- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihindeki bazı şahsiyetler, güzel örnekliklerinden dolayı; bazıları ise yaptıkları tercihlerden çıkarılacak ibretler sebebiyle hatırlanır. Utbe b. Rebîa ikinci grupta dikkat çeken isimlerden biridir.
Kureyş’in Abdüşemsoğulları koluna mensup olan Utbe, Mekke’nin nüfuzlu ileri gelenlerinden biriydi. Kardeşi Şeybe b. Rebîa ve oğlu Velîd b. Utbe ile birlikte Kureyş toplumunda etkiliydi. Kızı Hind bint Utbe ise Ebû Süfyân’ın eşiydi.
Utbe, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberlik dönemine yetişmiş, Kur’ân’ın tebliğine şahit olmuş, fakat İslâm’ı kabul etmemiştir. Bedir Savaşı’nda müşrik ordusunda bulunmuş ve orada öldürülmüştür.
Onun hayatı özellikle dünyevî menfaat, toplumsal statü, kabile düzeni ve hakikat karşısında insanın vereceği karar açısından ibretlidir.
Siyer kaynaklarında Utbe’nin Hz. Peygamber ile konuştuğu ve onun okuduğu Kur’ân ayetlerini dinlediği meşhur bir hadise aktarılır.
Bu bize önemli bir gerçeği gösterir:
İnsan bir hakikati dinleyebilir, ondan etkilenebilir; fakat yine de hayatını değiştirmeyebilir.
Hakikati duymak başlangıçtır; ona teslim olmak ise irade ister.
Kur’ân:
“Sözü dinleyip onun en güzeline uyan kullarımı müjdele.”
(Zümer, 39/17-18 mealen)
buyurur.
Kur’ân’ın güzelliğinden etkilenmek tek başına yeterli değildir.
Kur’ân karşısındaki ideal tavır:
Okumak → anlamak → düşünmek → inanmak → yaşamak
şeklinde olmalıdır.
Siyer kaynaklarında Kureyş adına Hz. Peygamber’e çeşitli dünyevî imkânlar teklif edildiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Utbe’nin Hz. Peygamber ile yaptığı görüşme de bu bağlamda anlatılır.
Mal, liderlik ve benzeri imkânlarla tebliğin sona erdirilmesi hedeflenmiştir.
Prensipleri para karşılığında terk etmek, insanın manevi değerini zedeler.
Modern dünyada insan bazen her şeyin satın alınabileceğini düşünebilir.
Oysa:
iman,
şeref,
vicdan,
sadakat,
doğruluk,
ahlâk
satılık değildir.
Değerleri olmayan insanın fiyatı olabilir; değerleri sağlam insanın ise duruşu vardır.
Utbe Mekke’nin ileri gelenlerindendi.
Fakat toplumsal makam bir insanın görüşlerini otomatik olarak doğru yapmaz.
Bir insanın makamına değil, deliline bakılmalıdır.
Tecrübeli olmak değerlidir.
Fakat insan ne kadar tecrübeli olursa olsun yanılabilir.
“Ben senden daha yaşlıyım” sözü tek başına bir delil değildir.
İslâm’ın mesajı cahiliye toplumunun birçok yerleşik anlayışını sorguluyordu.
Kabile üstünlüğü, putperestlik, zulüm ve sınıfsal ayrıcalıklar eleştiriliyordu.
İnsan mevcut düzen kendisine fayda sağlıyor diye haksız bir düzeni savunmamalıdır.
Asıl karakter, menfaatimiz ile hakikat çatıştığında ortaya çıkar.
Şu soruyu kendimize sormalıyız:
“Doğru bana zarar verse bile onu savunabilir miyim?”
Cahiliye toplumunun güçlü unsurlarından biri kabilecilikti.
Kur’ân ise insanları soy üzerinden değil takva üzerinden değerlendirdi:
“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
Aile, aşiret, millet veya grup sevgisi adaletin önüne geçmemelidir.
Tek başına farklı düşünen insan, grubuna döndüğünde çoğunluğa uyabilir.
Kalabalıkların cesaretiyle yanlış yapmak, insanı sorumluluktan kurtarmaz.
Toplumun büyük bölümü bir şeyi yapıyor olabilir.
Fakat çoğunluk hakikatin ölçüsü değildir.
Mümin:
“İnsanlar ne yapıyor?”
sorusundan önce:
“Allah ne emrediyor?”
diye düşünmelidir.
İslâm körü körüne bağlılığı değil, tefekkürü teşvik eder.
İman aklı susturmaz.
Aksine akla doğru istikamet kazandırır.
İnsan güzel bir vaazdan etkilenebilir.
Gözleri dolabilir.
Fakat birkaç saat sonra eski hayatına dönebilir.
Manevî duygulanmanın davranışa dönüşmesi gerekir.
İnsan:
“Sonra düşünürüm.”
“İleride değişirim.”
“Yaşlanınca ibadet ederim.”
diyebilir.
Fakat geleceğin garantisi yoktur.
Hakikate dönüş ertelenmemelidir.
Utbe b. Rebîa, Bedir’de Kureyş ordusuyla bulunuyordu.
Savaş öncesindeki mübareze sırasında Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velîd karşı tarafa çıktılar. Müslümanlardan Hz. Hamza, Hz. Ali ve Hz. Ubeyde b. Hâris onlarla karşılaştılar.
Utbe Bedir’de öldürüldü.
İnsan aldığı kararların nereye varacağını her zaman önceden göremeyebilir.
Bu nedenle büyük kararlar nefis ve öfkeyle değil, hikmetle verilmelidir.
İnsan bir yanlışı savunmaya başladığında onu korumak için başka yanlışlar yapabilir.
Yanlışta ısrar etmek yerine erken dönmek daha kolaydır.
Başlangıçta fikir ayrılığı olan mesele zamanla silahlı çatışmaya kadar ulaşabilir.
Sorunları büyümeden çözmek hikmettir.
Öfke insanın muhakemesini zayıflatabilir.
Büyük kararlar:
öfkeyle,
intikam duygusuyla,
gururla
verilmemelidir.
İnsan yıllarca bir fikri savunduktan sonra:
“Şimdi nasıl vazgeçerim?”
diye düşünebilir.
Yanıldığını kabul etmek küçülmek değil, büyümektir.
Dün söylediğimiz yanlış bir sözü bugün sırf gururumuz yüzünden savunmamalıyız.
Hakikat değişmediyse biz değişebilmeliyiz.
Utbe’nin ailesindeki kişiler daha sonraki İslâm tarihinde farklı tercihlerle karşımıza çıkar.
Bu bize ferdî sorumluluğu hatırlatır.
Aynı aileden gelmek aynı yolu seçmek anlamına gelmez.
Kur’ân:
“Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
buyurur.
Anne-babanın yanlışı çocuğun kaderi değildir.
Çocuğun doğruluğu da anne-babanın kurtuluş garantisi değildir.
Utbe bir dönem Mekke’nin güçlü isimlerindendi.
Bugün ise hayatı tarihî bir ibret konusu olarak incelenmektedir.
Şöhret geçer, karakterin izi kalır.
Bugün güçlü olan yarın güçsüz olabilir.
Kur’ân:
“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân, 3/185)
buyurur.
Gücümüz varken adaletli olmalıyız.
Bir karar verirken yalnız bugünkü kazancı düşünmek doğru değildir.
Şunu sormalıyız:
“Bu karar beni beş yıl sonra, ölüm anında ve ahiret hesabında nereye götürecek?”
Peygamberlik mesajı karşısında zengin ile fakir aynı sorumluluğa sahiptir.
Allah karşısında makamlarımız değil, kulluğumuz konuşur.
Utbe’nin hayatını okuyup:
“Ne kötü davranmış.”
demek kolaydır.
Asıl soru:
“Ben menfaatim tehlikeye girdiğinde nasıl davranıyorum?”
olmalıdır.
İnsan bazen:
“Doğru nedir?”
yerine:
“Benim işime gelen nedir?”
diye düşünür.
Hakikat nefsimize göre değişmez; nefsimiz hakikate göre terbiye edilmelidir.
Ölüm geldiğinde mal, makam ve toplumsal itibar geride kalır.
Bugün verebildiğimiz doğru kararları yarına bırakmamalıyız.
Utbe’nin hayatından çıkarılabilecek ana derslerden biri şudur:
İnsan hakikati kendi makamına, kabilesine, servetine ve menfaatine göre değerlendirmemelidir.
Mal kaybedilebilir.
Makam kaybedilebilir.
Çevre kaybedilebilir.
Fakat insan vicdanını ve hakikati kaybetmemelidir.
Allah’ım!
Bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı; bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan uzaklaşmayı nasip eyle.
Menfaatimizi hakikatin önüne geçirmemizi engelle.
Yanlışımızı fark ettiğimizde gurur yapmadan dönmeyi nasip et.
Kalabalıkların yanlışına kapılmadan adalet üzere yaşamayı nasip eyle.
Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.