- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan hayatı imtihanlarla doludur.
Hastalık, fakirlik, ölüm, ayrılık, geçim sıkıntısı, borç, başarısızlık, aile problemleri, haksızlık, yalnızlık, korku ve gelecek kaygısı insanın karşılaşabileceği imtihanlardan yalnızca birkaçıdır.
Kur’ân bu hayatın bir imtihan olduğunu açıkça bildirir.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.”
Bakara, 2/155
Fakat İslâm insana sadece:
“Dayan.”
demez.
Kur’ân, sünnet ve Risale-i Nur insana bundan daha derin bir yol öğretir:
Sabret.
Tedbir al.
Dua et.
Çalış.
Tevekkül et.
Teslim ol.
Allah’ın rahmetinden ümidini kesme.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde sabır; pasif bir bekleyiş değil, imanla güçlenen bir manevî direnç, sebat ve istikamet kuvvetidir.
Aşağıdaki kırk ders, bu hakikati günlük hayata taşımayı amaçlamaktadır.
Sabır yalnızca psikolojik dayanıklılık değildir.
Hakiki sabır insanın:
“Rabbim beni görüyor, biliyor ve benimle beraberdir.”
imanından doğar.
Kur’ân:
“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
Bakara, 2/153
buyurur.
Demek sabreden insan kendisini yalnız görmemelidir.
Bir musibet geldiğinde:
“Ben tek başımayım.”
yerine:
“Rabbim beni görüyor.”
demek sabrın ilk basamağıdır.
Bediüzzaman sabrı üç temel alanda ele alır:
1. İbadet ve taat üzerinde sabır.
2. Günaha karşı sabır.
3. Musibete karşı sabır.
Bu üçlü tasnif çok önemlidir.
Çünkü sabır sadece hastalık veya ölüm sırasında gerekli değildir.
Namazı devam ettirmek de sabırdır.
Harama bakmamak da sabırdır.
Bir hastalığı imanla karşılamak da sabırdır.
İbadetin en büyük sırrı devamlılıktır.
Bir insan bir gece uzun uzun ibadet edebilir.
Fakat asıl mesele:
yıllarca namaza devam edebilmektir.
Sabır burada ortaya çıkar.
İnsan bazen yorgundur.
Bazen isteksizdir.
Bazen dünya işleri ağır gelir.
Fakat yine de namaza kalkar.
İşte bu:
taat üzerinde sabırdır.
Nefis bazen harama çağırır.
Göze...
Dile...
Mideye...
Öfkeye...
Şehvete...
Kazanca...
İşte burada sabır:
“Hayır.”
diyebilme kuvvetidir.
Bediüzzaman günaha karşı sabrı takva ile ilişkilendirir.
Demek ki sabır bazen bir şey yapmak değil, yanlış bir şeyi yapmamaktır.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği üçüncü sabır çeşidi musibete sabırdır.
Bu sabır:
Allah’a güvenmek ve hükmüne teslim olmaktır.
Fakat teslimiyet sebepleri terk etmek değildir.
Hasta olan doktora gider.
Borçlu olan bütçe çıkarır.
İşsiz olan iş arar.
Haksızlığa uğrayan hakkını arar.
Sonra:
“Netice Allah’tandır.”
der.
Musibet anında insanın dili çok önemlidir.
Öfke ile:
“Allah bana bunu neden yaptı?”
“Ben bunu hak etmedim.”
gibi sözler söylemek kalbi daha da yaralayabilir.
Bediüzzaman musibete karşı sabırsızlığın, insanı Allah’ın fiillerini ve hikmetini sorgulayan tehlikeli bir ruh hâline sürükleyebileceğini belirtir.
Bu sebeple ilk anda:
dili korumak
çok önemlidir.
Kur’ân Hz. Yakub’un dilinden şöyle buyurur:
“Artık bana düşen güzel bir sabırdır.”
Yusuf, 12/18
Sabr-ı cemîl:
acıyı inkâr etmeden, Allah’a isyan etmeden sabretmektir.
İnsan üzülür.
Ağlayabilir.
Yardım isteyebilir.
Fakat Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.
Hz. Yakub aleyhisselâm oğlunun ayrılığı sebebiyle çok üzülmüştür.
Fakat şöyle demiştir:
“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.”
Yusuf, 12/86
Demek ki:
Allah’a derdini anlatmak sabırsızlık değildir.
Bilakis dua ve kulluktur.
Kul:
“Allah’ım çok zorlanıyorum.”
diyebilir.
“Rabbim bana yardım et.”
diyebilir.
“Gücüm tükeniyor.”
diyebilir.
Bu dua olur.
Fakat:
“Allah bana haksızlık yaptı.”
anlamına gelecek sözlerden korunmak gerekir.
Birincisi münacat, ikincisi ise yanlış bir kader anlayışına dönüşebilir.
Peygamber Efendimiz ﷺ:
“Gerçek sabır musibetin ilk vurduğu andadır.”
buyurmuştur.
Musibetin ilk anında:
öfke,
panik,
isyan,
ağır söz,
yanlış karar
çok kolay ortaya çıkar.
Bu nedenle ilk dakikalarda yapılacak en güzel şeylerden biri:
susmak, dua etmek ve büyük karar vermemektir.
Risale-i Nur’da sabırla ilgili en güçlü psikolojik derslerden biri şudur:
Geçmiş musibetlerin zahmeti geçmiştir.
Fakat insan onları sürekli zihninde yeniden yaşarsa eski acıları bugüne taşır.
Böylece bir musibeti yüz defa yaşamış gibi olur.
Geçmiş için:
“Geçti ve Rabbimin ilminde kaldı.”
diyebilmek büyük bir rahmettir.
İnsan bazen hiç yaşanmamış olayların acısını çeker.
“Ya işimi kaybedersem?”
“Ya hasta olursam?”
“Ya param biterse?”
“Ya çocuğuma bir şey olursa?”
Henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri bugünden yaşamak sabır kuvvetini tüketir.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında sabır kuvvetini geleceğin vehimlerine dağıtmamak gerekir.
Kendine sor:
“Şu anda gerçekten çözmem gereken problem nedir?”
Bir yıl sonrasını değil.
On yıl sonrasını değil.
Bugünü.
Bu yaklaşım insanın zihnini sakinleştirir.
İnsanın sabır sermayesi sınırlıdır.
Geçmişe pişmanlıkla,
geleceğe korkuyla,
bugüne öfkeyle
dağıtıldığında güç azalır.
Bu nedenle:
Sabrını bugüne topla.
Tevekkül:
işini yapıp Allah’a güvenmektir.
Tarlayı sürmeden mahsul beklemek tevekkül değildir.
Ders çalışmadan başarı beklemek tevekkül değildir.
Tedavi olmadan şifa beklemek de doğru tevekkül anlayışı değildir.
Mümin kendisine şu soruyu sorar:
“Benim vazifem nedir?”
Çünkü insan neticeden değil, öncelikle vazifesinden sorumludur.
Çalışmak bizim vazifemizdir.
Başarı Allah’ın takdiridir.
Tedavi bizim vazifemizdir.
Şifa Allah’tandır.
İslâm sebepleri reddetmez.
Fakat sebepleri bağımsız güç olarak görmeyi de kabul etmez.
Doktor tedavi eder.
Fakat şifa Allah’tandır.
Toprak mahsul verir.
Fakat rızık Allah’tandır.
İnsan çalışır.
Fakat muvaffakiyet Allah’ın ihsanıdır.
Bazıları tevekkülü yanlış anlayıp pasifleşebilir.
Oysa gerçek tevekkül insanı tembelleştirmez.
Aksine:
sorumluluk sahibi yapar.
Çünkü kul:
“Ben üzerime düşeni yapacağım.”
der.
Teslimiyet:
hayata yenilmek değildir.
Teslimiyet:
Allah’ın hükmünün hikmetsiz olmadığına güvenmektir.
İnsan mücadele eder.
Ama sonuç değişmediğinde kalbini isyana kaptırmaz.
Sabır:
“Acı çekiyorum ama isyan etmiyorum.”
der.
Rıza ise:
“Rabbimin takdirinde bilmediğim hikmetler vardır.”
diyebilir.
Her insan hemen rıza makamına ulaşamayabilir.
Fakat sabırla başlanır.
Bu manevi yolculuk şöyle düşünülebilir:
Sabır
↓
Tevekkül
↓
Teslimiyet
↓
Rıza
İnsan sabrettikçe Allah’a güveni artar.
Güveni arttıkça teslimiyeti gelişir.
Teslimiyet geliştikçe rıza kapısı açılır.
Sabır sadece irade işi değildir.
Kul Allah’tan sabır ister.
Kur’ân duası:
“Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.”
Bakara, 2/250
İnsan:
“Allah’ım bana sabır ver.”
demekten çekinmemelidir.
Kur’ân:
“Sabır ve namazla yardım isteyin.”
buyurur.
Namaz insana:
“Bu dünya geçicidir.”
hakikatini hatırlatır.
Secde insanın kalbindeki yükü hafifletir.
İnsan sıkıntı içindeyken şöyle hissedebilir:
“Bu hiç bitmeyecek.”
Fakat dünyadaki hemen her hâl geçicidir.
Hastalık geçebilir.
Borç bitebilir.
Acı hafifleyebilir.
Şartlar değişebilir.
Dünya zaten geçicidir.
Hz. Yakub:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
demiştir.
Yusuf, 12/87
Demek ki sabır:
umutlu bekleyiştir.
Bir insan sana zulmediyorsa hakkını arayabilirsin.
Mahkemeye gidebilirsin.
Kendini koruyabilirsin.
Yardım isteyebilirsin.
Sabır:
haksızlığı kabul etmek değildir.
Sabır, hakkını ararken harama düşmemektir.
Tembel kişi:
“Nasip değilmiş.”
deyip bırakabilir.
Sabırlı kişi:
“Eksiklerimi düzelteyim ve yeniden deneyim.”
der.
Aktif sabır budur.
Bir iş olmadıysa:
“Ben bittim.”
demek yerine:
“Bu sonuç bana ne öğretti?”
diye sormak gerekir.
Sabır hatadan ders çıkarıp yeniden başlamaktır.
İnsan dua eder.
Hemen olmaz.
Tekrar dua eder.
Yine olmaz.
Burada insan:
“Allah duamı kabul etmiyor.”
diye düşünmemelidir.
Bazen cevap gecikir.
Bazen başka şekilde gelir.
Bazen insan için daha hayırlı olan verilir.
Sahih hadislerde müminin çektiği hastalık, yorgunluk, keder ve hatta diken batması gibi sıkıntıların dahi günahlarına kefaret olabileceği bildirilmiştir.
Bu bakış musibeti sevdirmez.
Fakat ona mana kazandırır.
Anlamsız acı insanı ezer.
Manası olan acı ise taşınabilir hâle gelir.
Mümin:
“Bu imtihanın Rabbimin ilminde bir hikmeti vardır.”
dediğinde acı tamamen bitmese bile kalbi güçlenir.
İnsan bazen:
“Bu olay neden oldu?”
sorusunun cevabını yıllarca bulamaz.
Belki dünyada hiç bulamaz.
İman:
“Anlamadığım şey hikmetsiz değildir.”
diyebilmektir.
Rahat zamanlar insanın gerçek karakterini her zaman ortaya çıkarmaz.
Musibet geldiğinde:
iman,
ahlâk,
merhamet,
irade,
tevekkül
daha açık görünür.
Sabır insanı manevi bakımdan olgunlaştırabilir.
Büyük musibet geldiğinde bir anda sabırlı olmak zor olabilir.
Sabır günlük hayatta öğrenilir.
Trafikte...
Sırada...
Aile içinde...
İşte...
Beklerken...
Öfkelenirken...
Küçük sabırlar büyük sabırlara hazırlıktır.
İnsan öfkelendiğinde verdiği zararı sonradan düzeltemeyebilir.
Bir söz...
Bir hakaret...
Bir mesaj...
Bir karar...
Hayatı değiştirebilir.
Bu nedenle aktif sabır bazen:
konuşmamaktır.
Sabır bir defalık davranış değildir.
Bir hastalık aylarca sürebilir.
Bir borç yıllarca ödenebilir.
Bir eğitim uzun zaman alabilir.
Burada sabır:
doğru davranışı tekrar tekrar sürdürebilmektir.
Doktordan yardım istemek...
Aileden destek istemek...
Bir uzmana danışmak...
Bir âlime soru sormak...
Dosttan destek istemek...
Bunların hiçbiri sabra aykırı değildir.
Bazen yardım istemek zaten aktif sabrın bir gereğidir.
İnsan bazen şöyle düşünür:
“Bu iş olursa mutlu olurum.”
“Bu kişi geri gelirse huzurlu olurum.”
“Şu parayı kazanırsam rahatlarım.”
Kalp bütün huzurunu tek sonuca bağladığında kırılgan hâle gelir.
Mümin:
“Huzurumun asıl kaynağı Rabbimdir.”
demeyi öğrenmelidir.
Sabr-ı cemîl:
Acıyı inkâr etmeden,
ümidi kaybetmeden,
Allah’a isyan etmeden,
vazifeyi terk etmeden,
duayı bırakmadan,
sebeplere sarılarak,
neticeyi Allah’a teslim ederek yaşamaktır.
Sabır ve tevekkül bütün hayatı kuşatan bir yol haritasına dönüştürülebilir:
1. Dur.
Hemen tepki verme.
2. Dilini koru.
İsyan ve ağır sözlerden sakın.
3. Allah’a yönel.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
4. Namaz ve dua ile yardım iste.
5. Problemi gerçekçi biçimde değerlendir.
6. Değiştirebileceğin kısmı belirle.
7. Tedbir al.
8. Çalış.
9. Sabret ve sebat et.
10. Sonucu Allah’a teslim et.
Her sabah şu dört cümleyi kendine hatırlatabilirsin:
Bugün üzerime düşeni yapacağım.
Geçmişin yükünü yeniden taşımayacağım.
Geleceğin korkusunu bugünden yaşamayacağım.
Neticeyi Rabbime bırakacağım.
Akşam olduğunda da kendine sor:
Bugün vazifemi yaptım mı?
Eğer yaptıysan huzur bul.
Netice istediğin gibi olmadıysa:
“Ben çalıştım; hüküm Allah’ındır.”
de.
Allah’ım!
Bize sabr-ı cemîl ihsan eyle.
Musibetler karşısında kalbimizi isyandan muhafaza eyle.
Geçmişin acılarını bugüne, geleceğin korkularını da şimdiki zamanımıza taşımaktan bizi koru.
Üzerimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirebilmeyi nasip eyle.
Sebeplere başvurmayı fakat kalbimizi sebeplere bağlamamayı öğret.
Bizi tembellikten, ümitsizlikten, acelecilikten ve yanlış tevekkül anlayışından muhafaza eyle.
Hastalıkta şifa arayan, fakirlikte helâl çalışan, musibette dua eden, bollukta şükreden, darlıkta sabreden kullarından eyle.
Kalbimize tevekkül, ruhumuza teslimiyet, kaderine karşı rıza ihsan eyle.
Bize taşıyamayacağımız yükleri yükleme.
İmtihanlarımızı imanımızın kuvvetlenmesine, günahlarımızın affına ve Sana yakınlaşmamıza vesile eyle.
Âmin.
Bediüzzaman Said Nursî’nin sabır anlayışında insan pasif değildir.
Bilakis mümin:
çalışır,
tedbir alır,
dua eder,
haramdan sakınır,
ibadette sebat eder,
musibet karşısında dayanır,
Allah’a güvenir,
neticeyi O’na bırakır.
Risale-i Nur’un sabır dersleri özellikle şu hakikati öğretir:
Bu hakikat anlaşıldığında insanın omuzlarından çok ağır bir yük kalkar.
Çünkü artık insan:
“Her şeyi ben halletmek zorundayım.”
demez.
Şöyle der:
İşte sabr-ı cemîl budur.
İşte tevekkül budur.
İşte teslimiyet budur.
Ve bu yolun sonunda insanın kalbi şu hakikate yaklaşır:
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.