- Salih Avcı
- 20.02.2023
“Tevafuk”; birbirine uygun düşmek, denk gelmek, uyum göstermek ve aralarında anlamlı bir münasebet bulunmak manalarına gelir.
Günlük hayatta bazen birbirinden bağımsız gibi görünen iki veya daha fazla olayın dikkat çekici biçimde aynı noktada birleştiğini görürüz. Bir insanın tam ihtiyaç duyduğu anda karşısına bir imkânın çıkması, birbirinden habersiz hadiselerin aynı neticeye hizmet etmesi veya bir metindeki bazı kelimelerin dikkat çekici şekilde birbirine denk gelmesi “tevafuk” kavramıyla ifade edilebilir.
Risale-i Nur perspektifinde ise tevafuk meselesi yalnızca “ilginç rastlantılar” seviyesinde ele alınmaz. Esas mesele, kâinatta kör ve başıboş bir tesadüfün hâkim olmadığı; eşyanın Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti ve hikmeti dairesinde meydana geldiği hakikatidir.
Bu sebeple tevafuk, doğru anlaşıldığında insanı tesadüf düşüncesinden çıkarıp tevhid, hikmet, kader ve inayet düşüncesine götüren bir pencere olabilir.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur’un pek çok yerinde kâinattaki intizamdan hareket eder.
Gökyüzünden yeryüzüne, canlılardan hücrelere, bahardan insan bedenine kadar varlıkta çok geniş bir düzen vardır.
Risale-i Nur’un yaklaşımına göre:
İntizam, ilmi gösterir.
Ölçü, hikmeti gösterir.
Tercih, iradeyi gösterir.
Sanat, sanatkârı gösterir.
Netice ise kasıt ve gayeyi gösterir.
Bir eczaneye girdiğimizi düşünelim.
Raflarda yüzlerce şişe bulunsun. Her şişenin içinde farklı maddeler vardır. Sonra bu maddelerden son derece hassas ölçülerle bir ilaç hazırlanmış olsun.
Bir maddeden 1 gram, diğerinden 5 miligram, diğerinden birkaç damla alınmış ve sonunda faydalı bir ilaç ortaya çıkmışsa, “Şişeler tesadüfen devrildi ve ilaç kendiliğinden meydana geldi.” demek aklen kabul edilebilir değildir.
Bediüzzaman tabiat ve canlılardaki hassas ölçülere dikkat çekerek benzer bir muhakeme geliştirir.
Demek ki düzen arttıkça tesadüf ihtimali değil, ilim ve iradenin delili kuvvetlenir.
Tevafuk da bu geniş hakikatin dikkat çekici küçük pencerelerinden biri olarak düşünülebilir.
Tesadüf kelimesi günlük dilde çoğu zaman “beklenmedik karşılaşma” anlamında kullanılır.
Mesela:
“Çarşıda eski arkadaşımı tesadüfen gördüm.”
Buradaki kullanım genellikle problem değildir. İnsan, o karşılaşmayı önceden planlamadığını ifade etmektedir.
Fakat mesele metafizik bir iddiaya dönüştürülerek:
“Bu hadiseyi meydana getiren hiçbir irade, ilim, kader veya hikmet yoktur; tamamen kör sebepler meydana getirmiştir.”
denilirse mesele farklılaşır.
Risale-i Nur’un itiraz ettiği tesadüf anlayışı esasen budur.
İnsan açısından olay beklenmedik olabilir; fakat Allah’ın ilmi açısından bilinmeyen bir hadise yoktur.
Kur’ân şöyle bildirir:
“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde ne varsa bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez.”
(En‘âm, 6/59)
Bu ayet, Allah’ın ilminin en küçük hadiseleri dahi kuşattığını ifade eder.
Dolayısıyla mümin açısından:
Bize göre rastlantı gibi görünen bir hadise, Allah’ın ilmi dışında değildir.
Risale-i Nur’da kader, yalnızca insanın geleceğinin önceden belirlenmesi şeklinde dar bir çerçevede ele alınmaz.
Kader aynı zamanda varlıktaki:
ölçüyü,
miktarı,
biçimi,
düzeni,
sınırı,
zamanı,
programı
ifade eden geniş bir hakikattir.
Kur’ân:
“Biz her şeyi bir kader ile yarattık.”
buyurur.
(Kamer, 54/49)
Bir ağacın çekirdeğinde ileride ortaya çıkacak ağacın programının bulunması, bir canlının genetik yapısındaki ölçüler, gezegenlerin belirli yörüngelerde hareket etmesi ve canlıların belirli kanunlara göre gelişmesi, Risale-i Nur perspektifinden kader ve ölçü hakikatine açılan pencerelerdir.
Tevafuklar da bazen bu ölçülü yaratılışın insanın dikkatine çarpan küçük işaretleri hâline gelir.
Tevafuku yalnızca rakamların veya kelimelerin denk gelmesi şeklinde düşünmek eksik olur.
Asıl büyük tevafuk, kâinatın parçalarının birbirine uygun yaratılmasıdır.
İnsan bedenini düşünelim.
İnsanın yaşayabilmesi için:
Güneş gerekir.
Atmosfer gerekir.
Su gerekir.
Toprak gerekir.
Bitkiler gerekir.
Oksijen gerekir.
Uygun sıcaklık gerekir.
Besin gerekir.
Dünyanın belirli şartlara sahip olması gerekir.
Bunlardan biri temel ölçülerde bozulduğunda hayat ciddi biçimde etkilenebilir.
Bu bakımdan insan yalnız başına yaşayan bağımsız bir varlık değildir. Kâinatın çok geniş bir bölümü insan hayatına hizmet eden şartların meydana gelmesine iştirak eder.
Risale-i Nur perspektifinde bu durum, kör tesadüften çok rububiyet, rahmet ve hikmetin birlik içinde işlemesine delil olarak okunur.
Bir elmayı düşünelim.
Elmanın meydana gelebilmesi için:
Güneş ışığı,
hava,
su,
toprak,
ağacın kökleri,
yapraklar,
mineraller,
biyolojik mekanizmalar,
mevsimler
birlikte çalışır.
Fakat bu unsurların hiçbiri elmanın nihai gayesini bilemez.
Güneş:
“Ben insan için vitamin hazırlayayım.”
demez.
Toprak:
“Bu meyvenin tadını ayarlayayım.”
diye düşünmez.
Su:
“İnsanın damağına uygun bir meyve meydana getireyim.”
diye karar vermez.
Fakat neticede insanın yiyebileceği, besleyici, güzel kokulu ve lezzetli bir meyve meydana gelir.
Risale-i Nur’un tevhid mantığı burada çok önemlidir:
Sebep şuursuz, netice hikmetliyse; neticenin hikmetini sebebe değil, sebepleri kullanan ilim ve irade sahibine vermek gerekir.
Risale-i Nur’da tevafuk kavramının yakın olduğu önemli kavramlardan biri inayettir.
İnayet, Allah’ın lütuf, yardım, koruma ve gözetmesi manalarında kullanılır.
Bazen insan bir işe başlar.
İmkânları sınırlıdır.
Fakat beklenmedik kolaylıklar meydana gelir.
Doğru zamanda doğru insanlar karşısına çıkar.
Kapalı görünen kapılar açılır.
İhtiyaç duyulan şey umulmadık şekilde temin edilir.
Bu hadiseler her zaman olağanüstü olmak zorunda değildir.
Bazen son derece sıradan sebepler üzerinden gerçekleşir.
Fakat sebeplerin bir araya gelme biçimi insanın dikkatini çeker.
Risale-i Nur perspektifinde kişi böyle durumlarda:
“Ben ne kadar güçlüyüm!”
demek yerine:
“Bu netice yalnızca benim gücümle açıklanamaz; burada Rabbimin bir lütfu ve kolaylaştırması olabilir.”
diye düşünür.
Böylece tevafuk insanı gurura değil, şükre götürür.
Risale-i Nur tarihinde de Bediüzzaman’ın bazı hadiseleri “tevafuk”, “inayet”, “ikram” ve “işaret” çerçevesinde değerlendirdiği görülür.
Özellikle Risalelerin zor şartlar altında yazılması, çoğaltılması ve yayılması sırasında meydana gelen bazı dikkat çekici kolaylıklar, Nur Talebeleri tarafından inayet-i İlâhiyenin işaretleri olarak değerlendirilmiştir.
Burada çok önemli bir ölçü vardır:
Bediüzzaman’ın yaklaşımında esas olan Risale-i Nur’un hakikatlerinin aklî, Kur’ânî ve imanî delilleridir.
Tevafuklar ise temel delilin yerine geçirilmez.
Yani:
“Bir tevafuk meydana geldi; öyleyse bütün iddialar doğrudur.”
şeklinde bir mantık kurulmaz.
Tevafuk daha ziyade mevcut hakikate yönelik bir ikram, teyit veya dikkat çekici işaret şeklinde değerlendirilir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Risale-i Nur çevresinde tevafuk denildiğinde en çok bilinen konulardan biri, Kur’ân nüshalarında “Allah” lafzının bazı sayfalarda birbirine denk gelmesi meselesidir.
Bediüzzaman bu tür tevafuklara dikkat çekmiş ve Kur’ân’ın yazısında dahi bazı anlamlı uygunlukların bulunabileceğini değerlendirmiştir.
Bu düşünce daha sonra “Tevafuklu Kur’ân” çalışmalarına da yansımıştır.
Bazı nüshalarda aynı veya yakın hizalarda bulunan Lafzullahların görsel olarak dikkat çekmesi, Kur’ân’ın lafzındaki ve yazısındaki letafete işaret eden bir özellik olarak değerlendirilmiştir.
Fakat burada da denge gerekir.
Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunun temel delili yalnızca bu tür görsel tevafuklar değildir.
Kur’ân’ın:
belâgati,
manaları,
tevhid öğretisi,
insan ve kâinat hakkındaki mesajı,
haberleri,
ahlâk sistemi,
asırlar üzerindeki tesiri,
meydan okuması
gibi çok daha geniş delil alanları vardır.
Tevafuklar bunların yanında yardımcı bir işaret olarak değerlendirilmelidir.
Her tevafuka “mucize” demek doğru değildir.
İslâmî terminolojide mucize, peygamberlerin doğruluğunu göstermek üzere Allah’ın yarattığı olağanüstü hadiseler için kullanılan özel bir kavramdır.
Tevafuk ise çok daha geniştir.
Bazı tevafuklar tamamen normal sebepler içinde meydana gelebilir.
Dolayısıyla:
Her tevafuk mucize değildir.
Her ilginç denk geliş keramet değildir.
Her sıra dışı hadise İlâhî bir mesaj olarak yorumlanmamalıdır.
Bu ölçü, tevafuk anlayışını hurafeye dönüşmekten korur.
Risale-i Nur terminolojisinde önemli kavramlardan biri de ikram-ı İlâhîdir.
Kul istemeden veya kendi gücüyle elde etmeden kendisine verilen bazı lütufları fark ettiğinde bunu Allah’ın ikramı olarak görebilir.
Ancak burada kişinin kendisine olağanüstü bir makam vermemesi önemlidir.
Çünkü:
“Bana böyle hadiseler oluyor, demek ki ben çok özel bir insanım.”
düşüncesi tevafukun manevi dersini bozabilir.
Doğru yaklaşım:
“Ben buna layık olduğum için değil, Rabbimin rahmeti geniş olduğu için bu lütuf meydana geldi.”
şeklindedir.
Böyle düşünülürse tevafuk:
gururu değil tevazuyu,
benliği değil kulluğu,
övünmeyi değil şükrü
artırır.
Tevafukun en dikkat çekici alanlarından biri dua hayatında görülür.
İnsan dua eder.
Fakat duasının nasıl kabul edileceğini kendisi belirleyemez.
Bazen istediği şey aynen verilir.
Bazen daha iyisi verilir.
Bazen zararlı olduğu için verilmez.
Bazen başka bir musibetin önlenmesine vesile olur.
Bazen sevabı ahirete bırakılır.
Bazen de dua sonrasında meydana gelen hadiseler, insanın dikkatini Allah’ın rahmetine yöneltir.
Ancak:
“Ben dua ettim, ardından şu olay oldu; kesinlikle bunun özel anlamı budur.”
demek konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.
Kul ümit eder, hüsnüzan eder, şükreder; fakat Allah adına kesin ve delilsiz hükümler kurmaz.
Risale-i Nur’un önemli derslerinden biri sebepler meselesidir.
Allah dünyayı sebepler düzeni içerisinde yaratmıştır.
Yağmur bulutla gelir.
Meyve ağaçtan gelir.
Çocuk anne-baba vesilesiyle dünyaya gelir.
Şifa ilaç vesilesiyle gelebilir.
Fakat sebepler hakiki yaratıcı değildir.
Bu sebeple tevafuk, sebepleri tamamen reddetmek değildir.
Tam tersine:
Sebebi görmek fakat yaratmayı sebebe vermemektir.
Doktor tedavi eder; şifayı Allah yaratır.
Çiftçi tohumu eker; bitkiyi Allah yaratır.
İnsan çalışır; neticeyi Allah yaratır.
Bu denge Risale-i Nur’un tevekkül anlayışında da önemlidir.
Doğru anlaşılan tevafuk insana çok önemli manevi dersler verebilir.
Kâinat başıboş değildir.
En küçük hadise bile İlâhî ilmin dışında değildir.
Sebepler İlâhî kudretin tasarrufuna perde olabilir.
Beklenmedik kolaylıklar yalnızca kendi başarın değildir.
İnsan bütün yolları kapalı zannettiğinde Allah hiç beklemediği bir kapı açabilir.
Kur’ân’ın şu müjdesi burada son derece anlamlıdır:
“Kim Allah’a karşı takvâ sahibi olursa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.”
(Talâk, 65/2-3)
Hayır.
Tevafuk meselesinde en önemli tehlikelerden biri budur.
İnsan bir süre sonra gördüğü bütün:
rakamları,
saatleri,
isimleri,
rüyaları,
tarihleri,
plakaları,
telefon numaralarını
kendisine gönderilmiş özel mesajlar gibi yorumlamaya başlayabilir.
Bu, Risale-i Nur’daki dengeli tevafuk anlayışından farklıdır.
Mesela sürekli:
“11.11 gördüm, bunun anlamı ne?”
“Üç defa aynı sayıyı gördüm, Allah bana ne söylüyor?”
“Bugün aynı isim beş defa karşıma çıktı, kesin bir işaret olmalı.”
şeklinde düşünmek sağlam bir dinî yöntem değildir.
Dinî hükümler, görevler ve helal-haram ölçüleri böyle tesadüflerden çıkarılmaz.
Müminin temel rehberi:
Kur’ân, sünnet, akıl, ilim, istişare ve meşru sebeplerdir.
Tevafuk bunların yerine geçmez.
Bir insan evlilik, iş, ticaret veya yolculuk konusunda karar verecek olsun.
Ardından bazı dikkat çekici olaylar meydana gelsin.
Bunları hayra yorabilir.
Fakat bütün kararını yalnızca bunlara bağlaması doğru değildir.
Örneğin:
“Bugün üç yeşil araba gördüm, demek ki bu kişiyle evlenmeliyim.”
şeklinde bir çıkarım dinî delil değildir.
Karar verirken:
istişare,
akıl,
ahlâk,
uygunluk,
şartlar,
tecrübe,
dua
birlikte değerlendirilmelidir.
Bir hadisenin kader dairesinde meydana gelmesi insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bediüzzaman kader ve cüz’î irade meselesinde bu denge üzerinde önemle durur.
Mesela bir insan yanlış bir karar verir ve zarar görürse:
“Demek kaderimde varmış, benim hiçbir sorumluluğum yok.”
diyemez.
Kader, insanın iradesini iptal etmez.
Allah insanın hangi tercihi yapacağını bilir; fakat İlâhî ilim insanı tercihe zorlayan bir cebir değildir.
Bu nedenle tevafuk anlayışı da insanı pasifliğe götürmemelidir.
Çalışmak kuldan, yaratmak Allah’tandır.
Risale-i Nur açısından meselenin ulaştığı nihai nokta tevhiddir.
Bir çiçeğin meydana gelmesi için güneş, hava, su ve toprak birlikte çalışıyorsa ve bütün bunlar aynı neticeye hizmet ediyorsa iki ihtimal düşünülebilir:
Ya her sebep diğer bütün sebepleri biliyor, yönetiyor ve neticeyi planlıyor;
ya da bütün sebepler tek bir iradenin emri altında çalışıyor.
Birinci ihtimal, şuursuz sebeplere ilim ve kudret vermeyi gerektirir.
İkinci ihtimal ise tevhiddir:
Hepsini bilen bir Allah, hepsini birlikte çalıştırmaktadır.
İşte tevafukun en derin manası burada ortaya çıkar:
Çokluk içindeki birlik.
Bahar mevsimi bu hakikatin muhteşem örneklerinden biridir.
Aynı toprakta binlerce bitki çıkar.
Aynı suyla sulanırlar.
Aynı güneşten ışık alırlar.
Aynı havayı kullanırlar.
Fakat her biri:
kendi rengini,
kendi kokusunu,
kendi biçimini,
kendi meyvesini
meydana getirir.
Bir lale kiraz olmaz.
Bir elma ağacı üzüm vermez.
Toprak birbirine karışmış milyonlarca tohumu şaşırmadan yetiştirir gibi görünür.
Risale-i Nur nazarında bu tablo:
ilim, kudret, hikmet, rahmet ve kaderin birlikte tecellisini gösterir.
Böyle bakıldığında bahar, yalnızca meteorolojik bir mevsim değildir.
Adeta yeryüzünde her yıl yeniden açılan büyük bir tevhid kitabıdır.
İnsan bedeninde yaklaşık trilyonlarca hücre birlikte çalışır.
Kalp kan pompalar.
Akciğer oksijen alışverişine aracılık eder.
Böbrekler kanın bileşiminin düzenlenmesine katkı sağlar.
Karaciğer yüzlerce metabolik faaliyette rol oynar.
Sinir sistemi organlar arasındaki iletişimi sağlar.
Hormonlar çok hassas dengeler içerisinde faaliyet gösterir.
Bütün bu sistemlerin birbirine uygun çalışması hayatın devamını sağlar.
Birbirinden habersiz hücrelerin ve moleküllerin bütün insan bedeninin ihtiyaçlarını bilmesi düşünülemez.
Risale-i Nur’un tevhid nazarıyla bakıldığında bu uyum:
tek bir Rabbin tedbir ve terbiyesinin delili olarak okunur.
Tevafuk yalnızca hayranlık uyandıran entelektüel bir konu olarak kalmamalıdır.
İnsanın hayatını değiştirmelidir.
Tevafuku doğru anlayan insan:
Daha çok şükreder.
Daha az gururlanır.
Daha fazla tevekkül eder.
Musibet karşısında daha sabırlı olur.
Nimetleri yalnızca kendi başarısına bağlamaz.
İnsanlara ve sebeplere gereğinden fazla bağlanmaz.
Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.
Çünkü bilir ki:
Allah bir şeyi murat ettiğinde insanın hiç hesap etmediği sebepleri bir araya getirebilir.
Risale-i Nur perspektifinden hareketle tevafuk konusunda şu beş ölçü korunabilir:
1. Tevafuku dinî delilin yerine koyma.
2. Her rastlantıyı özel İlâhî mesaj sayma.
3. Tevafuk seni gurura değil şükre götürsün.
4. Sebepleri tamamen terk etme; sebeplerin arkasındaki Müsebbibü’l-Esbâb’ı gör.
5. Tevafukun asıl dersini tevhid, kader, inayet ve rahmette ara.
Bu ölçüler tevafuk anlayışını hem hurafeden hem de kuru tesadüfçülükten korur.
İki insan aynı hadiseye bakabilir.
Biri:
“Şans işte.”
der.
Diğeri:
“Rabbimin ne güzel bir lütfu.”
der.
Hadise aynı olabilir; fakat bakış açısı farklıdır.
Risale-i Nur’un insanın nazarında yapmak istediği büyük değişimlerden biri budur:
Eşyaya mana-yı ismî ile değil, mana-yı harfî ile bakmak.
Yani varlıklara yalnızca kendileri hesabına değil, Yaratıcılarını gösteren işaretler olarak bakmak.
Bir çiçek yalnızca çiçek değildir.
Sanatı gösterir.
Bir nimet yalnızca nimet değildir.
Rahmeti gösterir.
Bir düzen yalnızca düzen değildir.
İlmi gösterir.
Bir tevafuk yalnızca ilginç bir denk geliş değildir.
Bazen kaderi ve inayeti düşündüren bir pencere olabilir.
Risale-i Nur’un asıl gayesi insanı olayların kendisinde bırakmak değildir.
Hadiseden isme,
isimden sıfata,
sıfattan Müsemmâ-yı Zülcelâl’e götürmektir.
Bir nimet gördüğümüzde Rezzâk ismini,
şifa gördüğümüzde Şâfî ismini,
merhamet gördüğümüzde Rahmân ve Rahîm isimlerini,
ölçü gördüğümüzde Hakîm ismini,
korunma gördüğümüzde Hafîz ismini,
birbirinden uzak sebeplerin aynı gayeye hizmet ettiğini gördüğümüzde ise Allah’ın ilim, irade ve kudretini düşünürüz.
Böylece tevafuk, sadece:
“Ne ilginç!”
dedirtmez.
Daha ileri götürür:
“Ne kadar hikmetli!”
Sonra:
“Bu hikmet kimin?”
sorusunu sordurur.
Cevap ise tevhiddir.
Bir mümin sabah kalktığında nefes alabiliyorsa,
kalbi çalışıyorsa,
güneş doğmuşsa,
su bulabiliyorsa,
yiyecek bulabiliyorsa,
bedenindeki milyonlarca faaliyet düzen içinde devam ediyorsa aslında çok büyük bir İlâhî organizasyonun içerisinde yaşamaktadır.
Bu açıdan bakıldığında en büyük tevafuklar olağanüstü hadiselerde değil, her gün tekrarlandığı için sıradan zannettiğimiz nimetlerde gizlidir.
Belki de insanın hatası şudur:
Her gün gerçekleşen mucizevî düzeni sıradan sayıp nadiren meydana gelen ilginç olaylarda olağanüstülük aramak.
Risale-i Nur nazarı ise dikkati tekrar kâinata çevirir:
Bir yaprağın yaratılması, bir bebeğin dünyaya gelmesi, bir tohumun ağaç olması, gözün görmesi, kalbin çalışması zaten başlı başına tefekkür edilmesi gereken harikulade hadiselerdir.
Risale-i Nur perspektifinden tevafuk meselesinin özünü birkaç cümlede toplamak mümkündür:
Kâinat başıboş değildir.
Varlık sahipsiz değildir.
Hadiseler Allah’ın ilmi dışında değildir.
Sebepler gerçek yaratıcı değildir.
İntizam ilme işaret eder.
Ölçü kadere işaret eder.
Gayeler hikmete işaret eder.
Nimetler rahmete işaret eder.
Beklenmedik yardımlar inayeti düşündürür.
Anlamlı uygunluklar ise insanın dikkatini bütün bunların arkasındaki vahdet ve tevhid hakikatine çevirebilir.
Fakat mümin tevafuku hurafeye dönüştürmez.
Her sayının peşinde gizli mesaj aramaz.
Her rastlantıyı keramet saymaz.
Dinî hükümleri tevafuklardan çıkarmaz.
Aklı, vahyi, sünneti, ilmi ve istişareyi terk etmez.
Tevafuku yalnızca bir pencere kabul eder.
Pencerede kalmaz; pencereden görünen hakikate yönelir.
O hakikat şudur:
Kâinatta nihai manada başıboşluk değil rububiyet; sahipsizlik değil hâkimiyet; anlamsızlık değil hikmet; kör tesadüf değil ilim, irade ve kudret vardır.
Bu sebeple Risale-i Nur’un tevafuk anlayışının verebileceği en güzel ders:
Tevafukta takılıp kalma; tevafukun gösterdiği Tevhid hakikatine bak.
Bir çiçekte sanatı,
bir meyvede rahmeti,
bir ölçüde kaderi,
bir kolaylıkta inayeti,
bir nimette ikramı,
bütün kâinatta ise Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini okumaya çalış.
İşte o zaman insan için kâinat tesadüflerin dolaştığı anlamsız bir boşluk olmaktan çıkar; her sayfası hikmetle yazılmış büyük bir kitab-ı Samedânî hâline gelir.
Ve insanın dili nihayet şu hakikate ulaşır:
“Tesadüf değil tevafuk, başıboşluk değil kader, sahipsizlik değil rububiyet, anlamsızlık değil hikmet vardır.”
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.