- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan çoğu zaman büyük hakikatleri uzaklarda arar. Gökyüzündeki yıldızlara, galaksilere, dağlara ve denizlere bakarak Allah’ın kudretini düşünür. Halbuki bazen insanın ağzından çıkan küçücük bir nefes, görünmeyen bir hava zerresi veya kulağımıza ulaşan tek bir ses dahi çok büyük hakikatlerin kapısını açabilir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin “Hüve Nüktesi” bu bakımdan son derece dikkat çekici bir tefekkür dersidir.
“Hüve” Arapçada “O” demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’ya işaret eden bu zamir pek çok yerde kullanılmaktadır.
Meselâ:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
“De ki: O Allah birdir.”
(İhlâs Sûresi, 112/1)
Yine:
لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ
“O’ndan başka ilâh yoktur.”
Bediüzzaman, “Hüve/Hû” kelimesinin söylenmesi sırasında ağızdan çıkan küçücük nefes ve havanın hareketinden başlayarak bütün hava âlemine doğru bir tefekkür yolculuğuna çıkar.
Böylece görünmeyen hava âlemi, büyük bir tevhid kitabına dönüşür.
Hüve Nüktesi'nin temelinde çok önemli bir soru vardır:
Şuursuz, bilgisiz, iradesiz ve kudretsiz hava zerreleri nasıl oluyor da bu kadar farklı vazifelerde şaşırmadan çalışabiliyor?
Bir hava zerresi düşünelim.
Bu zerre bugün:
bir insanın nefesine girebilir,
bir çocuğun kulağına ses taşıyabilir,
bir kuşun solunumuna hizmet edebilir,
bir çiçeğin hayatına yardım edebilir,
atmosferde hareket edebilir,
ses dalgalarının yayılmasına vasıta olabilir.
Fakat hava zerresinin:
aklı yoktur,
şuuru yoktur,
ilmi yoktur,
iradesi yoktur,
hedef belirleme kabiliyeti yoktur.
Öyleyse bu zerrelerin son derece düzenli faaliyetleri nasıl açıklanacaktır?
Hüve Nüktesi bu sorudan hareket eder.
Bediüzzaman'ın tevhid delillerinde sık kullandığı güçlü bir muhakeme vardır.
Bir sanat ve düzen gördüğümüzde iki temel ihtimal düşünülür:
Ya yapılan işi sebeplere ve maddelere vereceğiz,
yahut onları bir Sanatkârın emrinde çalışan vasıtalar ve memurlar olarak göreceğiz.
Hava zerresine bağımsız bir icat gücü verilirse o zerreye olağanüstü özellikler vermek gerekir.
Çünkü o zerre hangi canlıya girerse onun yapısına uygun hareket etmektedir.
Bu durumda sanki zerre:
insan anatomisini,
hayvanların yapılarını,
bitkilerin sistemlerini,
hücreleri,
dokuları,
solunumu,
sesleri,
atmosferi
bilmek zorunda kalacaktır.
Bediüzzaman'ın itirazı tam burada ortaya çıkar:
Şuursuz zerreye bu işleri vermek, zerreyi adeta sonsuz ilim ve kudret sahibi kabul etmek anlamına gelir.
Halbuki zerreyi Allah’ın emrinde çalışan bir memur kabul ettiğimizde mesele kolaylaşır.
Zerre bilmiyor; bildiriliyor.
Zerre seçmiyor; sevk ediliyor.
Zerre yaratmıyor; yaratılışta vasıta oluyor.
Zerre hükmetmiyor; emre itaat ediyor.
Hüve Nüktesi'nin en güzel ifadelerinden biri, hava zerrelerinin İlâhî kudret karşısındaki vaziyetini anlatan “emirber nefer” benzetmesidir.
Bir asker düşünelim.
Asker devletin bütün planlarını bilmez.
Fakat kendisine verilen emri yerine getirir.
Bir mektubu taşıyan postacı da mektubun içindeki bilgilerin sahibi değildir.
Aynı şekilde hava zerresinin gerçekleştirdiği vazifeler, onun bütün sistemlerin ilmine sahip olduğunu göstermez.
Aksine, Risale-i Nur'un bakış açısından zerrelerin düzenli çalışması onların bir emre tâbi olduklarını gösterir.
Böylece kâinat başıboş parçacıkların karmaşası olmaktan çıkar; büyük bir İlâhî saltanatın düzenli memurları hâline gelir.
Bediüzzaman havayı adeta büyük bir sayfaya benzetir.
Nasıl bir kâğıt üzerine harfler yazılırsa, hava üzerinde de sürekli olaylar meydana gelmektedir.
Sesler yayılır.
Rüzgârlar eser.
Canlılar nefes alır.
Bitkiler atmosferle madde alışverişi yapar.
Isı transferleri gerçekleşir.
Atmosferik hareketler oluşur.
Böylece hava, boş ve anlamsız bir alan değildir.
Sürekli faaliyet hâlinde bulunan muazzam bir yaratılış sahnesidir.
Risale-i Nur'un ifadesiyle zerreler adeta kudret kaleminin uçları gibi değerlendirilir.
Bu bakış çok önemlidir.
Çünkü dikkat:
zerreden → zerreyi hareket ettiren kudrete
çevrilmektedir.
Hüve Nüktesi'nde özellikle seslerin nakli üzerinde durulur.
Bir şehir düşünelim.
Aynı anda:
binlerce insan konuşuyor,
telefon görüşmeleri yapılıyor,
araçlar hareket ediyor,
kuşlar ötüyor,
makineler çalışıyor.
Bütün bunlar aynı atmosfer içerisinde meydana geliyor.
Fakat uygun fizikî şartlarda belirli bir kaynaktan çıkan ses dalgası kendine mahsus özellikleriyle yayılıyor.
Bediüzzaman bunu tevhid açısından düşündürür.
Eğer hava zerrelerine bağımsız güç verilirse her zerreye sanki:
“Bu sesi buraya taşı, diğerini onunla karıştırma, şu titreşime uygun hareket et.”
diyecek bir şuur ve ilim vermek gerekecektir.
Halbuki zerrelerde böyle bir şuur bulunmamaktadır.
Demek ki görünen maddî vasıtaların arkasında kuşatıcı bir nizam bulunmaktadır.
Risale-i Nur bunu İlâhî ilim, irade ve kudretin tecellisi olarak okur.
Hüve Nüktesi'nin üzerinde durduğu dikkat çekici noktalardan biri de budur:
Hava aynı anda çok farklı vazifelere sahne olduğu halde bu vazifeler birbirini bütünüyle bozup ortadan kaldırmaz.
Bu bize İlâhî kudretin önemli bir özelliğini düşündürür:
Bir işi yapmak diğer işe engel değildir.
İnsan için aynı anda yüz farklı işi kusursuz yapmak neredeyse imkânsızdır.
Çünkü insanın:
dikkati sınırlıdır,
bilgisi sınırlıdır,
kuvveti sınırlıdır,
zamanı sınırlıdır.
Fakat İlâhî kudret için böyle bir sınırlılık düşünülemez.
Bir ağacın yaratılması başka ağacın yaratılmasına engel değildir.
Bir insanın rızıklandırılması başka insanın rızkına engel değildir.
Bir kuşun sesinin yaratılması başka kuşun sesine mâni değildir.
Milyarlarca canlının aynı anda hayatının devam ettirilmesi İlâhî kudrete ağır gelmez.
Hava âlemi bunun her an görülen örneklerinden biridir.
Burada Risale-i Nur'un önemli kavramlarından Vahidiyet karşımıza çıkar.
Vahidiyet, Allah’ın bütün kâinat üzerindeki birlik hâkimiyetini gösteren tecelli olarak düşünülebilir.
Meselâ bütün atmosferi düşünelim.
Dünyanın çevresini kuşatmıştır.
Her yerde aynı temel kanunlar işlemektedir.
Solunum,
basınç,
gazların hareketi,
ısı transferi,
rüzgârlar,
ses dalgaları...
Bütün dünya tek bir sistemin parçaları gibidir.
Bu bütünlük bizi Vahidiyet tecellisine götürür.
Yani:
Bütün hava âlemi tek bir kudretin idaresindedir.
Fakat Risale-i Nur yalnızca bütüne bakmaz.
Bir tek zerreye de bakar.
İşte burada Ehadiyet tecellisi görülür.
Vahidiyet:
Bütün kâinatın tek Allah tarafından idare edilmesini
gösterirken;
Ehadiyet:
Allah’ın bir tek varlıkta dahi isim ve sıfatlarının hususî tecellilerini göstermesini
ifade eder.
Meselâ bütün insanlığı yaratmak Vahidiyete bakarken;
senin:
gözünün,
parmak izinin,
yüzünün,
sesinin,
bedeninin,
ihtiyaçlarının
hususî biçimde yaratılması Ehadiyet penceresinden okunabilir.
Hüve Nüktesi de bu iki bakışı birleştirir.
Bütün hava → Vahidiyet
Bir hava zerresi → Ehadiyet
Böylece küçücük bir zerreden bütün kâinatın Rabbine ulaşılır.
Kâinatta düzenli ve ölçülü faaliyetler vardır.
Bu faaliyetlerin tevhid açısından ilk gösterdiği sıfatlardan biri ilimdir.
Çünkü ölçülü iş, bilgiye işaret eder.
Bir kitap görsek:
“Harfler tesadüfen birleşmiş.”
demeyiz.
Bir bilgisayar programı görsek:
“Bütün kodlar kendiliğinden oluşmuş.”
demeyiz.
Çünkü düzen bilgiye işaret eder.
Aynı şekilde canlıların ve atmosferin son derece karmaşık fakat düzenli faaliyetleri Risale-i Nur'un tefekkür metodunda İlâhî ilme pencere olur.
Allah:
neyin nerede olduğunu,
hangi canlının neye ihtiyacı bulunduğunu,
hangi zerrelerin nerede vazife göreceğini,
bütün sebepleri ve neticeleri
kuşatan ilmiyle bilir.
İlimden sonra irade gelir.
Çünkü kâinatta birbirinden farklı sayısız ihtimal içerisinden belirli sonuçlar meydana gelmektedir.
Bir şeyin:
şöyle değil de böyle,
orada değil de burada,
o miktarda değil de bu miktarda
olması tercih ve tayini düşündürür.
Risale-i Nur bu tercihleri İrade-i İlâhiye ile açıklar.
Hava zerrelerinin de sürekli farklı vazifelere sevk edilmesi bu iradenin tecellilerine bir pencere kabul edilir.
Bu sebeple Hüve Nüktesi'nde hava, İlâhî emir ve iradenin faaliyetlerinin görüldüğü büyük bir saha olarak ele alınır.
Bilmek tek başına yetmez.
İrade etmek de tek başına yeterli değildir.
İstenilen şeyin meydana gelmesi için kudret gerekir.
Kâinatta düşündüğümüz her gerçekleşmiş fiil:
ilim,
irade
ve kudret
hakikatlerini beraber düşündürür.
Hava zerresi hareket ediyor.
Canlı nefes alıyor.
Ses yayılıyor.
Rüzgâr meydana geliyor.
Bulutlar taşınıyor.
Atmosfer hareket ediyor.
Bütün bunlar Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında İlâhî kudretin faaliyetlerini gösteren aynalara dönüşür.
İlginç olan şudur:
Risale-i Nur zerreyi büyüterek Allah’a ulaşmaz.
Tam tersine zerredeki acz ve şuursuzluğu göstererek Allah’ın kudretine ulaşır.
Zerre:
cansızdır,
şuursuzdur,
bilgisizdir.
Fakat neticesi hikmetli faaliyetlerde yer almaktadır.
Buradaki mantık şöyledir:
Failde bulunmayan ilim ve hikmet eserde görülüyorsa, eser o şuursuz vasıtanın bağımsız işi olamaz.
Bir kalem güzel şiir yazsa şiiri kaleme vermeyiz.
Kalem:
şiiri bilmez,
edebiyat bilmez,
kelimeleri seçemez.
Kalem sadece yazara vasıtadır.
Risale-i Nur'a göre zerrelerin vaziyeti de buna benzer.
Zerreler kudret kaleminin uçlarıdır.
Burada önemli bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekir.
“Allah yapıyor.” demek fizik kanunlarını inkâr etmek değildir.
Bilakis Risale-i Nur'un yaklaşımında kanunların varlığı kabul edilir fakat onlara bağımsız yaratıcı güç verilmez.
Meselâ:
yerçekimi vardır,
basınç kanunları vardır,
gazların davranış kanunları vardır,
ses dalgalarının fizik kuralları vardır.
Fakat soru şudur:
Bu kanunları kim koymuştur?
Kanun başka,
kanun koyucu başkadır.
Bir devletin kanun kitabı suçluyu kendisi tutuklamaz.
Kanun, iradenin düzenini gösterir.
Benzer şekilde tabiat kanunları da Risale-i Nur perspektifinde yaratıcı değil, İlâhî âdet ve düzenin tarifleri olarak değerlendirilir.
Hüve Nüktesi'nde telefon, telgraf ve radyo gibi iletişim araçlarının zikredilmesi dikkat çekicidir.
Bugün bu tefekkürü daha geniş bir teknoloji dünyasında düşünebiliriz.
Fakat burada bilimsel bakımdan önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Cep telefonu, Wi-Fi, radyo ve televizyon sinyalleri ses gibi havanın mekanik titreşimleri değildir; elektromanyetik dalgalardır ve boşlukta da yayılabilirler.
Dolayısıyla Hüve Nüktesi'ni modern fiziğe uygularken bütün haberleşmenin doğrudan “hava zerreleri tarafından taşındığını” söylemek doğru olmaz.
Ancak tefekkürün temel noktası devam eder:
İnsan bugün aynı mekânda çok sayıda farklı sinyalin, bilginin ve fiziksel sürecin birbirine bütünüyle karışmadan belirli kanunlara göre işlemesini gözlemlemektedir.
Bu düzen de mümini:
kanundan kanun koyucuya,
düzenden hikmete,
ölçüden ilme,
faaliyetten kudrete
götüren bir tefekkür vesilesi olabilir.
Hüve Nüktesi'nin kalbi burada bulunmaktadır:
لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ
“O’ndan başka ilâh yoktur.”
Bu cümle sadece dil ile söylenen bir zikir değildir.
Kâinatın da hâl diliyle söylediği bir tevhid hakikatidir.
Hava zerresine bakılır:
Kendi başına yapamaz.
Toprak zerresine bakılır:
Kendi başına yaratamaz.
Suya bakılır:
Kendi başına hayatın sistemlerini kuramaz.
Güneşe bakılır:
Kime ne kadar ışık göndereceğini bilmez.
Sebeplerin hepsi acizdir.
Fakat sebepler vasıtasıyla ortaya çıkan eserler:
hikmetli,
ölçülü,
düzenli,
sanatlıdır.
İşte bu tezat insanı:
“Lâ ilâhe illâ Hû”
hakikatine götürür.
İhlâs Sûresi:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
“De ki: O Allah birdir.”
buyurur.
Hüve Nüktesi adeta bu ayetin kâinat kitabındaki tefsirlerinden birini yapmaktadır.
Çünkü bir tek hava zerresinin vazifesi bile bütün kâinatla bağlantılıdır.
O zerre:
atmosferin,
dünyanın,
canlıların,
fizik kanunlarının,
hayat sistemlerinin
içerisinde bulunmaktadır.
Dolayısıyla bir zerreyi tam anlamıyla idare etmek için onun ilişkili bulunduğu bütün sistemi kuşatan bir ilim gerekir.
Böylece:
Bir zerre → bütün âleme
ve
bütün âlem → tek bir Yaratıcıya
işaret eder.
Hüve Nüktesi'nin en güçlü düşüncelerinden biri şudur:
Tevhid kolaylık getirir; şirk ise sonsuz zorluklar doğurur.
Bir ülkenin bütün askerleri tek komutana bağlıysa emir kolaydır.
Fakat her askerin bağımsız bir hükümdar olduğunu düşünürsek düzen imkânsızlaşır.
Aynı şekilde bütün zerreler Allah’ın emirber memurları kabul edildiğinde:
Bir tek Allah bilir.
Bir tek Allah emreder.
Bir tek Allah yaratır.
Zerreler ise emre tâbi olur.
Fakat zerrelere bağımsız yaratıcı güç verilirse her zerreye:
ilim,
irade,
hikmet,
kudret,
şuur
vermek gerekir.
İşte Bediüzzaman bunu aklen son derece ağır ve imkânsız bir yol olarak gösterir.
Küçük şeyleri küçümseme.
Bir hava zerresi bile büyük tevhid hakikatlerine pencere olabilir.
Sebeple Müsebbibü’l-Esbab’ı karıştırma.
Sebep vasıtadır; yaratıcı değildir.
Kanun ile kanun koyucuyu ayır.
Tabiat kanunlarının varlığı onların bağımsız yaratıcı olduğunu göstermez.
Düzen ilme işaret eder.
Ölçülü faaliyetler kuşatıcı bir ilmi düşündürür.
Tercih iradeyi gösterir.
Sayısız ihtimal içerisinden belirli neticelerin meydana gelmesi iradeye pencere olur.
Fiil kudrete işaret eder.
Meydana gelen her yaratılış İlâhî kudreti düşündürür.
Zerre memurdur, yaratıcı değildir.
Kâinat büyük bir kitap gibi okunabilir.
Hava görünmez fakat eserleri görünür.
Allah’ın zatı gözle görülmese de isim ve sıfatlarının tecellileri eserlerinden okunabilir.
Bir zerre bütünle bağlantılıdır.
Tevhid parçaları birleştirir.
Bütün kâinat tek bir Yaratıcının eseri olarak anlam kazanır.
Şirk açıklamayı kolaylaştırmaz; zorlaştırır.
Çünkü yaratılış zerrelere verilirse zerrelere yaratıcı özellikleri vermek gerekir.
Bilim tefekküre engel değildir.
Fiziksel mekanizmayı öğrenmek, mümin için hikmeti daha ayrıntılı düşünmeye vesile olabilir.
Nefes bile şükür sebebidir.
Her nefeste insan büyük atmosfer sisteminden faydalanmaktadır.
İnsan yalnız değildir.
Hayatı bütün kâinatın düzeniyle bağlantılıdır.
Vahidiyet bütünde görünür.
Ehadiyet fertte görünür.
Her mahlûk bir İlâhî isim aynası olabilir.
Tefekkür imanı taklitten tahkike taşıyabilir.
“Hüve” sözü insanı kendisinden Allah’a yöneltir.
Şimdi Hüve Nüktesi'nin metoduyla kendi nefesimizi düşünelim.
Bir nefes alıyoruz.
Bu nefes için:
atmosfer gerekiyor.
Atmosfer için dünya gerekiyor.
Dünyanın uygun şartlarda bulunması gerekiyor.
Akciğer gerekiyor.
Akciğerde gaz alışverişini mümkün kılan yapılar gerekiyor.
Kan dolaşımı gerekiyor.
Kalp gerekiyor.
Hücreler gerekiyor.
Sinir sistemi gerekiyor.
Bütün bunların beraber çalışması gerekiyor.
Demek:
Bir nefes almak için insanın tek başına gücü yetmiyor.
Koca bir sistem bize hizmet ediyor.
İşte insan:
“Hû…”
derken çıkan küçücük nefesinden hareket ederek bütün hava âlemine;
hava âleminden dünyaya;
dünyadan kâinata;
kâinattan Allah’ın isim ve sıfatlarına ulaşabilir.
Hüve Nüktesi'nin en güzel tarafı, iman hakikatlerini yalnız soyut kavramlar hâlinde bırakmamasıdır.
İnsana:
Bak.
Düşün.
Mukayese et.
Sebebin aczini gör.
Eserdeki hikmeti gör.
Sonra Müsebbibü’l-Esbab’a ulaş.
dersi verir.
Bir hava zerresi kendi başına düşünüldüğünde son derece küçük ve güçsüzdür.
Fakat İlâhî emirle vazifeli bir memur olarak düşünüldüğünde büyük bir sistemin parçası olur.
Böylece zerre:
Allah’ın Alîm ismine,
düzen Hakîm ismine,
yaratılış Hâlık ismine,
ölçü Mukaddir ismine,
kuvvet Kadîr ismine,
canlıların ihtiyaçlarının karşılanması Rahmân ve Rahîm isimlerine
birer pencere açar.
Sonunda hava âlemi sessiz fakat büyük bir tevhid dershanesine dönüşür.
Her nefes,
her ses,
her hareket,
her zerre
adeta kendi hâl diliyle aynı hakikati ilan eder:
“O’ndan başka ilâh yoktur.”
Ve insanın ağzından çıkan küçücük bir “Hû” nefesi, tefekkürle bakıldığında insanı zerreden atmosfere, atmosferden kâinata, kâinattan da kâinatın Hâlıkına götüren büyük bir iman yolculuğuna dönüşür.
Hüve Nüktesi'nin özündeki ders budur:
Zerre kendi hesabına bakıldığında âcizdir; Allah hesabına bakıldığında büyük bir kudretin memurudur.
Sebep kendi başına hiçbir şeyi yaratamaz; fakat İlâhî emir altında sayısız hikmetlere hizmet edebilir.
Ve bütün kâinat, zerresinden yıldızına kadar tek bir hakikati ilan eder:
“De ki: O Allah birdir.”
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.