- Salih Avcı
- 19.02.2023
İnsanın en büyük yolculuğu, yalnızca dünyada bir yerden başka bir yere yaptığı yolculuk değildir. Asıl yolculuk; gafletten huzura, enaniyetten kulluğa, sebeplerden Müsebbibü’l-Esbâb’a, kendinden Rabbine doğru yaptığı manevî yolculuktur.
Risale-i Nur bu yolculuğun merkezine yalnızca duyguyu veya yalnızca aklı koymaz. Akıl, kalp, ruh, vicdan ve bütün latifelerin birlikte iman hakikatlerine yönelmesini esas alır.
Bu bakışla aşağıdaki kırk düstur, insanın Allah'la, kendisiyle, diğer insanlarla ve dünya hayatıyla ilişkisini anlamasına yardımcı olacak şekilde yeniden ele alınmıştır.
Allah yalnızca korkulan bir kudret sahibi değildir. O aynı zamanda Rahmân’dır, Rahîm’dir, Kerîm’dir, Gafûr’dur, Vedûd’dur.
Fakat Allah sevgisini yalnızca merhamet düşüncesine indirgemek de eksik olur. Mümin Allah’ı hem sever hem O’na karşı saygı ve haşyet duyar.
Risale-i Nur’un temel derslerinden biri şudur:
İnsanın yaratılışındaki en büyük netice marifetullahtır; yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımaktır.
Allah’ı tanıdıkça insan kendisini de tanır. Kendi aczini gören Allah’ın kudretini, fakrını gören rahmetini, kusurunu gören Rabb’inin kemalini daha iyi anlar.
Hakikat yalnızca kuru akılla bulunamayacağı gibi, ölçüsüz duygularla da bulunmaz.
Risale-i Nur insanın;
aklını, kalbini, ruhunu, vicdanını ve diğer latifelerini birlikte iman hakikatlerine yöneltir.
Akıl delili araştırır.
Kalp iman eder ve sever.
Vicdan hakikati hisseder.
Ruh Rabbine yönelir.
Bu sebeple aklı dışlayarak yalnızca hislere tâbi olmak doğru olmadığı gibi, kalbi susturup dini yalnızca zihinsel bir mesele hâline getirmek de eksiktir.
Kur’ân-ı Kerîm yalnızca okunmak için değil; anlaşılmak, tefekkür edilmek ve yaşanmak için gönderilmiştir.
Kur’ân’ın zahirî manaları vardır. Ayrıca işarî ve derin manaları bulunabilir. Fakat bu manalar Kur’ân’ın açık hükümlerine ve İslâm’ın temel esaslarına aykırı olamaz.
Risale-i Nur, Kur’ân’ı;
kâinat kitabının tercümesi,
âlem-i gaybın lisanı,
insanlığa ilahî rehber,
dünya ve ahiret saadetinin anahtarı
olarak değerlendirir.
Kur’ân okuyan insan yalnızca kelime okumamalı; Rabb'inin kendisine hitap ettiğini düşünmelidir.
Bir çiçeğe bak.
Bir arıya bak.
Gökyüzüne bak.
İnsan bedenine bak.
Her varlık kendi diliyle Allah’ın isimlerinden haber verir.
Çiçekte güzellik Cemîl ismini,
rızıkta Rezzâk ismini,
şifada Şâfî ismini,
düzende Hakîm ismini,
merhamette Rahîm ismini,
hayatta Hayy ismini gösterir.
Fakat varlıklar Allah’ın kendisi değildir.
Onlar Allah’ın isim ve sıfatlarının eserleri ve aynalarıdır.
Kâinatın hiçbir zerresi başıboş değildir.
İnsana sınırsız bir sevme kabiliyeti verilmiştir.
Fakat fani varlıklara sınırsız sevgi bağlamak insana acı verebilir. Çünkü sevdiğimiz insanlar, güzellikler ve dünya nimetleri fanidir.
Risale-i Nur bu sevgiyi yok etmeyi değil, doğru yere yöneltmeyi öğretir.
Bir çiçeği sev.
Fakat onda görünen güzelliğin kaynağını da sev.
Eşini sev.
Çocuğunu sev.
Dostlarını sev.
Fakat onları Allah hesabına, Allah’ın sanatı ve emaneti olarak sev.
Böyle bir sevgi ayrılıklarla tamamen yok olmaz; ahirete uzanan bir ümit hâline gelir.
Bir kelime insanı sevindirebilir.
Bir kelime yıllarca kapanmayacak yara açabilir.
Bu sebeple mümin diline sahip olmalıdır.
Gıybetten, hakaretten, iftiradan, yalandan ve kırıcı konuşmalardan kaçınmalıdır.
Kur’ân’ın ölçüsü güzeldir:
İnsanlara güzel söz söylemek.
Risale-i Nur’un muhabbet ve uhuvvet anlayışı da mümine düşmanlık yerine kardeşliği, kırmak yerine tamir etmeyi öğretir.
İnsan yalnız yaşasaydı sabırlı olup olmadığını nasıl anlayacaktı?
Affedici olup olmadığını nasıl görecekti?
Kibirli olup olmadığını nasıl fark edecekti?
İnsanlarla ilişkilerimiz bazen nefsimizi gösteren birer ayna olur.
Bu yüzden aile, toplum, dostluk ve hizmet hayatı aynı zamanda nefis terbiyesinin birer mektebidir.
Bazen bütün kapılar kapanmış gibi görünür.
Fakat Allah’ın rahmetinin kapısı kapanmaz.
Risale-i Nur insanı yeisten, yani ümitsizlikten şiddetle sakındırır.
Çünkü insan yalnızca görünen sebeplere bakarsa:
“Artık hiçbir çare yok.”
diyebilir.
İman ise:
“Benim göremediğim yolları Rabbim bilir.”
der.
Mümin sebeplere müracaat eder, dua eder ve Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
Sabır hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.
Sabır;
doğru yolda sebat etmek, günaha karşı direnmek, ibadete devam etmek ve musibet karşısında isyan etmemektir.
Gece ne kadar uzun olursa olsun sabah gelir.
Kışın arkasından bahar gelir.
Tohum toprağın altında bekler ve sonra filizlenir.
Mümin de bilir ki Allah’ın hikmetinde acele yoktur.
İnsan dünyayı dolaşabilir fakat kendisini tanımayabilir.
Kendi aczini, fakrını ve faniliğini anlayan insan Rabbine açılan büyük bir kapı bulur.
Risale-i Nur’un yolu bir bakıma:
acz, fakr, şefkat ve tefekkür yoludur.
İnsan:
“Ben her şeye güç yetiremiyorum.”
dediğinde Allah’ın kudretini;
“Ben her şeye muhtacım.”
dediğinde Allah’ın rahmetini daha iyi anlamaya başlar.
Her musibet ceza değildir.
Bazı musibetler ikazdır.
Bazıları günahlara kefaret olur.
Bazıları insanı olgunlaştırır.
Bazıları dünyaya aşırı bağlanmaktan kurtarır.
Önemli olan musibetin kendisinden çok, insanın o musibetten hangi dersi çıkardığıdır.
Aynı yağmur bir yerde çamur oluştururken başka yerde çiçek açtırabilir.
Hakiki iman yalnızca zihinde kalan bilgi değildir.
İman hayata yansımalıdır.
İman güçlendikçe insanın;
bakışı,
niyeti,
ahlâkı,
konuşması,
harama karşı tavrı,
insanlarla ilişkileri
değişmeye başlar.
Çünkü iman yalnızca “Allah vardır.” demek değil, Allah’ın huzurunda yaşadığını fark etmektir.
Hakiki mürşid insanları kendi şahsına bağlamaz.
Kur’ân’a, sünnete ve Allah’a kulluğa yönlendirir.
Risale-i Nur’un önemli ölçülerinden biri şahıs merkezli değil, hakikat merkezli olmaktır.
İnsanları körü körüne kişilere bağlamak yerine ölçü şudur:
Hakikat kimden gelirse gelsin kabul edilir.
Hayat her zaman planladığımız gibi gitmez.
Bazen kaybederiz.
Bazen beklemediğimiz kapılar açılır.
Bazen istediğimiz olmaz.
Mümin sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’a bırakır.
Bu tevekküldür.
Tevekkül:
“Hiçbir şey yapmayayım, Allah halleder.”
demek değildir.
Vazifeni yapıp neticeyi Allah’a bırakmaktır.
İnsan dünyaya tamamlanmış olarak gelmez.
Öğrenir.
Yanılır.
Tövbe eder.
Olgunlaşır.
Fakat Allah’ın insanı terbiye etmesi, insanın mutlaka dünyada kusursuz hâle geleceği anlamına gelmez.
İnsan kuldur ve daima Allah’ın rahmetine muhtaçtır.
Dünya bir imtihan meydanıdır; kemal yolculuğunun hedefi kulluktur.
İnsanları sevmek onların bütün yanlışlarını doğru kabul etmek değildir.
Mümin günahı sevmez fakat günahkâra merhamet edebilir.
Yanlışı reddeder fakat insanın haysiyetini çiğnemez.
Risale-i Nur’un muhabbet anlayışında önemli ölçü şudur:
Muhabbet Allah hesabına olmalıdır.
Böylece sevgi putlaşmaz; ibadete dönüşmez ve insanı Allah’tan uzaklaştırmaz.
Beden temizliği önemlidir.
Elbise temizliği önemlidir.
Fakat kalbin de temizlenmesi gerekir.
Haset,
kibir,
kin,
riya,
ucub,
suizan
kalbin manevî hastalıklarındandır.
İnsan başkalarının kusurlarını temizlemekten önce kendi kalbindeki hastalıkları görmeye çalışmalıdır.
Şeytan yalnızca insanın içindeki psikolojik bir ses değildir.
İslâm inancına göre şeytan gerçek bir mahlûktur.
Bunun yanında insanın kendi nefsi de onu kötülüğe sürükleyebilir.
Bu yüzden insan kötülüğün kaynağını yalnızca dışarıda aramamalıdır.
“Nefsimin bunda payı var mı?”
diye kendisini de sorgulamalıdır.
Risale-i Nur nefis ve şeytanın desiselerini tanımaya büyük önem verir.
İnsan değerini yalnızca başkalarının alkışından almamalıdır.
İnsan Allah’ın sanatıdır.
Allah’ın kuludur.
Allah’ın kendisine emanet ettiği kabiliyetlerin taşıyıcısıdır.
Bu sebeple insan kendisini putlaştırmadan, aşağılamadan da Allah’ın kıymetli bir mahlûku olduğunu bilmelidir.
Gerçek izzet iman ve kulluktadır.
İnsan geleceğin tamamını kontrol edemez.
Bize düşen:
doğru tercihte bulunmak,
çalışmak,
dua etmek,
tedbir almak
ve neticeyi Allah’a bırakmaktır.
Risale-i Nur’un hizmet anlayışında da önemli ölçülerden biri budur:
Vazife-i İlâhiyeye karışmamak.
İnsan vazifesini yapar; neticeyi yaratmak Allah’a aittir.
Allah insanları farklı kabiliyetlerde, milletlerde, dillerde ve karakterlerde yaratmıştır.
Bu farklılıklar düşmanlık sebebi olmamalıdır.
Fakat farklılıklara saygı göstermek, doğru ile yanlış arasında hiçbir fark olmadığı anlamına gelmez.
Mümin kendi inancını yaşar ve hakikati anlatır; fakat bunu zorbalık, hakaret ve düşmanlıkla değil hikmet ve güzel ahlâkla yapar.
Aynı işi iki insan yapabilir.
Biri Allah rızası için yapar.
Diğeri insanların alkışı için.
Dışarıdan aynı görünür fakat manevî değeri farklıdır.
Risale-i Nur’un ihlâs derslerinin merkezinde:
Amelde rıza-yı İlâhîyi esas yapmak
vardır.
Niyet sıradan bir işi ibadete çevirebildiği gibi, riya da ibadetin manevî değerini zedeleyebilir.
Evimiz,
paramız,
bedenimiz,
sağlığımız,
çocuklarımız,
makamımız
bize ebedî olarak verilmemiştir.
Hepsi emanettir.
Risale-i Nur dünyayı bütünüyle kötü görmez.
Dünyanın Allah’ın isimlerini gösteren ve ahirete tarla olan yüzü güzeldir.
Kötü olan, dünyayı ahireti unutturacak derecede sevmektir.
İnsan büyük kabiliyetlerle yaratılmıştır.
Fakat bu kabiliyetler ona bağımsız bir hâkimiyet vermez.
İnsanın gerçek şerefi Allah’a kul olmasındadır.
İman eden insan fakir de olsa, makamını kaybetse de, insanlar onu küçümsese de bilir:
Ben Rabbimin kuluyum.
Bu şuur insana manevî bir izzet kazandırır.
Dünyada bazı hâller insana cennetin huzurunu veya cehennemin sıkıntısını hatırlatabilir.
Fakat cennet ve cehennemi yalnızca psikolojik hâllere indirgemek doğru değildir.
Risale-i Nur’a göre haşir, hesap, Cennet ve Cehennem hakikidir.
Dünya bunların kazanıldığı imtihan meydanıdır.
İman, ibadet, merhamet ve salih amel insanı ebedî saadete hazırlarken; küfür, zulüm ve günah insanı büyük bir tehlikeye sürükler.
Güneş bitkilere yardım eder.
Toprak tohuma kucak açar.
Bulut toprağa su taşır.
Bitkiler hayvanlara ve insanlara rızık olur.
Risale-i Nur bu geniş yardımlaşmayı teavün düsturu olarak değerlendirir.
Bu yardımlaşma kör ve şuursuz sebeplerin kendi başına kurduğu bir düzen değil; Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın rububiyetinin bir tecellisidir.
İnsan da bu yardımlaşma kanununa merhamet, infak ve iyilikle katılmalıdır.
Birisi sana kötü konuştuğunda sen de kötü konuşmak zorunda değilsin.
Birisi gıybet etti diye senin de gıybet etmen gerekmez.
Risale-i Nur’un uhuvvet anlayışı:
Düşmanlığa karşı mümkün olduğunca muhabbetle mukabele etmeyi
öğütler.
Affetmek her zaman haksızlığı kabul etmek değildir.
Bazen hakkını ararken bile kin taşımamak mümkündür.
Geçmiş artık değiştirilemez.
Gelecek ise henüz gelmemiştir.
Risale-i Nur’un çok güzel bir ölçüsü vardır:
Geçmiş musibetlere kader, geleceğe ise vazife ve sorumluluk açısından bakmak.
Geçmiş için sürekli:
“Keşke!”
demek insanı tüketebilir.
Gelecek için de sürekli korkmak bugünü mahvedebilir.
Mümin bugünkü vazifesini yapar.
Kader:
“Nasıl olsa her şey yazılmış, benim hiçbir sorumluluğum yok.”
demek değildir.
Allah’ın bilmesi insanı zorlamaz.
İnsana cüz’î irade verilmiştir.
İnsan tercih eder; Allah yaratır.
Bu sebeple insan yaptığı tercihlerden sorumludur.
Risale-i Nur kader ile insan iradesini birbirine düşman iki hakikat olarak değil, birlikte anlaşılması gereken iki iman meselesi olarak ele alır.
Bir insan sana kötülük yapmış olabilir.
Fakat bu durum sana sınırsız şekilde onun gıybetini yapma hakkı vermez.
Kur’ân gıybeti son derece ağır bir temsille yasaklamıştır.
Risale-i Nur’un Uhuvvet Risalesi de mümine kardeşinin kusurlarını büyütmek yerine kendi kusurlarını görmesini öğretir.
Müminin vazifesi:
kusur araştırmak değil, mümkünse kusur örtmek ve ıslah etmektir.
Hastalık,
ölüm,
ayrılık,
fakirlik,
başarısızlık
insana dünyanın gerçek yüzünü gösterebilir.
İnsan bazen güçlü olduğunu zannederken bir hastalık ona ne kadar âciz olduğunu öğretir.
Bu acziyet doğru okunursa insanı Allah’a yaklaştırabilir.
Musibet:
“Dünya ebedî değil; sen de burada ebedî kalmayacaksın.”
diye insana ders verebilir.
İnsanın inancı güçlü olabilir.
Fakat bu ona başkalarını küçümseme hakkı vermez.
Hakikati bilmek kibir sebebi değil, şükür sebebidir.
İnsan:
“Ben hakikati kendi zekâmla buldum.”
yerine:
“Rabbim bana hidayet etti.”
demelidir.
Çünkü hidayet büyük bir İlâhî nimettir.
Risale-i Nur’da insanın en büyük imtihanlarından biri ene, yani benliktir.
Benlik insana ölçü olarak verilmiştir.
İnsan kendi küçük kudretine bakarak Allah’ın sonsuz kudretini anlamaya çalışabilir.
Fakat:
“Ben yaptım, ben kazandım, ben başardım.”
diyerek bütün nimetleri kendisine mal ederse ene kalınlaşır.
Gerçek hiçlik insanın değersiz olduğunu düşünmesi değildir.
Gerçek kulluk:
“Ben Allah’ın kuluyum; bende bulunan bütün güzellikler O’nun ihsanıdır.”
diyebilmektir.
Teslimiyet çalışmayı bırakmak değildir.
Mümin elinden geleni yapar.
Tedbir alır.
Çalışır.
Dua eder.
Sonra:
“Hasbunallahu ve ni’mel vekîl.”
der.
Yani:
“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”
Bu teslimiyet insanı tembelliğe değil, netice kaygısının esaretinden kurtulmaya götürür.
Mümin kendi içinde imanla mücadele eden nefis ve heva eğilimlerini fark etmelidir.
Fakat bu, iman ile inkârın eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez.
İnsan nefsinin itirazlarını tanır, onları Kur’ân ve iman hakikatleriyle terbiye eder.
Risale-i Nur’un pek çok bahsi bu sebeple önce nefse hitap eder.
Nefis ikna oldukça insanın iman hakikatlerini kabulü kuvvetlenir.
İnsanlar tuzak kurabilir.
Haksızlık yapabilir.
Zulmedebilir.
Fakat Allah bütün bunları bilir.
Kur’ân’ın bildirdiği üzere kötü tuzak sonunda sahibine dönebilir.
Fakat mümin:
“Nasıl olsa Allah cezalandırır.”
diyerek tedbiri bırakmaz.
Hakkını meşru yollarla arar, zulme ortak olmaz ve sonunda adalet-i İlâhiyeye güvenir.
Zerre kadar hayır da zerre kadar şer de Allah’ın ilminden kaçmaz.
Gezegenlerin hareketlerinden hücrelerin çalışmasına,
mevsimlerden insan bedenindeki ölçülere kadar kâinatta muazzam bir düzen vardır.
Risale-i Nur bu düzeni tesadüfe değil;
ilim, irade, kudret ve hikmete
bağlar.
Allah bir “saat ustası” gibi düşünülmemelidir; çünkü Allah yaratılmış ustalara benzemez.
Fakat saat nasıl ustasını gösteriyorsa, kâinattaki ölçü ve düzen de Sâni-i Hakîm’i gösterir.
İnsan kaç yaşında olursa olsun Rabbine dönebilir.
Geçmişinde ne kadar hata bulunursa bulunsun samimi tövbenin kapısı açıktır.
Manevî yenilenmenin yolu:
tövbe,
istiğfar,
namaz,
dua,
Kur’ân,
tefekkür
ve salih ameldir.
“Ölmeden önce ölmek” ifadesi de bedenin ölümü değil; nefsin kötü arzularının hâkimiyetinden kurtulup kulluk şuuruna erişmek şeklinde anlaşılmalıdır.
İnsanlar gelir ve gider.
Nesiller değişir.
Devletler kurulur ve yıkılır.
Bahar gelir, gider ve yeniden gelir.
İnsan ölür; başka insanlar dünyaya gelir.
Bu devamlı değişim bize dünyanın fani olduğunu gösterir.
Fakat bütün bu değişimin arkasında Allah’ın değişmeyen ilmi, iradesi ve kudreti vardır.
Risale-i Nur’un ifadesiyle kâinat adeta sürekli tazelenen büyük bir kitaptır.
Her yeni gün:
“Bu âlemi idare eden Zât birdir.”
hakikatini yeniden gösterir.
İnsan güzelliği sever.
Merhameti sever.
İyiliği sever.
Kemali sever.
Fakat bütün güzelliklerin gerçek kaynağı Allah’tır.
Bu sebeple Risale-i Nur sevgiyi yok etmeyi değil, sevgiyi asıl sahibine yönlendirmeyi öğretir.
Anne sevgisi güzeldir.
Eş sevgisi güzeldir.
Evlat sevgisi güzeldir.
Dost sevgisi güzeldir.
Tabiatın güzelliğini sevmek güzeldir.
Fakat bütün bunlar:
Allah namına ve Allah hesabına sevildiğinde daha yüksek bir anlam kazanır.
Çünkü fani sevgiler eğer yalnızca dünyaya bağlanırsa ayrılıkla acıya dönüşebilir.
Allah hesabına sevildiğinde ise insan şöyle düşünür:
“Bu güzellik Allah’ın güzelliğinin bir tecellisidir. Bu merhamet O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinden gelen bir ihsandır. Bu sevdiğim insan da Rabbimin bana verdiği bir emanettir.”
İşte o zaman sevgi insanı Allah’tan uzaklaştırmaz.
Aksine Allah’a götürür.
Risale-i Nur perspektifinden insanın manevî yolculuğunu birkaç kelimeyle özetlemek mümkündür:
Aczini bil.
Çünkü aczin seni Allah’ın kudretine götürür.
Fakrını bil.
Çünkü fakrın seni Allah’ın rahmetine götürür.
Nefsini tanı.
Çünkü nefsinin kusurlarını görmek seni Rabb'inin kemalini anlamaya götürür.
Kâinatı oku.
Çünkü her varlık Allah’ın isimlerinden haber verir.
Kur’ân’ı dinle.
Çünkü kâinat kitabının manasını sana Kur’ân öğretir.
Peygamber Efendimiz’i (asm) rehber edin.
Çünkü Kur’ân’ın nasıl yaşanacağını en mükemmel şekilde O göstermiştir.
Dünyayı sev; fakat Allah hesabına sev.
Çünkü dünya Allah’ın sanat galerisidir, ahiretin tarlasıdır.
Musibetlerde sabret.
Çünkü her hadisenin görünen yüzünün arkasında bilmediğin hikmetler bulunabilir.
Nimetlerde şükret.
Çünkü nimet senden değil, Mün’im-i Hakikî olan Allah’tandır.
İnsanları sev fakat onları ilahlaştırma.
Onları Allah’ın kulları ve sanatları olarak sev.
Amel et fakat ameline güvenme.
Allah’ın rahmetine güven.
Sebebe müracaat et fakat neticeyi sebepten bilme.
Çünkü sebepler perdedir; yaratan Allah’tır.
Dünyada çalış fakat dünyaya kalben bağlanma.
Çünkü sen burada misafirsin.
Ve nihayet:
Faniden Bâki’ye yönel.
Çünkü insanın kalbine konulan sınırsız sevme arzusu, sınırlı ve fani dünya için verilmiş olamaz.
Risale-i Nur’un gösterdiği manevî yolun özü; insanın kendisini bağımsız ve sahipsiz görmekten kurtulup:
“Ben kendimin mâliki değilim. Ben Rabbimin kuluyum. Hayatım O’nun emaneti, nimetler O’nun ihsanı, kâinat O’nun eseri, dünya O’nun misafirhanesi ve ebedî dönüşüm yine O’nadır.”
şuuruna ulaşmasıdır.
Böylece insan enaniyetten ubudiyete, gafletten zikre, korkudan tevekküle, yalnızlıktan Allah’a intisaba, fanilikten ebediyet ümidine doğru yürür.
Ve bilir ki:
Dünya bir misafirhanedir.
İnsan bir misafirdir.
Ömür bir sermayedir.
İman bir nurdur.
Kur’ân rehberdir.
Resûlullah (asm) muallimdir.
Ubudiyet insanın vazifesidir.
Allah’ın rızası ise hayatın en büyük gayesidir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.