- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihinde bazı hadiseler vardır ki asırlar boyunca vaazlarda, sohbetlerde ve tefsirlerde tekrarlandıkları için zamanla kesin bir gerçekmiş gibi algılanmıştır. Sa‘lebe b. Hâtıb el-Ensârî hakkında anlatılan “fakirken zenginlik istedi, zengin olunca zekât vermedi ve hakkında nifak âyetleri indi” kıssası da bunlardan biridir.
Bu kıssa son derece etkileyici bir nasihat malzemesi olduğu için yaygınlaşmıştır. Fakat bir kıssanın etkileyici olması onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez.
Bu sebeple Sa‘lebe b. Hâtıb hakkında konuşurken iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir:
Birincisi: Kur’an'ın Tevbe sûresi 75-77. âyetlerinde anlattığı, Allah'a söz verip nimet verildiğinde sözünden dönen insanların ahlâkı gerçektir.
İkincisi: Bu kişiyi kesin olarak Sa‘lebe b. Hâtıb şeklinde tanımlayan meşhur rivayetin sıhhati ciddi problemler taşımaktadır.
Dolayısıyla bu makalede Sa‘lebe'ye isnat edilen şeyler kesin gerçekler olarak değil, kaynaklarda geçen fakat hadis âlimlerince zayıf bulunan bir rivayet olarak ele alınacaktır.
Sa‘lebe b. Hâtıb el-Ensârî, kaynaklarda Ensar'dan bir sahâbî olarak zikredilir. Bazı sahâbe tabakatı kaynaklarında Bedir'e katılanlar arasında gösterilmiştir.
Bu nokta önemlidir. Çünkü Bedir ashâbının İslâm tarihindeki yeri son derece büyüktür.
Kur’an, Bedir'deki müminlerin yardımına Allah'ın yetiştiğini bildirir:
“Andolsun, siz güçsüz olduğunuz halde Allah Bedir'de size yardım etmişti.”
(Âl-i İmrân, 3/123)
Dolayısıyla Bedir'e katıldığı bildirilen bir sahâbî hakkında ağır bir ithamda bulunurken çok güçlü ve sahih delillere ihtiyaç vardır.
Meşhur rivayetin özeti şöyledir:
Sa‘lebe'nin fakir olduğu ve Resûlullah ﷺ'a gelerek:
“Allah'a dua et de bana mal versin.”
dediği anlatılır.
Rivayette Resûlullah'ın ﷺ ona az fakat şükrü eda edilen malın, şükrü eda edilemeyen çok maldan daha hayırlı olduğunu ifade ettiği aktarılır.
Sa‘lebe'nin isteğinde ısrar ettiği, bunun üzerine Resûlullah'ın ﷺ dua ettiği; daha sonra koyunlarının çoğaldığı ve Medine'nin dışına kadar taşan büyük bir sürüye sahip olduğu anlatılır.
Başlangıçta cemaat namazlarına devam ederken malı çoğaldıkça camiden uzaklaştığı, sonunda cuma namazlarına dahi gelemez hale geldiği ileri sürülür.
Ardından zekât emri geldiğinde zekât memurlarına:
“Bu, cizyenin bir benzeri.”
gibi bir söz söylediği ve zekât vermekten kaçındığı anlatılır.
Bunun üzerine Tevbe sûresinin şu âyetlerinin indiği iddia edilir:
“Onlardan kimi de, ‘Eğer Allah lütuf ve kereminden bize verirse mutlaka sadaka vereceğiz ve mutlaka salihlerden olacağız’ diye Allah'a söz vermişti.”
“Fakat Allah onlara lütfundan verince onda cimrilik ettiler ve yüz çevirerek dönüp gittiler.”
(Tevbe, 9/75-76)
Ardından:
“Allah'a verdikleri sözden döndükleri ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar sürecek bir nifak soktu.”
(Tevbe, 9/77)
âyetinin geldiği anlatılır.
Kıssanın devamında Sa‘lebe'nin pişman olarak zekâtını getirdiği fakat Resûlullah'ın ﷺ bunu kabul etmediği, daha sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde de zekâtının kabul edilmediği iddia edilir.
Fakat burada çok önemli bir ilmî problem bulunmaktadır.
Hayır; kıssayı Sa‘lebe b. Hâtıb'a bağlayan rivayet sahih kabul edilmemiştir.
Hadis tenkidi açısından rivayetin isnadında ciddi problemler bulunduğu belirtilmiştir. İbn Hacer'in rivayetin isnadını çok zayıf gördüğü, Zehebî ve başka hadis âlimlerinin de rivayeti tenkit ettiği nakledilmektedir.
Diyanet'in Tevbe 75-78 tefsirinde de bu âyetlerin nüzul sebebi olarak tefsirlerde aktarılan olayların tarihî verilerle bağdaşmadığına dikkat çekilir.
Bu sebeple:
“Sa‘lebe kesin olarak zekât vermedi, münafık oldu ve Tevbe 75-77 onun hakkında indi.”
demek ilmî açıdan doğru değildir.
Daha doğru ifade şudur:
Bazı eski tefsir ve siyer kaynaklarında böyle bir rivayet aktarılmış, fakat rivayetin isnadı hadis âlimlerince zayıf bulunmuş ve Sa‘lebe b. Hâtıb'a nispeti kabul edilmemiştir.
Kıssanın Sa‘lebe'ye nispeti sahih olmasa da âyetlerin verdiği ders tamamen gerçektir.
Kur’an bir insan tipini anlatmaktadır:
Fakirken:
“Allah bana verirse hayır yapacağım.”
der.
Sıkıntıdayken:
“Allah beni kurtarırsa ibadet edeceğim.”
der.
Borçluyken:
“Borçlarımı ödersem sadaka vereceğim.”
der.
İşsizken:
“İş bulursam Allah yolunda harcayacağım.”
der.
Fakat Allah nimet verince sözlerini unutur.
İşte Kur’an'ın asıl ikaz ettiği tehlike budur.
Sa‘lebe kıssasından çıkaracağımız ilk ders doğrudan Sa‘lebe'nin davranışından değil, kıssanın bize ulaşma biçiminden çıkar.
Kur’an şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.”
(Hucurât, 49/6)
Bir kıssanın yüzlerce kitapta bulunması tek başına onun sahih olduğunu göstermez.
Özellikle Peygamberimiz ﷺ ve sahâbe hakkında konuşurken rivayetlerin kaynağını araştırmak gerekir.
Bir Müslümanın haysiyetine iftira büyük bir günahtır. Söz konusu Resûlullah'ın ﷺ arkadaşlarından biri olduğunda daha da dikkatli davranmak gerekir.
Kur’an muhacir ve ensardan övgüyle söz eder:
“İslâm'ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onların yolundan gidenlerden Allah razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır.”
(Tevbe, 9/100)
Bu sebeple sahâbîler hakkında sahih olmayan ağır ithamlar tekrar edilmemelidir.
Bir hikâyenin çok anlatılması onun doğru olduğunun delili değildir.
Bu, günümüzde daha büyük önem taşımaktadır.
Sosyal medyada milyonlarca kez paylaşılan bir söz:
“Hadis-i şerif”
diye sunulabilir.
Fakat aslında hadis olmayabilir.
Bir hikâye:
“Sahâbenin başından geçti.”
diye anlatılabilir.
Fakat güvenilir bir senedi bulunmayabilir.
Müminin ölçüsü paylaşım sayısı değil, delildir.
Tevbe sûresindeki âyetlerin önemli mesajlarından biri de malın kendisinin kötü olmadığıdır.
Kur’an:
“Allah'ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma.”
(Kasas, 28/77)
buyurur.
Demek ki mesele zengin olmak değildir.
Asıl mesele:
Malın insanın kalbine hâkim olmasıdır.
Mal elde olabilir.
Fakat kalbe girmemelidir.
İnsan çoğu zaman fakirliği imtihan, zenginliği ise mükâfat zanneder.
Oysa Kur’an'a göre her ikisi de imtihandır.
“Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deneriz.”
(Enbiyâ, 21/35)
Hastalık imtihandır.
Sağlık da imtihandır.
Fakirlik imtihandır.
Zenginlik de imtihandır.
Makam imtihandır.
Şöhret imtihandır.
Bilgi bile imtihandır.
Tevbe sûresinin âyetlerinde özellikle sözünde durmamak eleştirilir.
İnsan bazen sıkıntıya düştüğünde:
“Allah'ım beni kurtarırsan…”
diye başlayan dualar eder.
Sonra sıkıntı geçer.
Fakat verilen söz unutulur.
Kur’an insanın bu psikolojisini birçok yerde anlatır.
Bediüzzaman Said Nursî'nin Risale-i Nur'da üzerinde önemle durduğu düsturlardan biri nimetlerin şükür istemesidir.
Nimeti gerçek sahibinden bilmek, nimeti veren Allah'a teşekkür etmek ve nimeti O'nun rızasına uygun kullanmak şükrün temelidir.
Malın şükrü zekât ve sadakadır.
İlmin şükrü öğretmektir.
Sağlığın şükrü ibadet ve faydalı hizmettir.
Makamın şükrü adalettir.
Zamanın şükrü onu hayırda değerlendirmektir.
Kur’an:
“Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin ve arındıracağın bir sadaka al.”
(Tevbe, 9/103)
buyurur.
Zekât sadece fakire verilen para değildir.
Aynı zamanda zenginin kalbinin cimrilikten temizlenmesidir.
Bu bakımdan zekâtın iki yönü vardır:
Mal fakire gider, fakat temizlik zenginin kalbinde gerçekleşir.
İnsanın işi büyüyebilir.
Serveti büyüyebilir.
Şirketi büyüyebilir.
Sorumlulukları çoğalabilir.
Fakat bunlar arttıkça namazın, Kur’an'ın, duanın ve kulluğun hayatımızdaki yeri küçülmemelidir.
İnsan:
“İşim çok yoğun.”
diyerek namazını ihmal etmeye başladığında tehlikeli bir değişim başlamış demektir.
İnsan dünyaya sadece para kazanmak için gönderilmemiştir.
Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da sıkça hatırlattığı temel düşüncelerden biri, insanın dünyaya yalnız dünya için gelmediğidir.
İnsanın asıl vazifesi Rabbini tanımak, iman etmek, kulluk etmek ve kendisine verilen kabiliyetleri hayırda kullanmaktır.
Para bu yolculuğun aracıdır.
Hedef değildir.
Bugün samimi olmak, yarın da samimi kalacağımızın garantisi değildir.
Bu yüzden Resûlullah ﷺ kalplerin Allah'ın tasarrufunda bulunduğunu hatırlatan dualar öğretmiştir.
Mümin sürekli:
“Allah'ım kalbimi dinin üzere sabit kıl.”
diye dua etmelidir.
Herkes:
“Zengin olursam çok yardım ederim.”
diyebilir.
Fakat önemli soru şudur:
Bugün elimizdeki az miktardan ne kadarını paylaşabiliyoruz?
On lirasını paylaşamayan insanın milyonlar kazandığında mutlaka cömert olacağının garantisi yoktur.
Cömertlik servetten önce kalpte başlar.
Kur’an:
“Şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”
(İbrâhim, 14/7)
buyurur.
İnsan daha fazlasını istemeden önce mevcut nimetlerinin farkına varmalıdır.
Sağlık.
Aile.
İman.
Akıl.
Ekmek.
Su.
Ev.
Dostlar.
Güvenlik.
Bunların her biri büyük nimettir.
Kur’an takvâ sahiplerini anlatırken:
“Onların mallarında isteyen ve mahrum olan için bir hak vardı.”
(Zâriyât, 51/19)
buyurur.
Bu anlayış Müslümanın mal tasavvurunu değiştirir.
“Bu para tamamen benim.”
yerine:
“Allah bunu bana emanet etti.”
şuuru gelişir.
Bir insanın milyonları olabilir fakat yine de fakir ruhlu olabilir.
Çünkü gerçek zenginlik sadece banka hesabıyla ölçülmez.
Peygamberimiz ﷺ gerçek zenginliğin mal çokluğu değil, gönül zenginliği olduğunu bildirmiştir.
Bu sebeple kanaat büyük bir servettir.
İnsan dünya işlerini çoğalttıkça ibadetlerini azaltıyorsa hayatının merkezini yeniden gözden geçirmelidir.
Çünkü Allah insana günde yirmi dört saat vermiştir.
Namaz ise bu zamanın çok küçük bir bölümünü alır.
Mesele çoğu zaman vakit yokluğu değil, öncelik meselesidir.
Kur’an'da Kārûn şöyle der:
“Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi.”
(Kasas, 28/78)
İşte tehlikeli düşünce budur.
“Ben kazandım.”
“Ben yaptım.”
“Ben başardım.”
Mümin çalışır, fakat neticeyi Allah'tan bilir.
Tohumu insan atar.
Yağmuru Allah gönderir.
Kalbi çalıştıran Allah'tır.
Aklı veren Allah'tır.
Fırsatları yaratan Allah'tır.
Fakirlik insanı sınadığı gibi zenginlik de sınar.
Para bazen insanı değiştirmez; içinde bulunan bazı özellikleri görünür hale getirir.
Cömert insanın imkânı arttığında cömertliği büyüyebilir.
Kibirli insanın gücü arttığında kibri ortaya çıkabilir.
Bu nedenle servetten önce karakter eğitimi gerekir.
Kur’an müminleri:
“Emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.”
(Mü'minûn, 23/8)
şeklinde tarif eder.
Müslüman:
Allah'a verdiği sözde,
insanlara verdiği sözde,
ticari sözleşmelerinde,
borçlarında,
emanetlerinde
güvenilir olmalıdır.
Tevbe sûresi 77. âyette sözden dönmek ve yalan söylemek ile kalpte nifak meydana gelmesi arasında dikkat çekici bir bağ kurulmaktadır.
Bu bize günahların sadece dış dünyada kalmadığını gösterir.
Her günah kalpte iz bırakabilir.
Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'daki dikkat çekici ikazlarından biri de budur:
Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol bulunduğunu ifade eder.
Çünkü günah alışkanlığa dönüşürse insan önce günahı işler, sonra günahından rahatsız olmamaya, ardından onu meşrulaştırmaya başlayabilir.
İman yalnızca:
“Ben inanıyorum.”
demekten ibaret değildir.
Namaz,
Kur’an,
dua,
tefekkür,
zikir,
helal kazanç,
sadaka,
salih insanlarla beraberlik
imanı besleyen unsurlardır.
Nasıl beden her gün gıdaya muhtaçsa kalp de manevî gıdaya muhtaçtır.
Servet doğru kullanıldığında büyük hayırlara vesile olabilir.
Bir öğrenci okutabilirsiniz.
Bir yetimin ihtiyacını karşılayabilirsiniz.
Bir hastanın tedavisine yardımcı olabilirsiniz.
Bir borçlunun borcunu hafifletebilirsiniz.
Bir ilim hizmetine destek olabilirsiniz.
Bir fakirin evine gıda götürebilirsiniz.
Böylece geçici dünya malı kalıcı âhiret sermayesine dönüşür.
İslâm ne fakirliği kutsallaştırır ne de zenginliği şeytanlaştırır.
Ölçü şudur:
Fakirsen sabır ve izzet,
zenginsen şükür ve cömertlik.
Her iki durumda da hedef Allah'ın rızasıdır.
Risale-i Nur perspektifinde kanaat çalışmamak değildir.
İnsan çalışır.
Üretir.
Ticaret yapar.
Helal kazanç peşinde koşar.
Fakat kalbini sonuçlara bağlamaz.
Kanaat:
Çalışmayı bırakmak değil, hırsın esiri olmamaktır.
Sadece:
“Allah'ım bana çok para ver.”
demek yerine:
“Allah'ım bana helal, temiz ve bereketli rızık ver; verdiğin nimeti Senin rızana uygun kullanmayı nasip et.”
diye dua etmek daha kapsamlıdır.
Çünkü insanın ihtiyacı sadece servet değildir.
Serveti doğru kullanacak iman ve hikmete de ihtiyacı vardır.
Az para bereketli olabilir.
Çok para bereketsiz olabilir.
Az zaman bereketli olabilir.
Çok zaman boşa geçebilir.
Az bilgi faydalı olabilir.
Çok bilgi insanı kibirlendirebilir.
Bu sebeple mümin yalnız “çok” istemez.
Hayırlı ve bereketli olanı ister.
Dünya malı ölümle geride kalır.
Evler,
arabalar,
arsalar,
bankadaki paralar
dünyada bırakılır.
İnsanın yanında götüreceği şey iman ve salih amelleridir.
Kur’an:
“O gün ne mal fayda verir ne de evlat; ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler başka.”
(Şuarâ, 26/88-89)
buyurur.
Sa‘lebe kıssasının sahih olmaması onu incelemeyi tamamen faydasız hale getirmez.
Aksine bize çok önemli bir ilmî ders öğretir:
Din anlatırken doğru bilgi kullanmalıyız.
İnsanları iyiliğe teşvik etmek için uydurma veya zayıf hikâyelere ihtiyacımız yoktur.
Kur’an ve sahih sünnet zaten yeterince güçlü ibretlerle doludur.
Bir vaiz:
“İnsanlar zekât versin diye anlatıyorum.”
diyebilir.
Bir öğretmen:
“Gençler ibret alsın diye söylüyorum.”
diyebilir.
Ama amaç güzel olsa bile yanlış bilgiyi kesin gerçekmiş gibi anlatmak doğru değildir.
Resûlullah ﷺ adına söz nakletmek çok büyük sorumluluktur.
Dolayısıyla İslâmî tebliğde iki şart birlikte bulunmalıdır:
İhlâs + doğruluk.
Sadece iyi niyet yetmez.
Belki de bütün konunun en önemli dersi budur.
Tarihî Sa‘lebe hakkında tartışırken kendimizi unutmayalım.
Asıl soru:
“Sa‘lebe bunu yaptı mı?”
sorusundan önce:
“Ben Allah nimet verdiğinde değişiyor muyum?”
olmalıdır.
İşim düzelince namazım azalıyor mu?
Param arttıkça sadakam artıyor mu?
Makamım yükseldikçe tevazuum azalıyor mu?
Sıkıntıdayken yaptığım duaları rahatlayınca unutuyor muyum?
Allah'a verdiğim sözleri tutuyor muyum?
Nimet arttıkça şükrüm de artıyor mu?
İşte Tevbe sûresindeki âyetlerin bizi götürmek istediği muhasebe budur.
Risale-i Nur'un temel ölçülerinden bakıldığında mesele birkaç kavram etrafında toplanabilir:
Şükür – kanaat – iktisat – ihlâs – ubudiyet – dünyanın faniliği.
İnsan nimetleri Allah'tan bilirse şükreder.
Kendisinden bilirse gururlanabilir.
Nimeti Allah'ın rızasına uygun kullanırsa ibadete dönüşür.
Nimeti sadece nefsine sarf ederse gaflet vesilesi olabilir.
Böylece aynı para iki insanın elinde tamamen farklı neticeler doğurabilir.
Birinin serveti onu Allah'a yaklaştırır.
Diğerinin serveti onu Allah'tan uzaklaştırır.
Demek ki mesele:
“Ne kadar malımız var?”
değil,
“Malımız bizi nereye götürüyor?”
sorusudur.
Sa‘lebe b. Hâtıb hakkında anlatılan meşhur “zengin oldu, zekât vermedi ve hakkında nifak âyetleri indi” kıssasını kesin tarihî gerçek olarak anlatmak doğru değildir. Rivayet hadis âlimleri tarafından ciddi biçimde tenkit edilmiş ve isnadı zayıf görülmüştür.
Fakat Tevbe sûresi 75-77. âyetlerin ortaya koyduğu hakikat kesindir:
İnsan Allah'a verdiği sözde durmalıdır.
Nimet geldiğinde şükretmelidir.
Servet arttığında sadakası ve hayrı artmalıdır.
Dünya işleri çoğaldığında kulluğu azalmamalıdır.
Malın gerçek sahibinin Allah olduğunu unutmamalıdır.
Ve en önemlisi:
Allah'tan nimet istemeden önce o nimetin imtihanını taşıyabilecek bir kalp istemelidir.
Bu sebeple müminin duası yalnız:
“Allah'ım bana çok ver.”
olmamalıdır.
Şöyle de dua etmelidir:
“Allah'ım! Bana helal ve bereketli rızık ver. Verdiğin nimetleri Sana şükür vesilesi kıl. Malı elime ver fakat kalbime koyma. Beni nimet geldiğinde Seni unutanlardan değil, nimeti arttıkça şükrü, ibadeti, cömertliği ve tevazuu artan kullarından eyle. Âmin.”
Sa‘lebe kıssasının bize öğretebileceği en büyük hakikat şudur:
Fakirlikte Allah'ı hatırlamak güzeldir; asıl sadakat, zenginlik ve rahatlık geldiğinde de Allah'ı unutmamaktır.
Ve rivayetin sıhhatiyle ilgili daha büyük ilmî ders şudur:
Dinimizi güzel hikâyeler üzerine değil, Kur’an'a, sahih sünnete ve güvenilir bilgiye bina etmeliyiz.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.