğimiz nimetlerin aslında ne kadar harika olduğunu yeniden fark etmek.
Arının hayatından insan için çok sayıda ahlâkî ve manevî ders çıkarılabilir:
Çalışkanlık:
Arı sürekli vazifesiyle meşguldür.
Yardımlaşma:
Kovan bireysel değil, ortak çalışmayla ayakta kalır.
İsraftan kaçınma:
Petek yapısında malzemenin son derece ekonomik kullanıldığı görülür.
Vazife şuuru:
Her arı koloni hayatında belirli vazifeler üstlenir.
Temizlik:
Kovan hijyeni koloninin sağlığı açısından önemlidir.
Fedakârlık:
İşçi arıların hayatı büyük ölçüde koloninin devamına hizmet eder.
İtaat ve düzen:
Koloni hayatı belirli biyolojik kurallar içerisinde yürür.
Helal ve temiz rızık tefekkürü:
Arı güzel çiçeklerden topladığı maddeleri faydalı bir nimete dönüştürür.
Arının hayatı insana güzel bir temsil de sunabilir:
Arı çiçeğe konar,
ondan güzel olanı alır,
çiçeği tahrip etmeden ayrılır,
sonra aldığını daha faydalı bir ürüne dönüştürür.
İnsan da hayatında böyle olmalıdır.
Gittiği yere zarar değil fayda bırakmalıdır.
İnsanlardan kusur toplamamalı, güzellik toplamaya çalışmalıdır.
Bilgiyi almalı ve hikmete dönüştürmelidir.
Kendisine verilen nimeti başkalarına faydaya çevirmelidir.
Arı nasıl:
çiçekten bal çıkarıyorsa,
mümin de:
ilimden hikmet,
nimetten şükür,
musibetten sabır,
ibadetten marifet,
hayattan hayır
çıkarmaya çalışmalıdır.
Nahl Suresinin arı hakkındaki ayetlerinin sonunda şöyle buyrulur:
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için bir âyet vardır.”
(Nahl, 16:69)
Dikkat edilirse Kur'ân yalnızca:
“Bal yiyin.”
demiyor.
Bizi düşünmeye çağırıyor.
Arıya bak.
Çiçeğe bak.
Bala bak.
Peteklere bak.
Arının yolunu bulmasına bak.
Sonra bunların arkasındaki ilim, kudret, hikmet ve rahmeti düşün.
Dolayısıyla arının en büyük dersi belki de bal değildir.
Bilim bize;
arının nasıl uçtuğunu,
nasıl yön bulduğunu,
dansın nasıl bilgi taşıdığını,
balın nasıl oluştuğunu,
peteklerin nasıl meydana geldiğini
araştırarak anlatır.
Risale-i Nur perspektifi ise bunları reddetmez. Aksine ayrıntılar arttıkça sanatın daha iyi görülmesini ister.
Bilim:
“Bu mekanizma nasıl çalışıyor?”
diye sorar.
Tefekkür ise bunun yanında:
“Bu mekanizmaları mümkün kılan düzen bize neyi gösteriyor?”
sorusunu sorar.
Bu iki soru birbirine düşman olmak zorunda değildir.
Bilim mekanizmayı inceler.
İman nazarı ise mekanizmayı mana-yı harfîyle okuyarak Yaratıcıya işaret eden yönlerini tefekkür eder.
Bir arı küçüktür.
Fakat taşıdığı mesaj büyüktür.
Peteği küçüktür.
Fakat içindeki geometri büyüktür.
Beyni küçüktür.
Fakat yaptığı işler hayret vericidir.
Ömrü kısadır.
Fakat ekosisteme hizmeti büyüktür.
Ürettiği bir damla bal küçüktür.
Fakat o damlanın arkasında güneşten toprağa kadar uzanan büyük bir nimet ağı vardır.
İşte Risale-i Nur perspektifinden arıya bakıldığında, arı yalnızca “bal mühendisi” değildir.
O;
Allah'ın Hakîm ismini gösteren bir sanat eseri,
Rezzâk ismini düşündüren bir rızık memuru,
Rahmân ve Rahîm isimlerini hatırlatan bir rahmet vesilesi,
Şâfî ismine işaret eden balın taşıyıcısı,
Hâdî ismini düşündüren ilahî sevkin dikkat çekici bir örneği,
kâinat kitabının küçücük fakat muhteşem bir kelimesidir.
Kur'ân'ın ifadesi bütün bu tefekkürü iki kelimeyle başlatmaktadır:
وَأَوْحَىٰ رَبُّكَ
“Rabbin vahyetti...”
Arı yolu kendisine açıldığı için gider.
Çiçeği kendisine uygun yaratıldığı için bulur.
Peteği yaratılışına konulan programla örer.
Balı kendisine verilen cihazlarla meydana getirir.
Sonra o küçücük canlıdan çıkan nimet insanın sofrasına kadar gelir.
İnsana düşen ise nimette boğulup nimeti vereni unutmamak; balı yerken arıyı, arıya bakarken sanatı, sanattan da Sâni-i Hakîm'i düşünmektir.
Arı bal yapmayı bilmiyor; ona bal yaptırılıyor.
Arı geometri bilmiyor; peteğinde geometri gösteriliyor.
Arı tıp bilmiyor; eliyle şifaya vesile bir nimet gönderiliyor.
Arı ekoloji bilmiyor; fakat bitkilerin devamına hizmet ettiriliyor.
Arı bütün bunların neticesini bilmiyor; fakat büyük bir hikmet planının içinde çalıştırılıyor.
Ve insan bütün bunlara baktığında Kur'ân'ın davetine muhatap oluyor:
(Nahl, 16:69)
Allah'ım! Arının küçücük bedeninde gösterdiğin kudretini, peteğindeki ölçüde hikmetini, balındaki rahmetini, çiçeklerle arasındaki yardımlaşmada rububiyetini okuyabilmeyi bize nasip eyle. Nimetleri sebeplerden bilip Seni unutmaktan bizi muhafaza eyle. Her nimette Mün'im-i Hakikî olan Seni tanımayı, her sanatta Sâni-i Hakîm olan Sana ulaşmayı ve kâinat kitabını iman nazarıyla okuyabilmeyi nasip eyle. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.