- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan yalnızca et, kemik, sinir sistemi ve maddî organlardan meydana gelen bir varlık değildir. Kur’ân-ı Kerîm insanın ruh, kalp, fuâd, nefis, akıl, vicdan ve irade gibi manevî yönlerine de dikkat çeker.
Gözümüz renkleri görür; kulağımız sesleri işitir; dilimiz tatları algılar. Fakat insanın bütün idraki bunlardan ibaret değildir. Bir güzellik karşısında hayran olmak, bir iyilik karşısında minnet duymak, merhamete şefkatle karşılık vermek, sonsuzluğu istemek, ölümü düşünüp ebediyet arzulamak, bir sanat eserinden sanatkârına intikal etmek ve yaratılmışlardan hareketle Allah'ın isimlerini tefekkür etmek maddî duyularımızdan daha geniş bir manevî idrak dünyasının bulunduğunu gösterir.
Risale-i Nur'un önemli kavramlarından biri bu noktada karşımıza çıkar:
Latîfe-i Rabbâniye.
Bediüzzaman Said Nursî, manevî kalbi tarif ederken şöyle der:
“Kalbden maksad, sanevberî gibi bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbâniyedir ki, mazhar-ı hissiyâtı vicdan; mâkes-i efkârı dimağdır.”
Ardından maddî kalbin bedendeki vazifesiyle manevî kalbin insanın ruh dünyasındaki vazifesi arasında dikkat çekici bir benzerlik kurar. Maddî kalp nasıl bedene hayat taşıyorsa, manevî kalp de iman nuru sayesinde insanın mâneviyatını canlandırır.
Bu tarif insanı anlamak açısından son derece önemlidir.
Buradaki “Rabbânî” kelimesi, kalbin Allah'tan bir parça olduğu anlamına gelmez. İslâm akaidinde Allah mahlûkata hulûl etmez, mahlûkat da Allah'ın bir parçası değildir. “Latîfe-i Rabbâniye”, Allah'ın yaratıp terbiye ettiği; iman, marifet, muhabbet, dua ve kulluk gibi yüksek vazifelere kabiliyetli kıldığı manevî bir merkez anlamında anlaşılmalıdır.
İnsana verilen idrak vasıtalarını genel olarak iki grupta değerlendirebiliriz:
Bunlar dış dünyayla doğrudan temasımızı sağlayan duyularımızdır:
görme,
işitme,
koklama,
tatma,
dokunma.
Klasik İslâm düşüncesinde bunlara havâss-ı hamse-i zâhire, yani beş dış duyu denilmiştir.
İnsan yalnızca gördüğünü ve işittiğini kaydetmez; aynı zamanda:
düşünür,
kıyaslar,
hatırlar,
hayal eder,
sever,
korkar,
ümit eder,
merhamet eder,
irade eder,
vicdanen hükmeder,
iman eder,
dua eder,
tefekkür eder,
ebediyeti ister.
İslâm düşünce geleneğinde bâtınî hislerin tasnifleri âlimlere göre farklılık gösterebilir. Bazı klasik tasniflerde hayal, hafıza, vehim, ortak duyu ve tasarruf kuvvesi gibi kavramlardan söz edilir. Tasavvuf literatüründe ise kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi başka tasnifler bulunmaktadır. Dolayısıyla bunları Kur’ân'da isimleri tek tek verilmiş değişmez anatomik organlar gibi görmek doğru değildir. Bunlar insanın manevî yapısını anlamaya çalışan açıklama modelleridir.
Risale-i Nur ise bütün bu manevî cihazları insanın iman, marifetullah, muhabbetullah ve kulluk yolculuğu açısından ele alır.
Kur’ân'ın “kalp” kelimesini kullandığı birçok yerde mesele biyolojik kalpten çok daha geniştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Onların kalpleri vardır fakat onlarla kavramazlar.”
A‘râf, 7/179
Bu ayette kalbe anlama ve idrak etme fonksiyonu nispet edilmektedir.
Bir başka ayette:
“Şüphesiz bunda kalbi olan veya hazır bulunarak kulak veren kimse için bir öğüt vardır.”
Kāf, 50/37
İsrâ sûresinde ise:
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan sorumludur.”
İsrâ, 17/36
buyrulur.
Dolayısıyla Kur’ân perspektifinde insan:
gözle görür,
kulakla işitir,
akılla değerlendirir,
kalple yönelir ve benimser.
Diyanet'in konuyla ilgili değerlendirmesinde de Kur’ân'daki kalbin bilgi, düşünce, inanç, marifet ve tefekkür boyutlarına dikkat çekilmektedir.
Bediüzzaman'ın tarifi oldukça yoğundur:
“Bir latîfe-i Rabbâniyedir ki, mazhar-ı hissiyâtı vicdan; mâkes-i efkârı dimağdır.”
Bunu sadeleştirerek şöyle anlayabiliriz:
İnsanın:
imanı, sevgisi, korkusu, ümidi, yönelişi, niyeti, teslimiyeti, şükrü ve manevî tercihleri
bu merkezle ilişkilidir.
İnsan bazı hakikatleri yalnızca teorik bilgiyle değil, bizzat yaşayarak hisseder.
Mesela:
Bir yetimin acısını görmek başka,
onun acısını vicdanında hissetmek başkadır.
Allah'ın nimetlerini bilmek başka,
onlara karşı minnet ve şükür hissetmek başkadır.
Ölümün varlığını bilmek başka,
faniliğini fark edip ebediyeti istemek başkadır.
Akıl düşünür, delilleri inceler, sebep-sonuç münasebetleri kurar.
Fakat Risale perspektifinde iman yalnızca zihinsel bir denklem değildir.
Akıl:
“Bu eser bir sanatkârı gösteriyor.”
der.
Kalp ise:
“O Sanatkârı tanımak ve sevmek istiyorum.”
der.
Vicdan:
“Ben acizim; dayanacağım sonsuz kudret sahibi bir Rabbim olmalı.”
diye hisseder.
Böylece akıl, kalp ve vicdan birbirini tamamlar.
Bediüzzaman çok güzel bir karşılaştırma yapar.
Maddî kalp:
kanı bütün bedene gönderir.
Manevî kalp ise:
imanın nurunu insanın bütün manevî hayatına yayar.
İman güçlü olduğunda:
akıl başka düşünür,
göz başka bakar,
kulak başka dinler,
dil başka konuşur,
sevgi başka yönelir,
korku başka anlam kazanır.
Mesela ölüm iman olmadan yalnızca ayrılık ve yok oluş korkusu meydana getirebilir.
Ahirete imanla bakıldığında ise ölüm:
ebedî hayata geçiş kapısı
olarak görülmeye başlanır.
Demek ki iman yalnızca zihindeki bir bilgi değil, insanın bütün hadiseleri yorumlama biçimini değiştiren bir manevî nurdur.
Arapçada “kalb” kelimesinin kökünde dönmek, çevrilmek, değişmek anlamları bulunmaktadır.
Gerçekten insanın manevî kalbi sürekli değişir.
Bir an:
ümitlidir.
Bir süre sonra:
korkar.
Bir zaman:
dünyaya yönelir.
Sonra:
ahireti düşünür.
Bazen:
şükreder.
Bazen:
gaflete düşer.
Peygamber Efendimiz'in ﷺ kalplerin Allah'ın tasarrufu altında bulunduğunu ifade eden duası bu bakımdan çok anlamlıdır.
Sahih Müslim'deki rivayette Resûlullah ﷺ kalplerin Allah'ın dilemesiyle yöneldiğini bildirerek:
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım, kalplerimizi Sana itaate yönelt.”
mânasında dua etmiştir.
Bu yüzden mümin:
“Benim imanım tamamdır, artık hiçbir tehlike yoktur.”
demez.
Daima hidayet, sebat ve istikamet ister.
Buhârî ve Müslim'de geçen meşhur hadiste Resûlullah ﷺ helâl ve haramı anlattıktan sonra:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün beden düzgün olur; bozulursa bütün beden bozulur. İşte o kalptir.”
buyurur.
Hadis, insanın iç dünyasıyla davranışları arasındaki güçlü ilişkiyi ortaya koyar. Diyanet de aynı rivayetten hareketle kalbi iman, takva ve ahlâk hayatının merkezi olarak değerlendirmektedir.
Kalp düzelirse:
göz haramdan sakınmaya,
dil yalandan uzaklaşmaya,
el zulümden kaçınmaya,
ayak hayra yürümeye,
akıl hakikati araştırmaya
başlar.
Bu nedenle İslâm ahlâkında asıl hedef yalnızca davranışları dışarıdan düzeltmek değildir.
Kalbi de terbiye etmektir.
İnsanın bedeni için:
su,
hava,
gıda
ne kadar gerekli ise, Risale perspektifinde manevî kalbin temel ihtiyacı da:
iman ve marifetullahtır.
Marifetullah:
Allah'ın zatının mahiyetini kavramak değildir.
Çünkü sınırlı insan aklı Allah'ın sonsuz zatının hakikatini kuşatamaz.
Marifetullah daha çok:
Allah'ın varlığını,
birliğini,
isimlerini,
sıfatlarını,
fiillerini,
kâinattaki tecellilerini
delilleriyle tanımaktır.
İnsan bir çiçeğe baktığında yalnızca:
“Ne güzel çiçek.”
demekle kalmaz.
Tefekkür gelişirse:
“Bu güzellik Cemîl ismini hatırlatıyor.”
der.
Bir annenin yavrusuna merhametine bakar:
Rahmân ve Rahîm isimlerinin mahlûkattaki rahmet tecellilerini düşünür.
Canlıların rızıklandırılmasına bakar:
Rezzâk ismini tefekkür eder.
Varlıklardaki ölçüye bakar:
Hakîm ismini düşünür.
Her şeyin bilinerek yaratıldığını görür:
Alîm ismine intikal eder.
İşte burada zâhirî duyulardan başlayan yolculuk manevî kalbe ulaşmaktadır.
Bir ağaca bakalım.
Göz:
rengini görür.
El:
dokusuna temas eder.
Burun:
kokusunu algılar.
Akıl:
fotosentezi, hücre yapısını, genetiği ve biyolojik sistemlerini inceler.
Fakat tefekkür eden manevî kalp:
“Bu ağacı kim yaptı?”
sorusunu sorar.
Ardından:
Bu kadar düzen hikmeti,
bu kadar güzellik cemali,
bu kadar fayda rahmeti,
bu kadar hassas ölçü ilmi,
bu kadar kolay yaratılış kudreti
gösteriyor,
diye düşünür.
Böylece maddî göz:
eseri görür.
Akıl:
sanatı çözümler.
Kalp:
Sanatkâr'a yönelir.
Vicdan:
O'na karşı şükür ve ubudiyet ihtiyacını hisseder.
Risale-i Nur'un tefekkür metodu büyük ölçüde bu şekilde işler.
İnsan kulağı fiziksel titreşimleri algılar.
Fakat aynı ses farklı insanlarda bambaşka manevî karşılıklar doğurabilir.
Ezan okunur.
Kulak sesi işitir.
Akıl kelimelerin anlamını bilir.
Fakat kalp:
“Rabbim beni huzuruna çağırıyor.”
diye hisseder.
Kur’ân okunur.
Kulak harfleri işitir.
Akıl mealini öğrenir.
Kalp ise:
Allah'ın hitabına muhatap olma şuuru
kazandıkça Kur’ân'la ilişkisi değişir.
Dolayısıyla hakikî dinleme yalnızca kulakla değildir.
Kur’ân'ın birçok yerde işaret ettiği gibi kalbin hazır bulunması gerekir.
Risale-i Nur düşüncesinde vicdan son derece önemlidir.
İnsanın yaratılışındaki:
acz, fakr, şefkat, ihtiyaç, ebediyet arzusu, yardım isteme ve dayanma ihtiyacı
vicdanın Allah'a açılan pencereleri hâline gelebilir.
Bir insan kendine baktığında:
Her şeyi yapamadığını görür.
Bu:
aczdir.
Sayısız şeye muhtaç olduğunu görür.
Bu:
fakrdır.
Fakat ihtiyaçlarının çoğunu kendisinin hazırlamadığını fark eder.
Güneşi yapmamıştır.
Havayı yaratmamıştır.
Suyu yaratmamıştır.
Kalbini çalıştırmamaktadır.
Dünyayı döndürmemektedir.
Bununla beraber bütün bunlardan faydalanmaktadır.
Vicdan şöyle sorar:
“Ben bu kadar aciz olduğum hâlde ihtiyaçlarımı kim karşılıyor?”
İşte bu soru insanı Rahmân, Rezzâk, Kerîm ve Rahîm olan Allah'a götürebilir.
İnsan yalnızca bilen değil, seçen bir varlıktır.
İrade sayesinde:
iyilikle kötülük,
helâlle haram,
ibadetle isyan,
şükürle nankörlük
arasında tercih yapar.
Akıl doğruyu bilse bile irade onu seçmeyebilir.
Mesela insan:
gıybetin yanlış olduğunu bilir,
fakat konuşabilir.
Namazın farz olduğunu bilir,
fakat tembellik gösterebilir.
Bu nedenle manevî terbiyede yalnızca bilgi yeterli değildir.
İrade eğitilmelidir.
İradeyi güçlendiren başlıca unsurlar:
namaz,
oruç,
helâl-haram hassasiyeti,
sabır,
nefisle mücadele,
istikrarlı ibadet,
günahlardan sakınmadır.
Bediüzzaman çeşitli yerlerde aklın vazifesini marifetullah ile ilişkilendirir.
Akıl:
kâinata bakar,
sebep-sonuç ilişkilerini inceler,
intizamı görür,
hikmeti araştırır,
varlıklardaki birlik ve düzeni karşılaştırır.
Sonunda eserden Müessir'e,
sanattan Sanatkâr'a,
nimetten Mün‘im'e,
rahmetten Rahmân'a
ulaşır.
Risale'deki önemli bir tasnifte:
iradenin nihai gayesi ibadetullah,
zihnin marifetullah,
hissin muhabbetullah,
latîfenin ise müşâhedetullah
olarak ifade edilir.
Buradaki müşâhede, Allah'ı fiziksel gözle görmek anlamında anlaşılmamalıdır.
Dünyada iman ve tefekkür açısından:
İlâhî isim ve fiillerin eserlerini kuvvetli bir iman şuuruyla görmek
mânasında değerlendirilebilir.
İnsana son derece geniş bir sevme kabiliyeti verilmiştir.
İnsan:
annesini,
babasını,
çocuğunu,
eşini,
dostlarını,
memleketini,
hayatı,
güzelliği,
gençliği,
baharı,
dünyayı
sever.
Risale-i Nur bu sevgilerin tamamen yok edilmesini istemez.
Asıl mesele:
sevginin istikametidir.
Bir çiçek güzel olduğu için sevilir.
Peki güzelliği kim verdi?
Bir anne merhametli olduğu için sevilir.
Peki şefkati kim yarattı?
Bir nimet lezzetli olduğu için sevilir.
Peki onu kim ikram etti?
Böylece mahlûka olan sevgi:
Allah hesabına sevgiye
dönüşebilir.
Bu durumda insan nimette takılıp kalmaz; Mün‘im'i, güzellikte takılıp kalmaz; Cemîl-i Mutlak'ı düşünür.
Hayal, insanın çok güçlü manevî kuvvelerinden biridir.
İnsan henüz gerçekleşmemiş hadiseleri hayal edebilir.
Geçmişi gözünün önüne getirebilir.
Geleceği tasavvur edebilir.
Cenneti düşünür.
Mahşeri zihninde canlandırır.
Ölümü tasavvur eder.
Fakat hayal kontrol edilmezse insanı:
vesveseye,
korkuya,
şehvete,
kuruntuya,
geçmiş pişmanlıklarına,
gelecek endişelerine
de sürükleyebilir.
Bu nedenle hayalin iman ve aklın rehberliğinde kullanılması önemlidir.
İnsan zihninde binlerce:
isim,
yüz,
ses,
hadise,
kelime,
duygu,
hatıra
saklanabilmektedir.
Risale-i Nur hafıza kuvvesini Allah'ın Hafîz isminin anlaşılması açısından dikkat çekici bir pencere olarak görür.
Küçücük insan hafızasında binlerce bilgi korunabiliyorsa, bütün mahlûkatın:
tohumlarını,
genetik programlarını,
amellerini,
hayat hikâyelerini,
neticelerini
muhafaza eden ilâhî hıfzın büyüklüğü tefekkür edilebilir.
Burada yine aynı yöntem vardır:
Kendini tanı → Allah'ın isimlerinin tecellilerini oku.
İnsanın en güçlü manevî duygularından biri şefkattir.
Bir anne yavrusu için kendisini tehlikeye atabilir.
Hayvanlar bile yavrularını koruyabilir.
Risale perspektifinde mahlûkatta görülen bu şefkat:
ilâhî rahmetin yaratılmışlardaki bir tecellisidir.
Fakat burada çok önemli bir akaid ölçüsü vardır:
İnsandaki şefkatle Allah'ın rahmeti aynı mahiyette değildir.
Mahlûkun sıfatları:
sınırlı,
yaratılmış,
değişken
iken Allah'ın sıfatları mahlûkatın sıfatlarına benzemez.
Dolayısıyla mahlûktaki merhametten hareketle Allah'ın Rahîm ve Rahmân isimleri anlaşılır; fakat Allah'ın rahmetinin nasıllığı insan duygularına kıyas edilmez.
Risale-i Nur'da sıkça karşılaşılan kavramlardan biri:
Şuûnât-ı İlâhiye
ifadesidir.
Bu alan son derece dikkat gerektirir.
Allah'ı insan psikolojisine benzetmek İslâm akaidine aykırıdır.
Kur’ân:
“O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.”
Şûrâ, 42/11
buyurur.
Dolayısıyla Allah'ın:
rahmeti,
muhabbeti,
rıza ve gazabı,
keremi,
rububiyeti,
ikramı
gibi hakikatler insanın aynı isimlerle ifade edilen hâllerine benzemez.
Risale'deki “şuûnât” anlatımları da teşbihsiz, keyfiyetsiz ve Allah'ın yüceliğine uygun biçimde anlaşılmalıdır.
Biz Allah'ın zatının mahiyetini kavrayamayız.
Fakat:
eserlerinden fiillerini,
fiillerinden isimlerini,
isimlerinden sıfatlarını
tanımaya çalışabiliriz.
İnsan küçücük bir âlem gibidir.
Kendisinde:
bilme,
isteme,
sevme,
şefkat,
merhamet,
adalet duygusu,
güzellik sevgisi,
düzen arzusu,
temizlik sevgisi
gibi birçok özellik vardır.
Bunlar insana Allah'ı benzetmek için değil, isimlerinin tecellilerini anlamada birer ölçü ve pencere olması için verilmiştir.
Mesela insan:
bir şeyi bilir.
Buradan ilmin ne demek olduğunu kavrar.
Fakat Allah'ın ilmi insanın ilmine benzemez.
İnsan:
bir şey yapabilir.
Buradan kudret kavramını anlayabilir.
Fakat Allah'ın kudreti insan kudretine benzemez.
İnsan:
merhamet eder.
Buradan rahmetin mânâsını kavrar.
Fakat Allah'ın rahmeti mahlûkun duygusal hâline benzemez.
İşte insanın manevî cihazlarının büyük hikmetlerinden biri budur:
Esmâ-i Hüsnâ'nın tecellilerini okuyabilecek bir idrak zemini oluşturmak.
Risale-i Nur'un Otuzuncu Söz'deki önemli açıklamalarından biri de ene üzerinedir.
İnsan:
“Ben biliyorum.”
der.
Böylece bilmenin ne olduğunu anlar ve:
“Allah Alîm'dir; fakat O'nun ilmi benim sınırlı ilmime benzemez.”
diyebilir.
İnsan:
“Ben yaptım.”
der.
Buradan kudret kavramını anlayıp:
“Allah Kadîr'dir; fakat O'nun kudreti benim kudretim gibi değildir.”
der.
Dolayısıyla ene:
doğru kullanıldığında bir ölçü birimi,
yanlış kullanıldığında ise:
kibir,
gurur,
enaniyet
kaynağı olabilir.
İnsan son derece acizdir.
Kalbinin bir sonraki atışını bile garanti edemez.
Depremi durduramaz.
Yaşlanmayı önleyemez.
Ölümü iptal edemez.
Sevdiği herkesin hayatını koruyamaz.
Bu acizlik insanı umutsuzluğa değil:
Kadir-i Mutlak'a sığınmaya
götürmelidir.
İnsan kendi aczini ne kadar doğru anlarsa Allah'ın kudretine olan ihtiyacını o kadar derinden hisseder.
Bu nedenle Risale-i Nur'daki:
acz, fakr, şefkat ve tefekkür
yolu büyük önem taşır.
İnsan sürekli muhtaçtır.
Havaya,
suya,
güneşe,
toprağa,
gıdaya,
uykuya,
sağlığa,
sevgiye,
emniyete
muhtaçtır.
Fakat bu ihtiyaçların hemen hiçbirini kendi kudretiyle yaratamaz.
İşte insanın fakrı:
Allah'ın Ganiyy, Kerîm ve Rezzâk isimlerini anlamasına
vesile olabilir.
Fakrını anlayan insan:
“Her şeyi ben kazanıyorum.”
gururundan:
“Rabbim sebepler vasıtasıyla bana ikram ediyor.”
şuuruna geçer.
İnsan yalnızca bugünü istemez.
Sevdiklerinin hiç kaybolmamasını ister.
Mutluluğunun bitmemesini ister.
Gençliğinin gitmesini istemez.
Ölmek istemez.
Sevdiği insanların yok olmasına razı olmaz.
Risale-i Nur bu sonsuzluk arzusunu insanın sıradan psikolojik bir tesadüfü gibi görmez.
İnsanın kalbi ebede uzanan arzular taşımaktadır.
Dünya ise bunların tamamını karşılayamaz.
Bu noktada ahiret imanı, insanın en derin fıtrî ihtiyaçlarından birine cevap verir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzur bulur.”
Ra‘d, 13/28
Buradaki zikir yalnızca dil ile bir kelimeyi tekrar etmek değildir.
Allah'ı:
hatırlamak,
tanımak,
nimetlerini görmek,
emirlerine uymak,
O'nun huzurunda yaşadığını bilmek
de geniş anlamda zikrin içindedir.
Diyanet'in “Hadislerle İslâm” çalışmasında da zikrin sadece sözlü tekrar olmadığı, Allah'a itaatle bütünleşmesi gerektiği vurgulanır.
Kalp Allah'ı unuttuğunda yaratılmışları mutlaklaştırmaya başlayabilir.
Para,
makam,
insanların beğenisi,
şöhret,
güzellik,
gençlik
kalbin merkezine yerleşebilir.
Fakat bunların tamamı fanidir.
Kalbin sonsuzluk isteyen kapasitesi fani şeylerle tam olarak doymaz.
Risale-i Nur'da insanın manevî latîfesinin dünya hayatının ağır şartları içerisinde namaza büyük ihtiyaç duyduğu ifade edilir.
Namazda:
akıl → Allah'ı düşünür,
kalp → Allah'a yönelir,
dil → Allah'ı zikreder,
beden → Allah'a teslim olur,
irade → kulluğu seçer,
vicdan → acz ve fakrını hisseder,
ruh → ubudiyetle huzur bulur.
Bu yönüyle namaz yalnızca beden hareketlerinden ibaret değildir.
İnsanın bütün maddî ve manevî cihazlarının Rabbine yöneldiği kapsamlı bir ibadettir.
Günah yalnızca hukukî bir yasak ihlali değildir.
Tekrarlandıkça insanın:
vicdanını,
hassasiyetini,
hayâ duygusunu,
ibadet zevkini,
tefekkür kabiliyetini
zayıflatabilir.
Başlangıçta büyük rahatsızlık veren bir günah, tekrarlandıkça sıradanlaşabilir.
Bu, manevî kalbin hassasiyetinin zayıflamasıdır.
Bu nedenle tövbe:
yalnızca cezanın affını istemek değil,
aynı zamanda kalbin yeniden temizlenmesi ve yönünü Allah'a çevirmesidir.
Kur’ân bazı kalpleri:
hasta,
katı,
mühürlü,
gafil
olarak tasvir eder.
Manevî kalbin önemli hastalıklarından bazıları:
kibir,
riya,
haset,
kin,
gurur,
tamah,
hırs,
şehvetin hâkimiyeti,
dünya sevgisinin aşırılığı,
gaflet,
ümitsizlik,
ucub
olarak sayılabilir.
Bunların tedavisinde:
iman,
Kur’ân,
zikir,
namaz,
tövbe,
tefekkür,
muhasebe,
helâl lokma,
salih amel,
güzel ahlâk
önemlidir.
Kur’ân ahirette asıl kurtuluşun:
“Allah'a selîm bir kalple gelmek”
olduğunu bildirir.
Şuarâ, 26/88-89
Kalb-i selîm:
şirkin,
kibrin,
riyanın,
kinin,
imanı bozan şüphelerin
hâkimiyetinden kurtulmuş;
Allah'a yönelmiş bir kalptir.
Bu sebeple insanın dünya hayatındaki büyük vazifelerinden biri:
kalbini selîm hâle getirmeye çalışmaktır.
Göz yalnızca dünyayı seyretmek için verilmemiştir.
Kulak yalnızca müzik ve konuşma dinlemek için verilmemiştir.
Dil yalnızca yemek tatmak için verilmemiştir.
Risale perspektifinde bütün organlar aynı zamanda birer:
marifetullah cihazıdır.
Helâle bakmak,
haramdan sakınmak,
kâinat kitabını okumaktır.
Hak sözü,
Kur’ân'ı,
hikmeti
dinlemektir.
doğru söz,
Kur’ân,
dua,
zikir,
şükür
ile meşgul olmaktır.
helâl kazanmak,
yardım etmek,
hizmet etmektir.
hayra yürümektir.
Böylece beden bütünüyle kulluğun parçası olur.
Maddî organların olduğu gibi manevî cihazların da kulluğu vardır.
Aklın ibadeti:
Hakikati düşünmek ve marifetullaha ulaşmak.
Kalbin ibadeti:
İman, ihlâs ve Allah'a yöneliş.
Muhabbetin ibadeti:
Allah'ı sevmek ve mahlûkatı Allah hesabına sevmek.
Korkunun ibadeti:
İnsanı Allah'tan uzaklaştıracak şeylerden sakınmak.
Ümidin ibadeti:
Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek.
Hayalin ibadeti:
Hayrı ve ahireti düşünmek.
Hafızanın ibadeti:
Faydalı bilgileri ve Allah'ın nimetlerini hatırlamak.
İradenin ibadeti:
Allah'ın emrini tercih etmek.
Vicdanın ibadeti:
Hak ve hayra karşı hassasiyetini korumak.
Bir insan gece gökyüzüne bakıyor.
“Yıldızları görüyorum.”
“Böylesine büyük bir sistem tesadüfle açıklanamaz.”
“Bu uçsuz bucaksız kâinat ne kadar büyük!”
“Ben bu kâinat içinde ne kadar acizim.”
“Böyle büyük bir âlemin Rabbi benim de Rabbimdir.”
“O'na dayanmalıyım.”
“O'ndan istemeliyim.”
“Bana bütün bunları nimet yapan Rabbimi sevmeliyim.”
“Öyleyse O'na kulluk etmeliyim.”
İşte Risale-i Nur'un tefekkür sistemi açısından insanın bütün cihazlarının birleştiği nokta budur.
Kâinat okunur,
esmâ görülür,
kalp iman eder,
vicdan hisseder,
irade kulluğu seçer.
Burada çok önemli bir sınır çizmek gerekir.
İnsan:
Allah'ın zatını kuşatamaz.
Allah'ın sıfatlarının keyfiyetini bilemez.
Allah'ın fiillerini insan fiilleriyle aynılaştırmaz.
Kur’ân'ın:
“O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.”
ölçüsü esastır.
Dolayısıyla “şuûnât-ı İlâhiyeyi anlamak” derken:
Allah'ın zatında meydana gelen psikolojik hâller anlamında bir şey kastedilmemelidir.
Daha doğru ifadeyle insan:
kâinattaki icraatlara bakarak Allah'ın isim, sıfat ve fiillerinin tecellilerini tanımaya çalışır.
Mesela:
şefkat → Rahîm ismine,
rızık → Rezzâk ismine,
sanat → Sâni‘ ismine,
hikmet → Hakîm ismine,
güzellik → Cemîl ismine,
koruma → Hafîz ismine,
bağışlama → Gafûr ismine,
ikram → Kerîm ismine
birer pencere olabilir.
İnsan bazen aynayı güneş zannedebilir.
Yani Allah'ın verdiği güzelliği mahlûkun kendinden bilir.
Malı sever ama Rezzâk'ı unutur.
Güzelliği sever ama Cemîl-i Mutlak'ı unutur.
Şefkati sever ama Rahîm'i unutur.
İlmi sever ama Alîm'i unutur.
Sanatı sever ama Sâni‘i unutur.
Risale'nin tefekkür terbiyesi burada devreye girer:
Eserde kalma → Müessir'e geç.
Nimette kalma → Mün‘im'i hatırla.
Sanatta kalma → Sâni‘i tanı.
Rahmette kalma → Rahmân'a yönel.
İnsana:
korku
ve
ümit
duyguları birlikte verilmiştir.
Yalnız korku hâkim olursa:
ümitsizlik doğabilir.
Yalnız ümit yanlış anlaşılırsa:
günahı küçümseme meydana gelebilir.
İslâm:
havf ve reca
dengesini öğretir.
Kul:
günahından korkar,
fakat Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.
Ameline güvenir hâle gelmez,
fakat Allah'ın rahmetine sığınır.
İnsan sevdiğini kaybetmek istemez.
Fakat dünyadaki hemen her şey fanidir.
Bu yüzden kalp yalnızca fanilere bağlandığında ayrılık kaçınılmaz olarak acı verir.
Risale perspektifinde çözüm:
sevgiyi yok etmek değil, sevgiyi doğru yere bağlamaktır.
Sevilen mahlûklar:
Allah'ın eserleri,
nimetleri,
sanatları,
emanetleri
olarak sevilirse ayrılık tamamen mânâsız bir yokluk hâline gelmez.
Manevî kalbin gelişmesi için şu esaslar son derece önemlidir:
Kalbin temel nurudur.
İmanın bilinç ve derinlik kazanmasıdır.
Kâinatı Allah'ın isimleri açısından okumaktır.
Kalbin hakikat ölçüsünü düzeltir.
Kalbin günlük olarak Allah'a yönelmesini sağlar.
Gafleti dağıtır.
Acz ve fakrı ubudiyete çevirir.
Günahların kalpte meydana getirdiği kararmayı temizlemeye vesiledir.
Nimetten Mün‘im'e götürür.
İradeyi istikamette tutar.
Ameli yalnız Allah rızasına yöneltir.
Manevî hassasiyetin korunmasına yardımcı olur.
İnsanın manevî yapısını temsilen şöyle düşünebiliriz:
GÖZ – KULAK – DİL – DOKUNMA – KOKLAMA
↓
Dış dünyadan bilgi gelir
↓
HAYAL – HAFIZA – AKIL – DÜŞÜNCE
↓
Bilgi işlenir
↓
VİCDAN – ŞEFKAT – KORKU – ÜMİT – MUHABBET
↓
Mânâ hissedilir
↓
MANEVÎ KALP / LATÎFE-İ RABBÂNİYE
↓
İman ve yöneliş
↓
İRADE
↓
Tercih
↓
AMEL VE AHLAK
İdeal durumda bunun sonucu:
marifetullah → muhabbetullah → ubudiyet → güzel ahlâk
olur.
Bir gül düşünelim.
Gülün rengini görür.
Kokusunu algılar.
Yapraklarının inceliğini hisseder.
Hücrelerini, DNA'sını, fotosentezi ve biyolojik mekanizmaları inceler.
Güzelliği zihinde canlandırır.
Daha önce gördüğü güllerle karşılaştırır.
Güzelliğine hayran olur.
Bu güzelliğin kendiliğinden olmadığını hisseder.
Sanattan Sanatkâr'a geçer.
Cemîl ve Sâni‘ olan Rabbine yönelir.
Allah'ın sanatını sever.
“Bu güzelliği bana gösteren Rabbime hamdolsun.”
der.
Şükür kulluğa dönüşür.
İşte tek bir çiçek bile insanın bütün zâhirî ve bâtınî cihazlarını harekete geçiren bir marifetullah dersi olabilir.
Kalbin gelişmesi sadece çok yoğun duygular yaşamak değildir.
Daha güvenilir ölçü:
ahlâk ve kulluktaki değişimdir.
Kalp olgunlaştıkça insan:
daha merhametli,
daha sabırlı,
daha mütevazı,
daha adaletli,
daha affedici,
daha dürüst,
daha şükredici,
haramlara karşı daha hassas
olmalıdır.
Çünkü sahih hadislerde kalbin düzelmesiyle bütün bedenin düzelmesi arasında ilişki kurulmuştur.
Bu bakımdan:
çok hissetmek başka,
kalben terakki etmek başkadır.
Gerçek manevî terakki güzel ahlâka yansır.
Modern insanın önünde çok fazla:
eğlence,
bilgi,
görüntü,
sosyal medya,
alışveriş,
iletişim
imkânı bulunmaktadır.
Fakat bunların fazlalığı kalbin doyduğu anlamına gelmez.
Çünkü insanın kalbi yalnızca haz arayan bir merkez değildir.
Aynı zamanda:
mânâ,
ebediyet,
güven,
hakikat,
sevgi,
aidiyet
ve Allah'a yönelme
ihtiyacı taşır.
Kur’ân'ın:
“Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur.”
hakikati tam da bu noktaya ışık tutmaktadır.
Risale-i Nur perspektifinden insan, yalnızca maddî bedeninin sınırları içerisinde yaşayan bir canlı değildir.
İnsan adeta küçük bir kâinat gibidir.
Ona:
göz verilmiştir ki eserleri görsün.
Kulak verilmiştir ki hakikati işitsin.
Akıl verilmiştir ki delilleri düşünsün.
Hayal verilmiştir ki görünmeyen mânâları tasavvur etsin.
Hafıza verilmiştir ki nimetleri unutmasın.
Vicdan verilmiştir ki hakikatin sesini hissetsin.
Şefkat verilmiştir ki rahmetin mânâsını kavrasın.
Acz verilmiştir ki Kadir-i Mutlak'a dayansın.
Fakr verilmiştir ki Ganiyy-i Mutlak'a yönelsin.
Muhabbet verilmiştir ki gerçek sevgisini Bâkî olana yöneltsin.
İrade verilmiştir ki kulluğu tercih etsin.
Ve bütün bunların merkezinde:
bulunur.
Bediüzzaman'ın ifadesiyle manevî kalp, maddî kalbin beden için gördüğü vazifeye benzer biçimde insanın mâneviyatının merkezinde bulunmaktadır. İmanın nuru onun manevî hayatını canlandırır.
Bu bakımdan insanın yaratılışındaki zâhirî ve bâtınî cihazların en büyük gayelerinden biri şöyle özetlenebilir:
Kâinatı görmek,
sanatı okumak,
nimeti fark etmek,
rahmeti hissetmek,
esmâ-i hüsnânın tecellilerini tanımak,
Allah'a iman etmek,
O'nu sevmek,
O'na güvenmek
ve kulluk etmektir.
Fakat bunun yanında temel akaid ölçüsü hiçbir zaman unutulmamalıdır:
İnsandaki bilgi Allah'ın ilmine,
insandaki merhamet Allah'ın rahmetine,
insandaki sevgi Allah'ın muhabbetine
mahiyet bakımından benzemez.
Bunlar ancak insanın mânâyı kavramasına yardımcı olan sınırlı pencerelerdir.
Hakikatin özü Kur’ân'ın şu ölçüsünde toplanır:
“O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Şûrâ, 42/11
İnsan kendi iç âlemini, vicdanını, aczini, fakrını, sevgisini, aklını ve bütün duygularını doğru okudukça yalnız kendisini değil, kendisini yaratan Rabbini de eserleri ve isimlerinin tecellileri bakımından daha iyi tanımaya başlar.
Bu nedenle insanın iç dünyası da kâinat kadar büyük bir tefekkür kitabıdır.
Kâinat büyük bir insan; insan küçük bir kâinat gibidir.
Dış âlem Allah'ın kudret ve hikmetini gösterirken, insanın iç âlemindeki latîfeler de aynı hakikatlerin okunabileceği ayrı ayrı pencereler hâline gelir.
Ve latîfe-i Rabbâniyenin gerçek kemali:
Allah'ı tanımakla,
imanla,
Kur’ân'la,
zikirle,
namazla,
tefekkürle,
şükürle
ve ihlâslı kullukla
ortaya çıkar.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.