18px

TEBLİĞ VE İRŞADDA İSTİĞNA


TEBLİĞ VE İRŞADDA İSTİĞNA

 

TEBLİĞ VE İRŞADDA İSTİĞNA

Peygamberlerin ve Âlimlerin Hayatından Allah Rızası İçin Hizmet Dersleri

Giriş: “Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbine aittir”

İslâm tarihinde tebliğ ve irşadın en dikkat çekici özelliklerinden biri, hakikati anlatmanın şahsî menfaat elde etme aracına dönüştürülmemesidir.

Kur’ân-ı Kerîm peygamberlerin hayatlarını anlatırken yalnız onların mucizelerini, mücadelelerini ve kavimleriyle yaşadıkları hadiseleri bildirmez. Aynı zamanda onların tebliğ ahlâkını da öğretir.

Bu ahlâkın temel prensiplerinden biri şudur:

“Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabbine aittir.”
(Şuarâ, 26/109)

Bu ifade Kur’ân'da yalnız bir peygamberin sözü olarak geçmez. Şuarâ sûresinde Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb'ın tebliğleri anlatılırken aynı esas tekrar tekrar vurgulanır. Diyanet'in konuyla ilgili çalışmasında da bu tekrarların, peygamberlerin tebliği maddî menfaat karşılığında yapmadıklarını göstermesi bakımından önemine dikkat çekilmektedir. (Diyanet Kuranı)

Bu prensibi şöyle özetlemek mümkündür:

Hakikat satılmaz.

İman hizmeti şahsî kazanç vasıtası yapılmaz.

Tebliğin karşılığı öncelikle insanlardan değil Allah'tan beklenir.


1. HZ. NÛH: YÜZYILLAR SÜREN KARŞILIKSIZ DAVET

Hz. Nûh'un hayatı, sabırla ve karşılık beklemeden yapılan tebliğin en büyük örneklerinden biridir.

Kur’ân onun kavmini gece-gündüz, açık-gizli Allah'a davet ettiğini bildirir.

Buna rağmen Hz. Nûh'un temel prensibi şudur:

“Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabbine aittir.”

Burada son derece önemli bir ölçü vardır.

Hz. Nûh:

“Size bu kadar yıl anlattım, bana ne vereceksiniz?”

dememiştir.

İnsanların kendisine itibar göstermesini, servet vermesini veya makam sağlamasını istememiştir.

Çünkü peygamber için başarı ölçüsü insanların kendisine ne kadar dünyalık verdiği değil, Allah'ın emrini ne kadar sadakatle yerine getirdiğidir.

Buradan çıkan ders

Bir insan Allah'ın dinine hizmet ederken insanların ilgisini, parasını veya alkışını hizmetinin temel gayesi hâline getirirse niyetini sürekli kontrol etmelidir.

Hakiki tebliğci:

“Ben ne kazanacağım?”

sorusundan önce:

“Allah benden ne istiyor?”

sorusunu sorar.


2. HZ. HÛD: “SİZDEN ÜCRET İSTEMİYORUM”

Hz. Hûd'un kavmine söylediği söz Kur’ân'da çok açıktır:

“Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?”
(Hûd, 11/51) (Quran.com)

Buradaki “beni yaratana” ifadesi son derece anlamlıdır.

Adeta şöyle bir kulluk anlayışı vardır:

“Beni yaratan O'dur.
Beni yaşatan O'dur.
Rızkımı veren O'dur.
Beni bu vazifeyle görevlendiren O'dur.
Öyleyse asıl mükâfatımı da O'ndan beklerim.”

İşte istiğnanın imanî temeli budur.

İstiğna insanları küçümsemek değildir.

İstiğna:

Kalben insanlardan beklememek, Allah'a dayanmak ve hakikati dünyevî menfaatlere feda etmemektir.


3. HZ. SÂLİH: HİZMETİN BEDELİNİ İNSANLARDAN BEKLEMEMEK

Hz. Sâlih de Semûd kavmini Allah'a davet ederken aynı peygamberî prensibi ortaya koymuştur.

Şuarâ sûresinde onun dilinden de:

“Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabbine aittir.”

buyrulur.

Demek ki mesele yalnız Hz. Nûh'a mahsus şahsî bir zühd anlayışı değildir.

Aynı ifadenin farklı peygamberlerin dilinden tekrar edilmesi, Kur’ân'ın bize bir tebliğ ahlâkı öğrettiğini gösterir.

Tebliğci mümkün olduğu ölçüde:

İnsanların malına göz dikmez.

Zengin-fakir ayrımı yapmaz.

Kendisine maddî yardım yapan kişiye farklı hakikat anlatmaz.

Yardım etmeyene karşı hakikati değiştirmez.

Çünkü onun terazisi insanların cüzdanı değil, Allah'ın rızasıdır.


4. HZ. LÛT: EN ZOR TOPLUMDA BİLE MENFAATSİZ TEBLİĞ

Hz. Lût son derece ağır ahlâkî bozulmanın yaşandığı bir toplumda tebliğ vazifesini yürüttü.

Buna rağmen Kur’ân onun dilinden de aynı düsturu nakleder:

“Ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum.”

Bu bize başka bir ders verir:

Tebliğci yalnız kendisine hürmet gösteren insanlara hizmet etmez.

Hakaret edenlere de hakikati anlatmaya çalışır.

Kendisini reddedenlerin hidayetini de ister.

Çünkü onun maksadı müşteri kazanmak değil, insan kazanmaktır.


5. HZ. ŞUAYB: EKONOMİK BOZULMAYA KARŞI MENFAATSİZ TEBLİĞ

Hz. Şuayb'ın kavminde ekonomik ahlâksızlık dikkat çekiyordu.

Ölçü ve tartıda hile, insanların mallarını eksiltme ve ekonomik haksızlıklar yaygınlaşmıştı.

İşte böylesine ekonomik menfaatlerin öne çıktığı bir topluma karşı Hz. Şuayb'ın kendisinin şahsî ekonomik menfaat peşinde olmaması son derece anlamlıdır.

O da:

“Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir.”

diyordu.

Çünkü ekonomik haksızlığı eleştiren kişinin kendisinin para ve menfaat karşısında bağımsız olması, sözünün tesirini artırır.

Bu prensip bugün de önemlidir.

Bir kişi sürekli kanaatten bahsediyor fakat kendisi gösterişli bir hayat sürüyorsa sözünün tesiri azalabilir.

Fakirleri düşünmeye çağırıyor fakat fakirlerin sırtından zenginleşiyorsa güven problemi ortaya çıkar.

Hz. Şuayb'ın tebliği ise söz ile hayatın birleşmesini gösterir.


6. HZ. MUHAMMED'İN (A.S.M.) TEBLİĞİNDE AYNI PRENSİP

Kur’ân, Resûlullah'ın da insanlardan Kur’ân'ı tebliğ etmesinin karşılığında ücret istemediğini bildirir:

“Halbuki sen bunun karşılığında onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur’an herkes için ancak bir hatırlatma ve öğüttür.”
(Yûsuf, 12/104) (Diyanet Kuranı)

Ardından Kur’ân tebliğin metodunu şöyle tarif eder:

“İşte bu benim yolumdur. Ben, ne yaptığımı bilerek Allah'a çağırıyorum; ben ve bana uyanlar...”
(Yûsuf, 12/108) (Diyanet Kuranı)

Bu iki âyet beraber düşünüldüğünde çok güzel bir denge ortaya çıkar:

Basiret + ihlâs + istiğna.

Yani Allah'a davet bilgisizce değil basiretle, menfaat için değil Allah rızası için yapılmalıdır.


7. PEYGAMBERİMİZİN SADE HAYATI

Resûlullah'ın (a.s.m.) önünde dünya nimetlerine ulaşabileceği pek çok imkân bulunduğu hâlde hayatında sadelik hâkimdi.

Onun hayatının merkezinde saraylar, servet biriktirmek ve şahsî refah değil;

Allah'a kulluk,

ailesine hizmet,

ümmetini eğitmek,

fakirleri gözetmek,

yetimleri korumak,

hastaları ziyaret etmek,

insanların dertleriyle ilgilenmek,

ilim öğretmek

ve insanları Allah'a çağırmak vardı.

Bu yönüyle peygamberî hizmet anlayışının özeti:

Toplumdan sürekli almak değil, topluma vermektir.

Manevî olarak iman verir.

Ahlâk öğretir.

Ümit verir.

İlim verir.

Maddi imkân bulunduğunda fakiri gözetir.

İnsanların yükünü artırmak yerine yüklerini hafifletmeye çalışır.


8. “SİZDEN KARŞILIK BEKLEMEYENLERE UYUN”

Kur’ân'da konuyla ilgili çok çarpıcı başka bir ölçü vardır:

“Sizden hiçbir karşılık istemeyen kimselere uyun; onlar doğru yoldadırlar.”

(Yâsîn, 36/21)

Bu ayet, tebliğde güven meselesinin önemini gösterir.

İnsan karşısındaki davetçinin:

“Acaba benden ne istiyor?”

diye şüphe etmemelidir.

Gerçek tebliğcinin hâli mümkün olduğunca şu mesajı vermelidir:

“Ben senden para istemiyorum.
Makam istemiyorum.
Şöhret istemiyorum.
Şahsıma bağlanmanı istemiyorum.
Senin Rabbini tanımanı, güzel ahlâklı olmanı ve dünya-âhiret saadetine ulaşmanı istiyorum.”

Böyle bir tavır sözün önündeki pek çok şüpheyi kaldırır.


9. BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ'DE İSTİĞNA DÜSTURU

Yakın dönem İslâm âlimleri içerisinde bu prensibi hayatında çok belirgin şekilde uygulayan isimlerden biri Bediüzzaman Said Nursî'dir.

Onun hayatındaki dikkat çekici prensiplerden biri istiğnadır.

Said Nursî, özellikle iman ve Kur’ân hizmetinin şahsî menfaatle ilişkilendirilmemesine büyük önem vermiştir.

Kendisine yapılan pek çok maddî teklifi ve hediyeyi kabul etmemesi bununla ilişkilendirilmiştir. Risale-i Nur kaynaklarında, kendisine verilen bir şeyin karşılığını vermeye çalıştığı ve iman hizmetini dünyevî menfaate âlet etmemeyi temel prensip kabul ettiği anlatılır. (Risale-i Nur Enstitüsü)


10. BEDİÜZZAMAN'IN “BİR PARÇA KURU EKMEK” ÖLÇÜSÜ

İkinci Mektup'ta Said Nursî istiğna anlayışını anlatırken oldukça dikkat çekici bir mukayese yapar.

Özetle, başkasının en güzel ikramını yiyip onun hatırını gözetmeye mecbur kalmaktansa, kendi imkânıyla sade yaşamayı tercih ettiğini ifade eder.

Hatta:

“Bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek...”

ifadesini kullanır. (Risale-i Nur Külliyatı)

Buradaki mesele fakirliği kutsamak değildir.

Asıl mesele hürriyettir.

Çünkü insanın geçimi tamamen bir başkasının ihsanına bağlanırsa bazen hakikati söylerken zorlanabilir.

“Bunu söylersem yardımını keser mi?”

“Bunu eleştirirsem hediyesini kaybeder miyim?”

diye düşünmeye başlayabilir.

İstiğna bu tehlikeye karşı manevî bağımsızlığı koruyan bir kalkandır.


11. “DERS-İ HAKİKATİ ELMAS DERECESİNDEN DÜŞÜRMEMEK”

Said Nursî'nin hediye kabul etmeme prensibinin en dikkat çekici gerekçelerinden biri, anlattığı iman hakikatlerinin değerinin insanların gözünde maddî menfaat şüphesiyle küçülmesini istememesidir.

Aktarılan bir hatırasında kendisine getirilen bir ikramın bedelini fazlasıyla vermesinin gerekçesini, verdiği hakikat dersini “elmas” derecesinden düşürmemek düşüncesiyle açıklar. (RİNAP)

Bu çok ince bir tebliğ psikolojisidir.

Dinleyen kişi şöyle düşünmemelidir:

“Bana bunları acaba yardım yapmam için mi anlatıyor?”

“Benden bağış beklediği için mi benimle ilgileniyor?”

“Zengin olduğum için mi bana yakın davranıyor?”

İstiğna bu şüpheleri azaltır.


12. HİZMET EDEN KİŞİ TOPLUMA YÜK DEĞİL, FAYDA KAYNAĞI OLMAYA ÇALIŞMALIDIR

Peygamberlerin ve ihlâslı âlimlerin hayatlarından çıkarılabilecek önemli bir prensip şudur:

“İnsanların yükünü artırmak değil, yükünü azaltmak.”

Tebliğ yapan insan yalnız:

“Bana yardım edin.”

diyen kişi hâline gelmemelidir.

Mümkün olduğu ölçüde kendisi de topluma hizmet etmelidir.

Fakire yardımcı olmalıdır.

Cahile bilgi öğretmelidir.

Ümitsize ümit vermelidir.

Küsleri barıştırmalıdır.

Gençleri kötü alışkanlıklardan korumaya çalışmalıdır.

Aileleri güçlendirmelidir.

Hastalara ve yaşlılara destek olmalıdır.

Borçlulara imkân ölçüsünde yardımcı olmalıdır.

Yetimleri gözetmelidir.

Toplumun maddî ve manevî problemlerinin çözümüne katkıda bulunmalıdır.

Böylece insanlar:

“Bu kişi bizden ne alacak?”

diye değil,

“Bu insan bize nasıl faydalı oluyor?”

diye düşünmeye başlar.


13. TEBLİĞİN EN GÜÇLÜ DELİLLERİNDEN BİRİ YAŞAYIŞTIR

Bazen yüzlerce sözün yapamadığını bir davranış yapar.

Bir vaiz kanaatten bahsedebilir.

Fakat kanaatkâr yaşaması daha kuvvetli bir derstir.

İhlâstan bahsedebilir.

Fakat menfaat teklif edildiğinde reddedebilmesi daha kuvvetli bir derstir.

Fakirlerden bahsedebilir.

Fakat kendi imkânından fakire vermesi daha tesirlidir.

Fedakârlığı anlatabilir.

Fakat gerektiğinde kendisinin fedakârlık yapması daha tesirlidir.

Çünkü insan yalnız kulağıyla değil, gözüyle de öğrenir.


14. FAKAT ÖNEMLİ BİR DENGE: MAAŞ ALMAK TEK BAŞINA İHLÂSSIZLIK DEĞİLDİR

Burada yanlış anlaşılmaya açık çok önemli bir noktayı açıklamak gerekir.

Peygamberlerin:

“Sizden ücret istemiyorum.”

demeleri, günümüzde bütün imamların, Kur’ân öğreticilerinin, müftülerin, ilahiyatçıların veya din eğitimi veren kişilerin hiçbir şekilde maaş alamayacağı şeklinde basitçe yorumlanmamalıdır.

Bir insanın geçimini sağlamak üzere meşru bir görev karşılığında maaş alması ile:

dini para kazanmanın aracı hâline getirmesi

aynı şey değildir.

Asıl tehlike şudur:

Parayı hakikatin önüne geçirmek.

Zengine başka, fakire başka davranmak.

Daha fazla bağış almak için hakikati değiştirmek.

İnsanların dinî duygularını şahsî servet için kullanmak.

Makam veya şöhret uğruna dini araçsallaştırmak.

İşte peygamberlerin istiğnası özellikle bu hastalığa karşı muazzam bir ölçüdür.


15. DİN HİZMETİNDE İKİ FARKLI NİYET

Dışarıdan aynı işi yapan iki insan düşünelim.

Birincisi:

“Bu hizmetten ne kadar kazanırım?”

diye başlıyor.

İkincisi:

“Allah'ın rızasını nasıl kazanırım ve insanlara nasıl faydalı olurum?”

diye başlıyor.

İkisinin yaptığı faaliyet dışarıdan birbirine benzeyebilir.

Fakat kalplerindeki yöneliş birbirinden tamamen farklı olabilir.

İhlâs işte burada ortaya çıkar.

Asıl soru:

“Bu işten bana ne kalacak?”

değil;

“Bu hizmetten Allah'ın kullarına ne kalacak ve Rabbim benden razı olacak mı?”

olmalıdır.


16. TEBLİĞDE İSTİĞNANIN YEDİ BÜYÜK FAYDASI

İstiğna tebliğciye büyük bir manevî bağımsızlık kazandırır.

Birincisi: İhlâsı korur.
İnsan yaptığı hizmetin karşılığını Allah'tan beklemeye yönelir.

İkincisi: Sözü kuvvetlendirir.
Dinleyen kişi, “Benden menfaat beklemiyor.” diye düşünür.

Üçüncüsü: Zengin karşısında hürriyet sağlar.
Hakikati servet sahibinin hoşuna göre değiştirme ihtiyacı azalır.

Dördüncüsü: Fakirle zengini eşit görmeyi kolaylaştırır.

Beşincisi: Tebliğin ticarete dönüşmesini engeller.

Altıncısı: Kanaati öğretir.

Yedincisi: Allah'a tevekkülü güçlendirir.


17. PEYGAMBERLERİN ORTAK SESİ

Kur’ân'ın farklı zamanlarda yaşamış peygamberlerden benzer ifadeleri nakletmesi son derece düşündürücüdür.

Hz. Nûh...

Hz. Hûd...

Hz. Sâlih...

Hz. Lût...

Hz. Şuayb...

ve Hz. Muhammed (a.s.m.).

Asırlar değişmiştir.

Kavimler değişmiştir.

Coğrafyalar değişmiştir.

Toplumların problemleri değişmiştir.

Fakat tebliğdeki temel ses değişmemiştir:

“Ben sizden bunun karşılığında ücret istemiyorum.”

Diyanet'in ilgili çalışmasında da Şuarâ sûresindeki bu tekrarın özellikle tebliğin maddî menfaat karşılığı yapılmadığını vurguladığı belirtilmektedir. (Diyanet)


18. BUGÜNÜN TEBLİĞ VE İRŞAD HİZMETLERİNE DÜŞEN DERS

Bugünün dünyasında din hizmeti yapan insanların karşısında geçmişte bulunmayan başka imkânlar vardır:

Sosyal medya,

YouTube,

internet siteleri,

vakıflar,

dernekler,

televizyonlar,

bağış sistemleri,

kitap satışları,

konferanslar,

üyelik sistemleri...

Bunların kendileri otomatik olarak yanlış değildir.

Fakat Kur’ân'ın peygamberlerden öğrettiği ölçü bugün de geçerlidir:

Araç amaç hâline gelmemelidir.

Bir internet sitesi Allah'ın hakikatlerini anlatmak için araç olabilir.

Bir vakıf insanlara hizmet için araç olabilir.

Para hizmetin devamı için araç olabilir.

Fakat Allah rızası paranın aracına dönüşürse, istikamet tersine dönmüş olur.

Doğru sıralama:

Allah'ın rızası → insanlara hizmet → maddî imkânları hizmette kullanmak.

Yanlış sıralama ise:

Maddî kazanç → insanları araç görmek → dini kazancın vasıtası yapmak.

Aradaki fark çok büyüktür.


19. HAKİKİ İRŞADIN ÖZETİ: ALMADAN ÖNCE VERMEK

Peygamberlerin hayatlarından hareketle hakiki irşad anlayışını birkaç cümlede özetlemek mümkündür:

İnsanlardan hürmet beklemeden onlara hürmet etmek.

İnsanlardan hizmet beklemeden onlara hizmet etmek.

İnsanlardan para beklemeden imkân ölçüsünde onların maddî sıkıntılarını hafifletmek.

İnsanlardan alkış beklemeden doğruyu anlatmak.

İnsanlardan makam beklemeden vazifeyi yapmak.

İnsanlardan teşekkür beklemeden iyilik yapmak.

Ve bütün bunların sonunda:

“Allah biliyor, bu bana yeter.”

diyebilmektir.


20. EN BÜYÜK ÜCRET: ALLAH'IN RIZASI

Dünya ücretleri geçicidir.

Para harcanır.

Makam biter.

Şöhret unutulur.

Alkış kesilir.

İnsanlar değişir.

Fakat Allah için yapılan amel kaybolmaz.

Peygamberlerin:

“Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir.”

demelerinin arkasında çok büyük bir iman vardır.

Çünkü onlar küçük bir dünya ücretini değil, sonsuz bir Rabbin ebedî mükâfatını tercih etmişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin iman hizmetinde dünyaya el uzatmama ve hizmetini dünyevî menfaatlere âlet etmeme konusundaki hassasiyeti de bu peygamberî ölçünün yakın dönemlerdeki dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Kaynaklarda onun mal, makam ve çeşitli tekliflere karşı istiğnayı hayatı boyunca önemli bir prensip olarak koruduğu aktarılmaktadır. (Risale-i Nur Enstitüsü)


SONUÇ: “ÜCRETİMİ ALLAH'TAN BEKLİYORUM”

Kur’ân'ın anlattığı peygamberlerin hayatlarından çıkan büyük derslerden biri şudur:

Tebliğ bir ticaret değildir.

İrşad insanların malını elde etmenin yolu değildir.

Din hizmeti şahsî nüfuz kurma vasıtası değildir.

İman hakikatleri makam ve şöhret basamağı yapılmamalıdır.

Hakiki tebliğin merkezinde:

ihlâs,

istiğna,

kanaat,

fedakârlık,

merhamet,

hizmet,

tevekkül

ve Allah rızası vardır.

Hz. Nûh'tan Hz. Hûd'a, Hz. Sâlih'ten Hz. Şuayb'a ve Allah Resûlü Hz. Muhammed'e (a.s.m.) uzanan peygamberî çizginin verdiği büyük mesaj şudur:

“Sizden dünyalık istemiyorum; benim mükâfatım Allah'a aittir.”

İşte bu anlayışla hareket eden bir tebliğci, toplumun sırtına yük olmak yerine toplumun yükünü taşımaya çalışır.

İnsanlardan sürekli istemek yerine vermeye çalışır.

Kendisine hizmet ettirmek yerine insanlara hizmet eder.

Zenginlerin kapısında menfaat aramak yerine fakirlerin kapısını çalıp dertlerini sorar.

Kendisini büyütmek yerine hakikati büyütür.

İnsanları kendi şahsına değil Allah'a yöneltir.

Ve yaptığı hizmetlerin karşılığında insanların alkışından önce şu büyük mükâfatı arar:

Rıza-yı İlâhî.

Çünkü Kur’ân'ın öğrettiği peygamberî hizmet anlayışında en büyük servet insanların verdiği para değil;

Allah'ın kulundan razı olmasıdır.

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar

ALLAH’A İMAN
  • Salih Avcı
  • 20.02.2023
ALLAH’A İMAN
24 Altın
  • Salih Avcı
  • 21.02.2023
24 Altın
Allah Marifeti
  • Salih Avcı
  • 21.02.2023
Allah Marifeti
Deprem hutbesi
  • Salih Avcı
  • 22.02.2023
Deprem hutbesi
Büyük Günahlardan Kaçınma
  • Salih Avcı
  • 22.02.2023
Büyük Günahlardan Kaçınma
Küll Cüz Kavramları
  • Salih Avcı
  • 15.12.2024
Küll Cüz Kavramları
ENE ÜZERİNE
  • Salih Avcı
  • 15.12.2024
ENE ÜZERİNE
Meleklere İman
  • Salih Avcı
  • 16.12.2024
Meleklere İman
Hakikatli Bir Hatıra
  • Salih Avcı
  • 22.02.2025
Hakikatli Bir Hatıra
KADERE BİR DE BÖYLE BAK
  • Salih Avcı
  • 16.05.2025
KADERE BİR DE BÖYLE BAK
KADERE İMAN İZAHI
  • Salih Avcı
  • 09.08.2025
KADERE İMAN İZAHI
 TEVEKKÜL
  • Salih Avcı
  • 10.08.2025
TEVEKKÜL
Hırs ve Azim
  • Salih Avcı
  • 10.08.2025
Hırs ve Azim
Hastalar için Manevi Reçete
  • Salih Avcı
  • 30.11.2025
Hastalar için Manevi Reçete
Kamil Mürşid
  • Salih Avcı
  • 20.01.2026
Kamil Mürşid
Çocuğu Vefat Edenen Teselli
  • Salih Avcı
  • 22.05.2026
Çocuğu Vefat Edenen Teselli
Aklın Mertebeleri
  • Salih Avcı
  • 04.08.2026
Aklın Mertebeleri
Dinin Direği Namaz
  • Salih Avcı
  • 10.08.2026
Dinin Direği Namaz
Tevhid Ehadiyet Vahdaniyet
  • Salih Avcı
  • 11.08.2026
Tevhid Ehadiyet Vahdaniyet
İnsan Kimdir?
  • Salih Avcı
  • 11.08.2026
İnsan Kimdir?
Vesvese Takıntı
  • Salih Avcı
  • 12.08.2026
Vesvese Takıntı
Besmelenin Büyük Sırrı
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Besmelenin Büyük Sırrı
Gerçek Mutluluğun Sırrı
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Gerçek Mutluluğun Sırrı
Nefis Terbiyesi
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Nefis Terbiyesi
Gıybet
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Gıybet
Riba Nedir?
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Riba Nedir?
Zekat ve İnfak
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Zekat ve İnfak
İhlas
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
İhlas
Mehdiyet
  • Salih Avcı
  • 15.08.2026
Mehdiyet
Kainat Ağacı ve İnsan
  • Salih Avcı
  • 16.08.2026
Kainat Ağacı ve İnsan
Anne Baba Hakkı
  • Salih Avcı
  • 17.08.2026
Anne Baba Hakkı
Gençlik Rehberi
  • Salih Avcı
  • 17.08.2026
Gençlik Rehberi
AKTİF SABIR VE SABR-I CEMÎL
  • Salih Avcı
  • 13.09.2026
AKTİF SABIR VE SABR-I CEMÎL