- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm, insanı yalnızca Allah ile ilişkisi bakımından değil; anne-babası, eşi, çocukları, kardeşleri, akrabaları, komşuları ve içinde yaşadığı toplumla ilişkileri bakımından da terbiye eder. Bu sebeple sıla-i rahim, yani akrabalık bağlarını korumak, akrabaları gözetmek ve onlara iyilik etmek İslâm ahlâkının önemli esaslarından biridir.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatına baktığımızda onun akrabalarına karşı son derece vefalı, merhametli, sabırlı ve yardımsever olduğunu görürüz. Bununla birlikte onun sıla-i rahim anlayışı, yanlış davranışları onaylamak anlamına gelmez. Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm akrabalık hukukunu korurken hak ve hakikatten taviz vermemiştir.
Bu bakımdan onun hayatı bize çok önemli bir denge öğretir:
Akrabayı sevmek başka, akrabanın yanlışını doğru kabul etmek başkadır.
Sıla-i rahim; sadece ziyaret etmek değil, akrabalık hukukunu mümkün olduğunca canlı tutmaktır.
“Sıla” kelimesi bağ kurmak, ulaştırmak ve ilişkiyi devam ettirmek; “rahim” ise akrabalık bağı anlamında kullanılır.
Dolayısıyla sıla-i rahim;
anne-babayı gözetmek,
kardeşlerle ilgilenmek,
amca, hala, dayı ve teyzelerle ilişkiyi sürdürmek,
yeğenleri ve diğer yakınları unutmamak,
ihtiyaç sahiplerine yardım etmek,
hastaları ziyaret etmek,
sevinçli ve acılı günlerinde yanlarında bulunmak,
küslüğü mümkün olduğunca gidermek,
dua etmek,
hâl ve hatır sormak
gibi geniş bir anlam taşır.
Günümüzde telefon etmek, mesaj göndermek, uzakta bulunan akrabaların durumunu sormak ve imkân ölçüsünde maddî-manevî destek olmak da bu anlayış içerisinde değerlendirilebilir.
Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a kulluk emrinin hemen ardından insanların birbirlerine karşı sorumluluklarına dikkat çeker:
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... iyilik edin.”
(Nisâ, 4/36)
Burada dikkat çekici olan, akrabaya iyiliğin Allah’a kulluk ve anne-babaya iyilikle birlikte zikredilmesidir.
Başka bir âyette:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder...”
(Nahl, 16/90)
buyrulur.
İsrâ sûresinde ise:
“Akrabaya hakkını ver...”
(İsrâ, 17/26)
emri bulunmaktadır.
Demek ki akrabaya iyilik yalnızca güzel bir sosyal davranış değil, aynı zamanda Allah’ın emrettiği ahlâkî ve dinî bir sorumluluktur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’a:
“En yakın akrabalarını uyar.”
(Şuarâ, 26/214)
buyrulmuştur.
Bu emir üzerine Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm yakın akrabalarını Allah’ın dinine davet etmiştir.
Burada çok önemli bir hikmet vardır:
Bir akrabaya yalnızca para vermek, yemek ikram etmek veya dünya işlerinde yardımcı olmak iyilik değildir. Onun imanını, ibadetini, güzel ahlâkını ve ahiretini düşünmek de büyük bir iyiliktir.
Ancak bunun yöntemi kırıcı baskı değil; hikmet, sabır, güzel örneklik ve merhamet olmalıdır.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Safâ Tepesi'nde Kureyş kabilelerine seslenerek onları Allah’ın azabına karşı uyarmıştı.
Bu çağrıda kendi yakın akrabalarını da uyarması dikkat çekicidir.
Peygamberimizin tavrı bize şunu öğretir:
Gerçek akraba sevgisi, sevdiğimiz insanın yanlışına sessiz kalmak değildir.
Bazen insanlar:
“Benim kardeşimdir.”
“Benim oğlumdur.”
“Benim akrabamdır.”
diyerek yapılan yanlışları savunabilir.
İslâm bunu doğru görmez.
Akrabamızı severiz; fakat zulmünü, haramını veya yanlışını savunmayız.
Çünkü gerçek sevgi insanı yanlıştan kurtarmaya çalışmaktır.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefa ahlâkının en güzel örneklerinden biri Hz. Hatice Validemize karşı davranışıdır.
Hz. Hatice vefat ettikten yıllar sonra bile Peygamberimiz onu unutmadı. Onun dostlarına ikramda bulunuyor, hatırasını yaşatıyordu.
Hz. Âişe Validemiz, Peygamberimizin Hz. Hatice’yi çokça anmasından söz eder. Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm bir koyun kestiğinde zaman zaman Hz. Hatice’nin dostlarına da gönderirdi.
Burada sıla-i rahmin ötesine geçen büyük bir vefa ahlâkı vardır.
Sevdiğimiz bir insan vefat ettiğinde onun yakınlarını tamamen unutmak vefanın ruhuna uygun değildir.
Anne veya babamız vefat ettiyse onların kardeşlerini gözetmek, dostlarını ziyaret etmek ve sevdikleri insanlara iyilik etmek güzel bir vefa örneğidir.
Ebû Tâlib, Peygamberimizin amcasıydı ve Mekke döneminde onu müşriklerin saldırılarına karşı uzun yıllar korudu.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm da amcasına karşı büyük bir vefa gösterdi.
Ebû Tâlib iman etmediği hâlde Peygamberimiz onun hidayetini çok istedi.
Bu olay çok önemli bir ölçü öğretmektedir:
Dinî görüş ayrılığı akrabalık hukukunu tamamen ortadan kaldırmaz.
Bir yakınımız bizimle aynı düşünceye sahip olmayabilir. Hatta dinî bakımdan ciddi yanlışları bulunabilir.
Fakat mümkün olduğu ölçüde;
merhametimizi,
güzel sözümüzü,
insanî ilgimizi,
adaletimizi
kaybetmemeliyiz.
Hz. Hamza Radıyallahu Anh hem Peygamberimizin amcası hem de İslâm’ın büyük kahramanlarından biriydi.
Uhud Savaşı’nda şehit edildiğinde Peygamberimiz büyük üzüntü yaşamıştır.
Hz. Hamza’nın şehadeti bize akrabalık sevgisinin insanî yönünü de gösterir.
Peygamber olmak, insanî duyguların yok olması anlamına gelmez.
Sevilen insanın kaybına üzülmek, ağlamak ve onu özlemek fıtrîdir.
İslâm güçlü insanı duygusuz insan olarak tarif etmez.
Gerçek güç, acı içerisinde bile Allah’a isyan etmeden sabredebilmek ve kulluk istikametini koruyabilmektir.
Hz. Ali Radıyallahu Anh, Peygamberimizin amcasının oğlu olarak küçük yaşlardan itibaren onun yakınında bulunmuştur.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm Hz. Ali’nin yetişmesiyle yakından ilgilenmiştir.
Daha sonra kızı Hz. Fâtıma’yı Hz. Ali ile evlendirmiştir.
Böylece Hz. Ali hem amcasının oğlu hem damadı hem de yakın sahabesi olmuştur.
Bu ilişki bize şunu öğretir:
Akrabalara yapılabilecek en büyük iyiliklerden biri onların iyi yetişmesine katkıda bulunmaktır.
Çocuklarımıza ve genç akrabalarımıza yalnızca maddî yardım yapmak yeterli değildir.
Onlara;
iman,
ahlâk,
ilim,
meslek,
sorumluluk,
çalışma disiplini
kazandırmaya yardımcı olmak çok daha kalıcı bir iyiliktir.
Hz. Fâtıma Radıyallahu Anhâ, Peygamberimizin çok sevdiği kızıdır.
Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm ona büyük sevgi göstermiş, geldiğinde ilgi göstermiş ve aile hayatıyla yakından ilgilenmiştir.
Fakat bu sevgi hiçbir zaman ölçüsüz bir kayırmacılığa dönüşmemiştir.
Bu nokta son derece önemlidir.
Muhabbet + adalet
Çocuklarımızı çok sevebiliriz.
Fakat sevgi;
yanlışlarını savunmak,
başkalarının hakkını çiğnemelerine göz yummak,
onlara haksız ayrıcalık sağlamak
anlamına gelmemelidir.
Mahzûmoğulları'ndan bir kadının hırsızlık meselesinde bazı kimseler cezanın uygulanmaması için aracılık yapmak istemişlerdi.
Bunun üzerine Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm geçmiş toplumların helâk sebeplerinden birinin güçlü ve itibarlı kişilere farklı, zayıflara farklı muamele etmek olduğunu ifade etmiş ve kendi kızı Fâtıma hakkında dahi hukuk karşısında ayrıcalık tanımayacağını vurgulamıştır.
Bu hadis aile ve akrabalık hukukunun en önemli ölçülerinden biridir:
Akrabalık adaletin önüne geçemez.
Akrabamızı sevmek başka, onun haksızlığını savunmak başkadır.
İslâm nepotizmi değil, adaleti öğretir.
Hz. Fâtıma ve Hz. Ali Radıyallahu Anhümâ evlerinde ağır işler yapıyorlardı. Hz. Fâtıma’nın el değirmeni kullanmaktan elleri etkilenmişti.
Bir hizmetçi talep ettiklerinde Peygamberimiz onlara farklı bir yol göstermiş; yatarken otuz üç defa “Sübhanallah”, otuz üç defa “Elhamdülillah” ve otuz dört defa “Allahu ekber” demelerini tavsiye etmiştir.
Burada önemli bir eğitim anlayışı vardır.
Peygamberimiz kızını seviyordu fakat onu dünya rahatlığına bağımlı hâle getirmiyordu.
Çocuklara ve akrabalara iyilik etmek onların her istediğini vermek değildir.
Bazen gerçek iyilik;
sabır öğretmek,
çalışmayı öğretmek,
kanaati öğretmek,
manevî kuvvet kazandırmak
şeklinde gerçekleşir.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çok severdi.
Onları öper, kucağına alır ve sevgisini açıkça gösterirdi.
Bir kişinin çocuklarını öpmediğini söylemesi üzerine Peygamberimizin merhametin önemini vurgulaması meşhurdur.
Buradan önemli bir aile terbiyesi çıkar:
Sevgi kalpte saklanmamalı, davranışlarla gösterilmelidir.
Çocuk;
sarılmaya,
güzel söze,
ilgiye,
takdire,
güven duygusuna
ihtiyaç duyar.
Peygamberimizin çocuklara yaklaşımı, merhametin eğitimdeki yerini açık biçimde göstermektedir.
Rivayetlerde Peygamberimiz namaz kılarken torunlarının onun üzerine çıktığı ve Resûlullah’ın onları incitmeden davranmaya dikkat ettiği anlatılır.
Bu davranıştan şu önemli eğitim ilkesi çıkar:
Çocuk yetişkin değildir.
Onun hareketliliği, oyunu ve merakı yaratılışının bir parçasıdır.
Peygamberimizin çocuklara yaklaşımı;
öfke yerine sabrı,
sertlik yerine merhameti,
aşağılama yerine eğitimi
öne çıkarır.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, ihtiyaç sahibi akrabaya verilen sadakanın hem sadaka hem de sıla-i rahim değeri taşıdığını bildirmiştir.
Bu çok önemli bir prensiptir.
Bir insan yardım yapmak istiyorsa önce çevresindeki ihtiyaçları da görmelidir.
Bazen uzaktaki insanlara yardım ederken yakınındaki;
işsiz kardeşini,
borçlu amcasını,
yalnız teyzesini,
yaşlı dayısını,
ihtiyaç sahibi yeğenini
unutabilir.
İslâm yardımın yakından başlamasını teşvik eder.
Ancak bu, yalnızca akrabaya yardım edilmesi anlamına gelmez. İslâm bütün muhtaçlara merhameti emreder.
Peygamberimizin çok önemli bir ölçüsü vardır:
Sıla-i rahim yapan kişi sadece kendisine iyilik yapan akrabaya karşılık veren kişi değildir. Asıl sıla-i rahim sahibi, akrabaları ilişkiyi kestiğinde bile imkân ölçüsünde bağı korumaya çalışan kişidir.
Bu anlayış sıla-i rahmin zirvesidir.
Çünkü şöyle düşünmek kolaydır:
“Beni aramıyorsa ben de aramam.”
“Bana gelmiyorsa ben de gitmem.”
“Düğünüme gelmedi, ben de onun düğününe gitmem.”
“Geçmişte bana bunu yaptı, artık benim için bitmiştir.”
Peygamber ahlâkı ise meseleyi sadece karşılıklılık üzerinden değerlendirmez.
Çünkü iyiliğin asıl karşılığını Allah’tan bekler.
Bir sahabî Peygamberimize gelerek akrabalarına iyilik yaptığını fakat onların kendisine kötülük yaptığını; ilişkiyi sürdürdüğünü fakat onların ilişkiyi kestiklerini anlatmıştır.
Peygamberimiz ona, bu güzel tavrını devam ettirdiği müddetçe Allah’ın yardımının kendisiyle olacağını bildirmiştir.
Bu hadis aile kavgaları açısından son derece önemlidir.
Çünkü sıla-i rahim en fazla şu durumda imtihan olur:
Karşı taraf sıla-i rahmi hak etmiyormuş gibi göründüğünde.
İşte ahlâk burada ortaya çıkar.
Burada önemli bir denge kurulmalıdır.
Sıla-i rahim;
zulme izin vermek,
hakareti kabul etmek,
aile içi şiddete sessiz kalmak,
harama ortak olmak,
sürekli istismara uğramak
demek değildir.
Zarar veren bir akrabaya karşı gerekli sınırlar konulabilir.
Fakat mümkün olduğu ölçüde tamamen kin ve intikam duygusuyla hareket etmemek gerekir.
Bazen ziyaret mümkün olmayabilir fakat selâm gönderilebilir.
Uzun görüşmeler zararlıysa kısa görüşmeler yapılabilir.
Maddî yardım kötüye kullanılıyorsa başka şekilde destek olunabilir.
Yani sıla-i rahimde hikmetli mesafe mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm akrabalık bağlarının koparılmasını ağır biçimde eleştirir:
“Demek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi? İşte bunlar Allah’ın lânetlediği kimselerdir...”
(Muhammed, 47/22-23)
Peygamberimiz de akrabalık bağlarını kesmenin ağır manevî sonuçlarına dikkat çekmiştir.
Burada mesele sıradan bir aile görgü kuralı değildir.
Akrabalık bağlarının korunması toplumun temelini meydana getirir.
Aile çökerse yalnızlık artar.
Akrabalık dayanışması çökerse sosyal yardımlaşma zayıflar.
Nesiller arasındaki bağ koparsa tecrübe aktarımı azalır.
Bu nedenle sıla-i rahim aynı zamanda toplumsal bir güvenlik sistemidir.
Sahih hadislerde sıla-i rahmin rızkın genişlemesine ve ömrün bereketlenmesine vesile olduğu bildirilmiştir.
Bu ifade âlimler tarafından farklı şekillerde açıklanmıştır.
Burada temel mesaj açıktır:
Bereket yalnızca çok para kazanmak değildir.
Bereket;
az zamanda çok hayır yapmak,
ailenin huzurlu olması,
kazancın hayra yetmesi,
insanın arkasından güzel hatırlanması,
hayatının faydalı geçmesi
şeklinde de anlaşılabilir.
Risale-i Nur’un iman ve uhuvvet anlayışı açısından bakıldığında aile ve akrabalık bağları yalnızca dünyevî beraberlikler değildir.
İman, insanların arasındaki bağı ebediyete uzatır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin aile hayatına ilişkin değerlendirmelerinde iman ve ahiret inancının aile fertleri arasındaki muhabbeti derinleştirdiği görülür.
Çünkü iman eden insan sevdiği kişiye yalnızca:
“Bu dünyada birkaç yıl beraber yaşayacağım insan”
gözüyle bakmaz.
Onu aynı zamanda:
“İnşallah ebedî âlemde de beraber bulunabileceğim bir yol arkadaşı”
olarak görür.
Bu düşünce aile sevgisini çok daha derin bir zemine oturtur.
Dünyevî bakış şöyle der:
“Annem yaşlanıyor.”
“Babam ihtiyarlıyor.”
“Sevdiklerim bir gün ölecek.”
Bu düşünce insana büyük bir hüzün verebilir.
İman ise şöyle bakmayı öğretir:
Dünya geçicidir fakat Allah’ın rahmeti ebedîdir.
Ölüm mutlak yokluk değildir.
Kabir ebedî ayrılığın kapısı olmak zorunda değildir.
İman ve salih amel içerisinde yaşayan insanlar için ebedî saadet ümidi vardır.
Bu nedenle mümin akrabasını yalnız dünya hayatı için sevmez.
Onun ebedî saadetini de ister.
Bir kardeşimizin maddî sıkıntısını gidermek iyiliktir.
Fakat onun imanını, namazını, ahlâkını ve ahiretini düşünmek de çok büyük bir iyiliktir.
Bununla beraber dinî nasihat yapılırken yöntem önemlidir.
Sürekli eleştirmek,
küçümsemek,
üstten konuşmak,
her görüşmede nasihat bombardımanı yapmak
insanları dinden soğutabilir.
Peygamberimizin yöntemi ise hikmetliydi.
Bu sebeple akrabalarımıza dini anlatmanın en etkili yollarından biri güzel ahlâkla örnek olmaktır.
Akrabalık ilişkilerini bozan önemli sebeplerden biri kıskançlıktır.
Bir akraba;
daha zengin,
daha başarılı,
daha güzel bir eve sahip,
daha başarılı çocuklara sahip
olabilir.
İnsan bunları kıskanmaya başladığında akrabalık bağı zamanla rekabete dönüşür.
Kur’ân ve sünnet ahlâkı ise insanın kardeşi için hayır istemesini öğretir.
Mümin şöyle düşünmelidir:
“Allah ona vermiş. Allah bana da başka nimetler vermiştir.”
Bu bakış hasedin panzehiridir.
Günümüzde akrabalık ilişkilerini en fazla bozan meselelerden biri mirastır.
Bazen kardeşler birkaç metrekare toprak veya bir miktar para yüzünden yıllarca konuşmamaktadır.
Hatta anne-babalarının cenazesinde yan yana duran kardeşler birkaç ay sonra miras yüzünden düşman olabilmektedir.
Burada insan kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Birkaç yıl sonra bırakıp gideceğim dünya malı için kardeşimi kaybetmeye değer mi?”
Elbette kişinin hakkını istemesi meşrudur.
İslâm “hakkını bırak” demez.
Fakat hakkı ararken;
iftira,
hakaret,
zulüm,
haksızlık,
akrabalığı tamamen yok etme
gibi davranışlara düşülmemelidir.
Aile toplantıları bazen farkında olmadan gıybet ortamına dönüşebilir.
“Falanca bunu yaptı.”
“Onun çocuğu şöyle.”
“Gelini böyle.”
“Damadı şöyle.”
derken insanlar birbirlerinin kusurlarını konuşmaya başlayabilir.
Oysa sıla-i rahmin amacı günah çoğaltmak değil, muhabbeti artırmaktır.
Bu sebeple aile toplantıları;
gıybetin,
dedikodunun,
eski kavgaların
yeniden üretildiği yerler olmamalıdır.
Her insanın kusuru vardır.
Sürekli akrabanın kusurlarını araştırmak aile huzurunu bozar.
Peygamber ahlâkı insanlara kusur avcılığı değil, ıslah edici bir yaklaşım öğretir.
Bir yanlış varsa mümkünse özel konuşulmalıdır.
İnsanların içerisinde küçük düşürmek çoğu zaman problemi çözmez, büyütür.
Toplum içinde takdir, yalnızken nasihat.
Anne-babalar, amcalar, halalar, dayılar ve teyzeler yaşlandıkça daha fazla ilgiye ihtiyaç duyabilir.
Aynı hikâyeyi tekrar tekrar anlatabilirler.
Telefonu uzun tutabilirler.
Teknolojiyi anlamayabilirler.
Daha hassas olabilirler.
İşte burada sabır gerekir.
Bir gün bizim de yaşlanacağımızı unutmamalıyız.
Bugün yaşlı akrabalarımıza gösterdiğimiz merhamet, aslında kendi geleceğimize gönderdiğimiz bir iyilik gibidir.
Sıla-i rahim sadece mevcut neslin görevi değildir.
Çocuklara da öğretilmelidir.
Çocuk;
dedesini,
ninesini,
amcasını,
halasını,
dayısını,
teyzesini,
kuzenlerini
tanımalıdır.
Aile hikâyeleri anlatılmalıdır.
Akrabaların güzel özellikleri çocuklara aktarılmalıdır.
Çünkü aile hafızası kaybolursa nesiller arasındaki bağ zayıflar.
Bugün insanlar yüzlerce sosyal medya hesabını takip ediyor fakat bazen öz kardeşinin durumunu bilmiyor.
Telefon rehberinde yüzlerce kişi bulunuyor fakat yaşlı teyzesini aylarca aramıyor.
Bu büyük bir çelişkidir.
Teknoloji sıla-i rahmi azaltmak yerine kolaylaştırmalıdır.
Bir dakikalık:
“Selâmünaleyküm, nasılsınız?”
telefonu bile bazen büyük bir gönül yapabilir.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatından hareketle sıla-i rahmi şu dört seviyede düşünebiliriz:
Birinci seviye: Zarar vermemek
Akrabaya hakaret etmemek, hakkını yememek, gıybetini yapmamak.
İkinci seviye: Bağı korumak
Selâm vermek, aramak, ziyaret etmek, hâlini sormak.
Üçüncü seviye: İyilik etmek
İhtiyacını gidermek, maddî-manevî destek olmak.
Dördüncü seviye: Kötülüğe rağmen iyiliği sürdürmek
İşte peygamberî ahlâkın yüksek mertebelerinden biri budur.
İnsanın imkânı sınırlı olabilir.
Bu durumda genel olarak ihtiyaç ve yakınlık dikkate alınabilir:
Anne-baba başta olmak üzere kardeşler, büyükanne-büyükbaba, çocuklar ve torunlar, amca-hala-dayı-teyze ve onların aileleri, daha uzak akrabalar...
Fakat bu mekanik bir liste değildir.
İhtiyaç durumu önemlidir.
Örneğin yalnız yaşayan yaşlı bir teyzenin ihtiyacı, maddî durumu çok iyi olan başka bir yakından daha acil olabilir.
Ölçü:
Yakınlık + ihtiyaç + sorumluluk + imkân
şeklinde düşünülebilir.
Akrabaya yardım ederken onu küçük düşürmemek gerekir.
“Ben olmasaydım ne yapardın?”
“Kaç kere sana yardım ettim.”
gibi ifadeler yardımın manevî güzelliğini zedeler.
Kur’ân’ın sadaka ahlâkında başa kakma ve incitmeden sakındırılması bu açıdan çok önemlidir.
Gerçek yardım:
Alan kişinin onurunu koruyan yardımdır.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatı ve sünnetinin genel ilkelerinden şu dersleri çıkarabiliriz:
Akrabayı unutma.
İmkân ölçüsünde hâlini sor.
İhtiyaç sahibine yardım et.
Özellikle yakın çevrendeki muhtaçları fark et.
Küs olduğun kişiye barış kapısını tamamen kapatma.
Akrabanın yanlışını savunma.
Sevgi adaleti ortadan kaldırmamalıdır.
Çocuklara sevgi göster.
Yaşlılara sabırlı davran.
Akrabalarının ahiretini düşün.
Fakat bunu hikmet ve güzel örneklikle yap.
Vefalı ol.
Vefat eden yakınlarının sevdiklerini de unutma.
Akrabalar arasında ayrımcılık yapma.
İyiliğinin karşılığını yalnız insanlardan bekleme.
Peygamberî ölçülerden hareketle aile hayatımızda uygulanabilecek basit bir sistem kurulabilir.
Anne-baba başta olmak üzere ilgilenilmesi gereken yakınların durumu düşünülmeli.
En az birkaç akrabayla telefon veya mesaj yoluyla iletişim kurulabilir.
İmkân ölçüsünde bir veya birkaç akraba ziyaret edilebilir.
Aramak, ziyaret etmek veya ihtiyaçlarını gidermek önemlidir.
Sadece cenazeye katılmak değil, geride kalan aileyi sonraki günlerde de hatırlamak gerekir.
Haset yerine dua ve tebrik tercih edilmelidir.
İmkân ölçüsünde borç vermek, yardım etmek veya iş bulmasına yardımcı olmak düşünülebilir.
Sıla-i rahim yalnızca dinî değil, insanî bakımdan da büyük hikmetler taşır.
Sağlıklı aile ilişkileri insana:
aidiyet,
güven,
dayanışma,
yalnızlığa karşı destek,
nesiller arası tecrübe aktarımı
sağlayabilir.
İnsan şu duyguyu yaşar:
“Ben yalnız değilim.”
Fakat İslâm bunu yalnız psikolojik faydaya bağlamaz.
Mümin sıla-i rahmi öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak için yapar.
Akrabalık bağları güçlü olduğunda toplumun yükü de azalır.
İşsiz kalan bir kişiye ailesi yardımcı olur.
Yetim kalan çocuğu akrabaları gözetir.
Yaşlanan insan yalnız bırakılmaz.
Borçluya destek olunur.
Hastaya bakılır.
Böylece aile bir çeşit merhamet ağı hâline gelir.
Peygamberimizin kurduğu toplumda kardeşlik ve yardımlaşmanın güçlü olmasının hikmetlerinden biri budur.
Sıla-i rahim insanın nefsini terbiye eder.
Çünkü akrabalık ilişkileri bazen sabır gerektirir.
İnsan sevdiği kişilerin kusurlarını daha yakından görür.
Tam burada;
affetmek,
sabretmek,
öfkeyi kontrol etmek,
fedakârlık yapmak,
kin tutmamak
gibi ahlâkî özellikler gelişir.
Bu yönüyle aile hayatı insanın ahlâk eğitim alanlarından biridir.
İyiliğe iyilikle karşılık vermek güzeldir.
Fakat daha yüksek ahlâk:
Seni unutanı tamamen unutmamak, sana gelmeyene gerektiğinde gitmek, sana iyilik etmeyene imkân ölçüsünde iyilik etmektir.
Bu, insanın gururuna ağır gelebilir.
Nefis şöyle der:
“Önce o arasın.”
İman ise şöyle düşündürür:
“Ben bunu onun için değil, Allah rızası için yapıyorum.”
İşte sıla-i rahmin ihlâs boyutu burada ortaya çıkar.
Önemli bir yanlış anlamayı tekrar vurgulamak gerekir:
İslâm akrabalık bağlarını korumayı emreder fakat zulmü meşrulaştırmaz.
Bir akraba sürekli zarar veriyorsa gerekli sınırlar konabilir.
Özellikle fiziksel şiddet, ağır psikolojik baskı, maddî sömürü veya başka ciddi zararlar söz konusuysa kişinin kendisini ve ailesini koruması gerekir.
Sıla-i rahim bazen:
ziyaret,
bazen telefon,
bazen selâm,
bazen dua,
bazen de güvenli bir mesafeden iyilik
şeklinde sürdürülebilir.
Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatı bize gösteriyor ki İslâm’ın istediği aile modeli yalnızca aynı soyadını taşıyan insanların birlikteliği değildir.
Asıl hedef;
merhamet, vefa, adalet, sabır, yardımlaşma ve Allah rızası üzerine kurulmuş bir akrabalık bağıdır.
Peygamberimiz akrabalarını sevdi.
Onların hidayetini istedi.
İhtiyaçlarını gözetti.
Çocuklarına ve torunlarına merhamet gösterdi.
Vefat eden yakınlarının hatıralarına vefa gösterdi.
Kendisine iyilik yapanları unutmadı.
Fakat hiçbir zaman akrabalığı adaletin önüne geçirmedi.
İşte Müslümanın sıla-i rahim anlayışı da bu denge üzerine kurulmalıdır:
Sev ama körü körüne taraf tutma.
Yardım et ama başa kakma.
Nasihat et ama kırma.
Hakkını ara ama zulmetme.
Mesafe koyman gerekiyorsa kin tutmadan koy.
Seni aramayanı gerektiğinde ara.
Seni unutanı Allah rızası için hatırla.
Akrabanın yalnız dünyasını değil, ahiretini de düşün.
Ve her şeyden önemlisi:
İyiliğinin karşılığını yalnız insanlardan değil, Allah’tan bekle.
Çünkü sıla-i rahmin en yüksek mertebesi, insanların bize karşı davranışına göre değişen bir iyilik değil; Allah’ın rızasına bağlanmış istikrarlı bir merhamet ahlâkıdır.
Allah’ım! Kalplerimizden kin, haset ve kırgınlığı gider. Anne-babamıza, kardeşlerimize ve bütün akrabalarımıza karşı bizi merhametli, vefalı ve adaletli kullarından eyle. Kopmuş bağları hayırla onarmayı, bize kötülük edene karşı dahi ölçülü ve güzel davranmayı nasip et. Ailelerimizi iman, muhabbet ve Kur’ân ahlâkıyla birleştir. Dünyadaki akrabalığımızı Senin rızana vesile eyle ve bizleri sevdiklerimizle beraber ebedî saadette buluştur. Âmin.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.