- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan nereden gelmiştir? Niçin dünyaya gönderilmiştir? Hayatının asıl gayesi nedir? Ölümden sonra nereye gidecektir?
Bu sorular insanlık tarihi boyunca düşünürlerin, filozofların ve din âlimlerinin üzerinde durduğu en temel meselelerdendir.
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı'nda insanın yaratılış gayesini yalnızca ibadet etmekle sınırlı olmayan, fakat bütün hayatı ibadet şuuruyla anlamlandıran geniş bir çerçevede ele alır.
Bu anlayışın temelinde Kur'ân-ı Kerim'in şu ayeti bulunmaktadır:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
(Zâriyât Suresi, 51:56)
Buradaki kulluk, sadece namaz, oruç ve diğer ibadetlerden ibaret değildir. Allah'ı tanımak, O'nu sevmek, nimetlerine şükretmek, kâinatı hikmetle okumak ve hayatı O'nun rızasına uygun yaşamak da kulluğun kapsamındadır.
Risale-i Nur'da bu hakikat özellikle On Birinci Söz'de, insanın mahiyeti, yaratılış hikmeti ve kâinattaki vazifeleri üzerinden açıklanır.
Bediüzzaman, insanın yaratılış gayesine dair dokuz vazifeyi sıralarken insanın yalnızca yiyen, içen, çalışan ve ölen bir canlı olmadığını; ilahî isimleri tanımak, kâinatın manalarını anlamak ve Allah'a bilinçli kulluk etmek üzere yaratıldığını ortaya koyar.
Bu makalede söz konusu dokuz vazifeyi, Risale-i Nur'un temel kavramları, Kur'ân ayetleri, günlük hayattan örnekler ve günümüz insanına bakan dersler eşliğinde ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
Metodolojik not: Aşağıdaki dokuz başlık, On Birinci Söz'de anlatılan vazifelerin açıklayıcı bir tasnifidir. Metin, Risale-i Nur'dan kelimesi kelimesine aktarım değil, eserin anlam dünyasını esas alan bir tefsir ve değerlendirme çalışmasıdır. Bu vazifeler, birbirinden kopuk dokuz ayrı emirden ziyade insanın kulluk gayesinin birbirini tamamlayan yönleridir.
Risale-i Nur – On Birinci Söz
"Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir."
Risale-i Nur Külliyatı
+1
İnsan, yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için yaratılmış bir varlık değildir. Ona verilen göz, kulak, dil, akıl, kalp, vicdan ve diğer duyguların her biri farklı nimetleri tanımaya yarayan birer ölçü aletidir.
Bediüzzaman bu ölçü aletlerini terazi olarak isimlendirir.
Bir terazi nasıl maddelerin ağırlığını ölçüyorsa, insanın duyguları da Allah'ın nimetlerinin kıymetini anlamaya vesile olur.
Örneğin:
Göz, renklerin, ışığın ve güzelliklerin kıymetini anlamamıza yardım eder.
Kulak, seslerin ve ahengin güzelliğini fark ettirir.
Dil, farklı yiyeceklerin tatlarını birbirinden ayırır.
Kalp, sevgi, merhamet, şefkat ve muhabbet gibi manevi nimetleri hisseder.
Akıl, bütün bu nimetlerin hikmetini araştırır.
Demek ki insanın her bir duygusu, ilahî rahmetin farklı bir hazinesine açılan pencere gibidir.
Bir elmayı düşünelim.
Elmanın rengi göze, kokusu burna, tadı dile, besleyici özellikleri bedene hitap eder.
Fakat insan yalnızca elmayı yiyip geçerse bu nimetle ilgili duyularını kullanmış olur; onun yaratılışındaki hikmetleri düşünürse nimet üzerinden Allah'ın rahmetini de tanımaya yönelir.
Bir elmanın meydana gelmesi için toprak, su, hava, güneş ışığı, ağacın biyolojik yapısı ve çok sayıda tabiat şartı birlikte rol oynar.
Bilim bu süreçlerin nasıl işlediğini araştırır. Risale-i Nur'un imanî bakış açısı ise bu düzeni Allah'ın ilim, kudret ve rahmetinin bir tecellisi olarak yorumlar.
Böylece bir elma, yalnızca bir gıda maddesi olmaktan çıkar; insanı tefekküre ve şükre sevk eden bir nimet hâline gelir.
Küllî şükür, nimetleri yalnızca tek tek fark etmekten daha kapsamlı bir şükür anlayışıdır.
İnsan, kendisine verilen bir bardak suya şükrederken suyun yeryüzündeki hayat için taşıdığı değeri de düşünebilir.
Kendi gözünün görmesine şükrederken görme nimetinin bütün canlılar üzerindeki farklı tecellilerini de tefekkür edebilir.
Böylece insanın şükrü şahsi ihtiyaçlarının ötesine geçer.
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım." (İbrahim, 14:7)
Şükür yalnızca dil ile "Elhamdülillah" demek değildir. Nimetleri doğru yerde kullanmak da şükrün önemli bir parçasıdır.
Gözün şükrü, onu hayırlı şeylerde kullanmaktır. Aklın şükrü, hakikati araştırmaktır. Malın şükrü, ihtiyaç sahiplerini gözetmektir.
Modern dünyada insanlar çoğu zaman sahip olmadıklarına odaklanırken sahip oldukları nimetleri fark etmekte zorlanır.
Sağlık, aile, temiz su, nefes almak, görebilmek ve düşünebilmek çoğu zaman sıradan kabul edilir.
Oysa bu birinci emir bize şu soruyu sordurur:
Ben bugün Allah'ın bana verdiği hangi nimetleri fark ettim ve bunlara nasıl şükrettim?
Bu soruyu her gün kendisine soran insan, hayatındaki nimetleri daha bilinçli değerlendirmeye başlar.
"Senin fıtratında vaz’ edilen cihazâtın anahtarlarıyla, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli defînelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır."
On Birinci Söz
Risale-i Nur Külliyatı
Marifetullah, Allah'ı isimleri, sıfatları ve fiilleri vasıtasıyla tanımaktır.
İnsan, Allah'ın zatının mahiyetini bütünüyle kavrayamaz. Ancak yaratılmış varlıklarda görülen hikmet, düzen, güzellik, merhamet ve sanat üzerinde düşünerek O'nun isimlerini tanımaya çalışabilir.
Bediüzzaman'a göre insana verilen her kabiliyet bu tanıma yolculuğunda bir anahtar vazifesi görebilir.
İnsan merhamet duygusuyla Rahîm ismini, güzellik duygusuyla Cemîl ismini, bilgi edinme kabiliyetiyle Alîm ismini anlamaya yönelir.
|
İlahi isim |
Anlamı |
Tefekküre vesile olan örnek |
|---|---|---|
|
Rahmân |
Sonsuz rahmet sahibi |
Canlılara sunulan rızıklar |
|
Rahîm |
Merhametiyle muamele eden |
Annenin yavrusuna şefkati |
|
Rezzâk |
Rızık veren |
Canlıların beslenmesi |
|
Hakîm |
Hikmetle iş gören |
Organların uyumlu çalışması |
|
Alîm |
Her şeyi bilen |
Canlılardaki karmaşık düzen |
|
Musavvir |
Şekil ve suret veren |
Canlıların farklı biçimleri |
|
Hafîz |
Koruyan ve muhafaza eden |
Canlılarda bilginin korunması |
|
Muhyî |
Hayat veren |
Tohumların filizlenmesi |
Bu örnekler, Risale-i Nur'un tefekkür yöntemiyle yapılan imanî yorumlardır.
Bir aynanın görevi kendisini göstermekten ziyade karşısındaki görüntüyü yansıtmaktır.
İnsan da kendisine verilen kabiliyetlerin asıl sahibinin Allah olduğunu fark ederek ilahî isimlere manevi bir ayna olabilir.
Mesela bir doktor hastasını tedavi ederken bilgi, merhamet ve şefkat gösterir.
Bu davranış, insanın sahip olduğu sınırlı bilgi ve merhametin Allah'ın sonsuz ilim ve rahmetini düşünmesine vesile olabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken temel fark şudur: İnsanın bilgisi ve merhameti sınırlı, sonradan kazanılmış ve yaratılmıştır. Allah'ın ilmi ve rahmeti ise yaratılmışlara benzemez.
Bir insan bilim öğrenebilir, teknoloji geliştirebilir, tabiatı araştırabilir. Ancak bütün bu faaliyetleri yalnızca maddi kazanç için değerlendirmek zorunda değildir.
İman ve tefekkür nazarıyla bilimsel bilgi, yaratılışın inceliklerini tanımaya da vesile olabilir.
Bu ikinci emir bize şu hakikati öğretir:
İnsan yalnızca dünyayı tanımak için değil, dünyadaki eserler üzerinden Yaratıcısını tanımak için de yaratılmıştır.
Üçüncü vazifede Bediüzzaman, dünyayı bir teşhirgâh, yani ilahî sanatların sergilendiği bir yer olarak tasvir eder.
İnsanın görevi, kendisinde görülen ilahî sanatları ve güzel tecellileri bilerek hayatıyla göstermektir.
İnsan bedeni olağanüstü derecede karmaşık bir yapıya sahiptir.
Kalp, akciğer, beyin, sinir sistemi, bağışıklık sistemi ve diğer organlar birbirleriyle ilişkili biçimde çalışır.
İnsan bu biyolojik düzeni araştırdığında hem bilimsel bilgi elde eder hem de imanî bakış açısıyla bu yapıyı Allah'ın sanatının bir tecellisi olarak değerlendirebilir.
Fakat insanın yaratılışındaki sanat yalnızca bedeniyle sınırlı değildir.
İnsana akıl, vicdan, merhamet, adalet duygusu, sevme kabiliyeti ve irade gibi manevi özellikler de verilmiştir.
Bir insan kendisine verilen merhamet kabiliyetini kullanarak muhtaçlara yardım ettiğinde, şefkatli davrandığında ve canlılara zarar vermekten kaçındığında bu nimetleri güzel şekilde kullanmış olur.
Adaletli bir yönetici, dürüst bir tüccar, öğrencilerine emek veren bir öğretmen veya hastalarına şefkat gösteren bir sağlık çalışanı, kendisine verilen kabiliyetleri hayırlı işlerde değerlendirebilir.
Bu davranışlar, insanın Allah'ın isimlerini kendi bağımsız gücüyle temsil ettiği anlamına gelmez. Aksine, kendisine emanet edilen kabiliyetleri ilahî rızaya uygun kullanması anlamına gelir.
Bu vazifenin önemli bir inceliği vardır.
İnsan kendisindeki güzellikleri sergilerken kendi nefsini yüceltmemelidir.
Bir kişi iyilik yaptığında bunu yalnızca insanların takdirini kazanmak için yaparsa ihlası zedelenebilir.
Fakat aynı iyiliği Allah'ın rızasını kazanmak için yaparsa kendisine verilen nimetlerin hakkını vermeye çalışmış olur.
Bu bakımdan üçüncü emir, insanı kibirden uzaklaştırıp tevazuya yöneltir.
Günümüze bakan ders: İnsan, sahip olduğu yeteneklerle övünmek yerine onları kimin verdiğini düşünmeli ve bu yetenekleri başkalarının yararına kullanmalıdır.
Dördüncü emir, insanın hem lisan-ı hâl hem de lisan-ı kâl ile Allah'a kulluğunu göstermesidir.
Lisan-ı kâl, insanın diliyle yaptığı kulluk ifadeleridir.
Namazda okunan sureler, dualar, zikirler, istiğfarlar ve şükür cümleleri bu kapsamda değerlendirilebilir.
İnsan "Elhamdülillah" dediğinde Allah'a hamdeder.
"Estağfirullah" dediğinde bağışlanma ister.
"Allahü ekber" dediğinde Allah'ın büyüklüğünü ilan eder.
Fakat kulluğun yalnızca sözde kalmaması gerekir.
Lisan-ı hâl, insanın davranışlarının ve yaşayışının ortaya koyduğu manevi ifadedir.
Mesela dürüstlük, emanete riayet, kul hakkından kaçınmak, merhametli olmak ve adaleti gözetmek kulluk şuurunun davranışlara yansımasıdır.
Bir insan namaz kıldığı hâlde ticaretinde insanları aldatıyorsa sözleriyle davranışları arasında ciddi bir çelişki bulunur.
Dolayısıyla kulluğun kemali, ibadetlerin ahlaki hayatla bütünleşmesini gerektirir.
Namaz, insanın aczini, fakrını, şükrünü ve Allah'a bağlılığını bir arada ifade ettiği kapsamlı bir ibadettir.
Kıyam, rükû ve secde insanın bedenini kulluğa dahil eder.
Kıraat, tesbih ve dua ise dilini ve kalbini ibadete yöneltir.
Secde eden insan, kendi sınırlılığını ve Allah'ın yüceliğini kabul eder.
Bu sebeple namaz, dördüncü emrin en açık uygulamalarından biridir.
İnsanın ibadet hayatı ile iş hayatı birbirinden kopuk olmamalıdır.
Evinde şefkatli, işinde dürüst, toplumda adaletli ve ibadetlerinde samimi olan kişi kulluğunu hayatın farklı alanlarına taşımış olur.
Kulluğun güzelliği, yalnızca söylediklerimizde değil, yaşadıklarımızda da görünmelidir.
Beşinci emir, On Birinci Söz'ün en derin manevi açıklamalarından biridir.
Bediüzzaman burada bir askerin hükümdarından aldığı nişanları taşıması örneğini verir.
Asker, bu nişanları kendi bağımsız üstünlüğünün delili olarak değil, kendisine verilen bir iltifatın işareti olarak taşır.
İnsanın manevi kabiliyetleri de bu temsilde nişanlara benzetilir.
Letâif-i insaniye, insanın ince manevi duygularını ve kabiliyetlerini ifade eden bir kavramdır.
Kalp, vicdan, şefkat, muhabbet, merhamet, haya, sadakat ve benzeri manevi özellikler bu çerçevede düşünülebilir.
İnsan bu özellikleri güzel ahlakla geliştirerek Allah'ın huzurunda bulunduğunun şuuruyla yaşayabilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Cibril hadisinde ihsanı şöyle tarif eder:
"Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görmektedir."
(Buhârî, Îmân; Müslim, Îmân)
Bu hadis, beşinci emrin anlaşılmasında önemli bir ölçüdür.
İnsan yalnızken de Allah'ın kendisini gördüğünü bilir.
Kimsenin görmediği yerde de haksızlıktan kaçınır.
Yaptığı iyiliğin insanlar tarafından bilinmesini şart koşmaz.
Çünkü onun asıl gayesi insanların alkışını değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır.
Maddi süsler zamanla eskir. Gençlik ve beden güzelliği de değişir.
Fakat insanın kazandığı samimiyet, sabır, merhamet ve doğruluk gibi manevi değerler onun şahsiyetini olgunlaştırır.
Risale-i Nur'un yaklaşımında bu güzellikler, insanın yaratılışındaki manevi kabiliyetlerin yerli yerinde kullanılmasının bir neticesidir.
Burada insanın görevi, sahip olduğu güzellikleri kendisine mal ederek kibirlenmek değil, bunların Allah'ın ihsanı olduğunu fark ederek şükretmektir.
Günümüze bakan ders: İnsan, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünden önce Allah'ın razı olacağı bir hayat yaşayıp yaşamadığını sorgulamalıdır.
Altıncı emir, insanın kâinat karşısındaki vazifesini genişleten çok önemli bir hakikati açıklar.
Bediüzzaman'a göre canlıların hayatları, faaliyetleri, ortaya koydukları neticeler ve yaratılış gayeleri Allah'ın isimlerine işaret eden manevi anlamlar taşır.
İnsanın görevi bu anlamları düşünmek, anlamaya çalışmak ve şahitlik etmektir.
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız."
(İsrâ Suresi, 17:44)
Bu ayet, varlıkların Allah'ı tesbih ettiğini bildirir.
Risale-i Nur'da bu hakikat, varlıkların yaratılışları ve faaliyetleriyle Allah'ın isimlerini göstermeleri açısından da ele alınır.
Bir kuşun uçuşu, bir arının çiçeklerden nektar toplaması, bir tohumun filizlenmesi ve bir bebeğin büyümesi bu tefekkürün konuları olabilir.
Arılar çiçeklerden nektar toplar, kovan içerisinde iş bölümü yapar ve bal üretir.
Ayrıca birçok bitkinin tozlaşmasında önemli rol oynarlar.
Bu faaliyetlerin biyolojik açıklamaları bulunmaktadır. Ancak imanî bakış açısıyla bu süreçler aynı zamanda yaratılıştaki hikmet ve düzeni düşünmeye vesile olabilir.
İnsan burada yalnızca arının ne yaptığını öğrenmez; onun hayatının daha geniş bir ekolojik düzen içerisindeki yerini de fark eder.
Böylece bilgi, tefekküre dönüşür.
İnsan, çevresindeki varlıkları gözlemleme, onların özelliklerini karşılaştırma ve bu gözlemlerden anlam çıkarma kabiliyetine sahiptir.
Bir çiçeğin açması kendi başına biyolojik bir olaydır.
Fakat insan o çiçeğin yapısını, kokusunu, rengini ve ekosistemdeki yerini düşündüğünde bu olay onun zihninde daha kapsamlı bir anlam kazanabilir.
Risale-i Nur'un ifadesiyle insan, bu manevi anlamları tefekkür ederek gören ve şahitlik eden bir varlıktır.
Bu emir, insanın tabiat karşısındaki sorumluluğuna da ışık tutar.
Eğer canlılar Allah'ın sanat eserleri olarak görülüyorsa, onlara gereksiz zarar vermek, doğal kaynakları israf etmek ve çevreyi tahrip etmek ciddi bir ahlaki sorumluluk doğurur.
İnsanın görevi yalnızca tabiattan yararlanmak değil, ona emanet bilinciyle yaklaşmaktır.
Günümüze bakan ders: Tabiatı yalnızca tüketilecek kaynaklar bütünü olarak değil, üzerinde tefekkür edilecek ve korunacak bir emanet olarak görmek gerekir.
Yedinci emir, Risale-i Nur'daki ene ve vâhid-i kıyasî kavramlarıyla yakından ilişkilidir.
Vâhid-i kıyasî, bir şeyi anlamak için kullanılan karşılaştırma ölçüsü demektir.
İnsan, kendisine verilen sınırlı bilgi, irade ve güç sayesinde bilgi, irade ve kudret kavramlarının ne ifade ettiğini bir derece anlayabilir.
Fakat bu karşılaştırma, Allah'ın sıfatlarının insanın sıfatlarına benzediği anlamına gelmez.
İnsanın bilgisi sonradan öğrenmeye bağlıdır.
Allah'ın ilmi ise ezelîdir ve sınırsızdır.
İnsanın gücü yorulabilir, azalabilir ve tükenebilir.
Allah'ın kudreti ise böyle sınırlamalara tabi değildir.
Bir mimarın ev tasarladığını düşünelim.
Mimarın bir ev yapabilmesi için bilgiye, planlamaya, iradeye ve çeşitli imkânlara ihtiyacı vardır.
Bediüzzaman, insanın kendi sınırlı faaliyetlerinden hareketle kâinattaki büyük düzeni düşünmesini ister.
İnsan bir evin düzenlenmesinde bilgi ve iradenin ne anlama geldiğini kavrayarak bütün kâinattaki düzen karşısında Allah'ın ilim, hikmet ve kudretini tanımaya yönelir.
Burada insanın yaptığı şey, kendi özelliklerini Allah'a aynen nispet etmek değil, bu özellikleri kavramsal birer ölçü olarak kullanmaktır.
İnsan kendisine verilen benlik duygusunu iki farklı şekilde kullanabilir.
Birincisinde, kendisini sahip olduğu bütün kabiliyetlerin bağımsız sahibi zanneder. Bu yaklaşım kibir ve gurura yol açabilir.
İkincisinde ise kendisine verilen bilgi, irade ve kudretin sınırlı ve emanet olduğunu fark eder.
Bu ikinci yaklaşım insanı marifetullaha ve tevazuya yöneltir.
Risale-i Nur'un Otuzuncu Söz'ünde ele alınan ene bahsi, bu konunun daha geniş şekilde anlaşılmasına yardımcı olur.
İnsan ne kadar büyük bilimsel keşifler yaparsa yapsın bilgisinin sınırlı olduğunu unutmamalıdır.
Her yeni keşif, bilmediği başka meselelerle karşılaşmasına da yol açabilir.
Bu yüzden gerçek ilim, kibir yerine araştırma azmi ve tevazu ile birleşmelidir.
İnsan kendi küçüklüğünü ve sınırlılığını fark ettikçe Allah'ın sonsuz ilim ve kudretini anlamaya daha fazla yönelir.
Sekizinci emir, her varlığın kendisine mahsus bir dil ile Allah'ın birliğine ve rububiyetine işaret eden manevi anlamlar taşıdığını ifade eder.
Risale-i Nur'da kâinat sık sık büyük bir kitaba benzetilir.
Bu benzetmede her varlık bir kelime, her canlı bir cümle ve bütün kâinat büyük bir eser gibi düşünülebilir.
Nasıl bir kitabı yalnızca kâğıt ve mürekkepten ibaret görmek onun anlamını kavramak için yeterli değilse, kâinatı da yalnızca maddi unsurlarından ibaret görmek Risale-i Nur'un tefekkür anlayışına göre eksik kalır.
İnsan, varlıkların maddi özelliklerini araştırırken onların işaret ettiği manevi anlamları da düşünmeye davet edilir.
Bu konunun temelinde iki önemli kavram bulunmaktadır.
Mana-yı ismî, bir varlığa yalnızca kendisi açısından bakmaktır.
Mana-yı harfî ise varlığı, kendisinin ötesinde bir manaya işaret etmesi açısından değerlendirmektir.
Örneğin güneşi ele alalım.
Astronomi açısından güneş, nükleer füzyon yoluyla enerji üreten bir yıldızdır.
İnsan güneşin yapısını, sıcaklığını, kütlesini ve Dünya üzerindeki etkilerini bilimsel yöntemlerle araştırabilir.
Mana-yı harfî bakışında ise bütün bu bilgiler, yaratılıştaki düzeni ve Allah'ın kudretini tefekkür etmeye de vesile olur.
İki bakış birbirinin zorunlu alternatifi değildir. Biri fiziksel süreçleri incelerken diğeri bu süreçlere imanî bir anlam verir.
Bir ağaç, kökleriyle topraktan su ve mineralleri alır; yapraklarıyla fotosentez yapar; büyür, çiçek açar ve meyve verebilir.
Bunlar bilimsel olarak incelenebilen süreçlerdir.
Risale-i Nur perspektifinde ise ağacın bu düzenli hayatı, Allah'ın ilim, kudret, hikmet ve rahmetine işaret eden manevi bir anlatım olarak yorumlanır.
İnsan bu işaretleri okuyarak kâinata karşı daha derin bir farkındalık kazanabilir.
İnsan çevresindeki varlıklara alıştığı için onların dikkat çekici yönlerini zamanla fark etmemeye başlayabilir.
Her gün doğan güneş, içilen su, solunan hava ve büyüyen bitkiler sıradanlaşabilir.
Sekizinci emir, insanı bu alışkanlık perdesini aşmaya davet eder.
Kâinatı okumak, yalnızca onun nasıl işlediğini öğrenmek değil, yaratılışın işaret ettiği manalar üzerinde de düşünmektir.
Dokuzuncu emir, insanın yaratılış gayesinin en derin boyutlarından birini açıklar.
Bediüzzaman insanın aczini, zaafını, fakrını ve ihtiyaçlarını Allah'ın kudretini ve zenginliğini anlamaya yarayan manevi ölçüler olarak değerlendirir.
Acz, insanın güçsüzlüğünü ve her şeye gücünün yetmediğini ifade eder.
İnsan kendi doğumunu belirleyemez.
Yaşlanmayı tamamen durduramaz.
Hastalıkları ve ölümü bütünüyle ortadan kaldıramaz.
Doğadaki bütün olayları kontrol edemez.
Bu sınırlılıklar insanın yaratılmış bir varlık olduğunu hatırlatır.
Ancak Risale-i Nur'da acz, yalnızca olumsuz bir durum olarak görülmez.
İnsan aczini fark ederek Allah'ın kudretine yönelir.
Fakr, insanın ihtiyaç sahibi olmasıdır.
İnsan yaşamak için havaya, suya, besine, uygun çevre şartlarına ve başka insanlarla ilişkilere ihtiyaç duyar.
Manevi yönden de sevgiye, güvene, merhamete, huzura ve anlam arayışına ihtiyaç hisseder.
İnsanın ihtiyaçları çok geniş, bunları tek başına karşılama gücü ise sınırlıdır.
Bediüzzaman bu durumu insanın Allah'a yönelmesi için önemli bir vesile olarak değerlendirir.
On Birinci Söz'de açlık üzerinden dikkat çekici bir örnek verilir.
İnsan açlık hissettiğinde yiyeceğin değerini daha iyi anlayabilir.
Susuz kaldığında suyun kıymetini daha derinden fark edebilir.
Aynı şekilde insan ihtiyaçlarının ve sınırlılığının farkına vardığında Allah'ın kudret, rahmet ve zenginliğini anlamaya daha fazla yönelebilir.
Burada önemli olan insanın bilerek kendisini mahrum bırakması değil, doğal ihtiyaçlarını ve sınırlılıklarını doğru değerlendirmesidir.
İlk bakışta güçsüzlük ve ihtiyaç sahibi olmak insanın zayıflığını gösterir.
Fakat imanî açıdan insanın aczini kabul etmesi, kendi gücüne aşırı güvenmekten kurtulmasına yardımcı olabilir.
Böyle bir insan çalışmayı bırakmaz.
Tedbir alır, ilim öğrenir, hastalandığında tedavi arar ve sorumluluklarını yerine getirir.
Ancak bütün neticelerin kendi kontrolünde olmadığını da kabul eder.
Bu anlayış tevekkülle ilişkilidir.
Tevekkül, sebeplere başvurmayı terk etmek değil; gerekli çabayı gösterdikten sonra neticeyi Allah'a bırakmaktır.
İnsan dua ettiğinde ihtiyaçlarını Allah'a arz eder.
Bu davranış, kendi sınırlılığını ve Allah'ın kudretini kabul etmenin bir ifadesidir.
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:
"Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye layıktır."
(Fâtır Suresi, 35:15)
Bu ayet dokuzuncu emrin temel anlamıyla doğrudan ilişkilidir.
İnsan kendi ihtiyaçlarını fark ettikçe Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını daha iyi kavramaya yönelir.
Günümüze bakan ders: İnsan, sınırlılıklarını inkâr ederek değil, onları bilerek, sorumluluklarını yerine getirerek ve Allah'a güvenerek manevi olgunluğa ulaşabilir.
Bu dokuz vazife birbirinden bağımsız değildir. Hepsi insanın Allah'ı tanıması, sevmesi, O'na şükretmesi ve kulluk etmesi etrafında birleşir.
Şema, On Birinci Söz'deki dokuz vazifenin ortak manevi gayesini özetlemektedir.
Bu vazifelerin bütününe baktığımızda üç temel netice ortaya çıkar.
Birincisi: Marifetullah. İnsan, kendisini ve kâinatı tanıyarak Allah'ın isim ve sıfatlarını öğrenmeye yönelir.
İkincisi: Muhabbetullah. İnsan, nimetlerin ve rahmetin farkına vardıkça Allah'a karşı sevgi ve minnettarlık hissini geliştirir.
Üçüncüsü: Ubudiyet. İnsan, bu tanıma ve sevginin neticesinde Allah'a ibadet etmeyi, şükretmeyi ve hayatını O'nun rızasına uygun yaşamayı hedefler.
Risale-i Nur'daki bu dokuz vazife, günümüz insanının yaşadığı bazı temel sorunları değerlendirmek için de önemli bir bakış açısı sunar.
Modern tüketim kültürü, insanı sürekli daha fazlasını istemeye yöneltebilir.
Birinci emir ise insana sahip olduğu nimetleri fark etmeyi ve onları israf etmemeyi öğretir.
İnsan yalnızca maddi başarıyı hayatının amacı hâline getirdiğinde, elde ettiği başarılara rağmen varoluşsal sorularla karşılaşabilir.
İkinci ve sekizinci emirler, hayatı Allah'ı tanıma ve kâinatın anlamını araştırma çerçevesinde değerlendirmeye davet eder.
Üçüncü ve beşinci emirler, insanın kendisine verilen kabiliyetleri yalnızca kişisel çıkarları için değil, hayırlı işler için kullanması gerektiğini hatırlatır.
Altıncı ve sekizinci emirler, canlıların ve tabiatın yalnızca ekonomik kaynaklar olarak görülmemesi gerektiği yönünde bir ahlaki bilinç geliştirmeye yardımcı olabilir.
Yedinci ve dokuzuncu emirler, insanın kendi gücünün sınırlarını bilmesine ve sorumluluklarını yerine getirirken Allah'a güvenmesine rehberlik eder.
Bu bakımdan dokuz emir yalnızca teorik bir iman açıklaması değildir; insanın düşünce dünyasını, ahlakını, ibadetlerini ve toplumsal ilişkilerini etkileyen bir hayat anlayışıdır.
Risale-i Nur'un On Birinci Söz'ünde açıklanan dokuz vazife, insanın yaratılışındaki büyük hikmeti anlamamıza yardımcı olur.
İnsan yalnızca yaşamak, beslenmek, çalışmak, mal biriktirmek ve sonunda ölmek için yaratılmış değildir.
Ona verilen akıl, kalp, vicdan, irade ve duygular çok daha geniş bir gayeye yöneliktir.
İnsan nimetleri tanıyacak, Allah'a şükredecek, ilahî isimleri öğrenecek, yaratılıştaki hikmetleri tefekkür edecek, güzel ahlakla yaşayacak ve kulluğunu bütün hayatıyla gösterecektir.
Böylece dünya, insan için yalnızca geçici bir yaşam alanı değil; aynı zamanda marifetullahın öğrenildiği bir mektep, ilahî sanatların görüldüğü bir sergi ve ahirete hazırlık yapılan bir imtihan yeri hâline gelir.
Bu dokuz vazifenin ortak mesajı şöyle özetlenebilir:
İnsanın asıl değeri, sahip olduğu maddi imkânların çokluğunda değil; kendisine verilen kabiliyetleri Allah'ı tanımak, sevmek, O'na şükretmek ve O'nun rızasına uygun yaşamak için kullanmasındadır.
İnsan, yaratılış gayesini kavradığı ölçüde kendisini, dünyayı ve hayatın anlamını daha derin bir bakış açısıyla değerlendirebilir.
Bu makalenin temel kaynağı Bediüzzaman Said Nursî'nin Sözler adlı eserindeki On Birinci Söz bölümüdür. Dokuz emrin tamamını asıl metninden okumak için:
Ayrıca Otuzuncu Söz (Ene Bahsi), Yirmi Üçüncü Söz (İnsanın imanla kazandığı değer) ve Yirmi Dördüncü Söz (Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellileri) bu konuyu derinleştirmek için birlikte incelenebilir.
Bu makalenin devamında dokuz emrin her birini ayrı bir bölüm hâlinde, Risale-i Nur'un diğer bahisleriyle karşılaştırarak, Kur'ân ayetleri, hadisler, temsiller ve günlük hayata uygulamalarıyla çok daha ayrıntılı ele almak mümkündür.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.