- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan dünyaya yalnızca yiyip içmek, çalışmak ve sonunda ölmek için gönderilmiş bir varlık değildir. İnsan; nereden geldiğini, kimin mülkünde yaşadığını, kendisine hayatı kimin verdiğini ve ölümden sonra nereye gideceğini soran şuurlu bir yolcudur.
Risale-i Nur’da Yirminci Mektup, insanın bu büyük sorularına son derece teselli verici bir tevhid dersiyle cevap verir.
Bediüzzaman Said Nursî, sabah ve akşam namazlarından sonra tekrar edilmesinin faziletine dikkat çektiği bir kelâm-ı tevhidi ele alır ve onu on bir bölüm halinde açıklar.
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، يُحْيِي وَيُمِيتُ، وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ، بِيَدِهِ الْخَيْرُ، وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamd. Yuhyî ve yumît. Ve hüve hayyun lâ yemût. Bi-yedihi’l-hayr. Ve hüve alâ kulli şey’in kadîr. Ve ileyhi’l-masîr.
Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O birdir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Mülk bütünüyle O’nundur. Hamd ve övgü O’na mahsustur. Hayatı veren O’dur, ölümü veren O’dur. O daima diridir; asla ölmez. Bütün hayır O’nun elindedir. O her şeye hakkıyla gücü yetendir. Dönüş de O’nadır.
Buradaki “kelime” ifadesini bugünkü Türkçedeki tek sözcük anlamıyla düşünmemek gerekir. Risale’de bu tevhid cümlesi on bir mâna basamağı halinde ele alınmaktadır.
Her basamak Allah’ı başka bir yönüyle tanıtır ve insanın farklı bir yarasına mânevî ilaç olur.
Bu on bir hakikat şöyledir:
Lâ ilâhe illallah — Allah’tan başka ilâh yoktur.
Vahdehû — O birdir.
Lâ şerîke leh — O’nun ortağı yoktur.
Lehü’l-mülk — Mülk O’nundur.
Ve lehü’l-hamd — Hamd O’nundur.
Yuhyî — Hayatı O verir.
Ve yumît — Ölümü O verir.
Ve hüve hayyun lâ yemût — O diridir, ölmez.
Bi-yedihi’l-hayr — Bütün hayır O’nun elindedir.
Ve hüve alâ kulli şey’in kadîr — O her şeye kadirdir.
Ve ileyhi’l-masîr — Dönüş O’nadır.
Şimdi bu on bir büyük tevhid hakikatinin insan ruhuna verdiği müjdeleri tek tek inceleyelim.
İnsanın ihtiyaçları saymakla bitmez.
Havaya ihtiyacı vardır.
Suya ihtiyacı vardır.
Gıdaya, sağlığa, güvenliğe, sevgiye, merhamete ve huzura ihtiyacı vardır.
Fakat insanın bütün bunları kendi başına temin edecek kudreti yoktur.
İşte:
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ
hakikati insana şöyle bir mânevî güven verir:
“Sen sahipsiz değilsin.”
Seni yaratan bir Rabbin vardır.
İhtiyaçlarını bilen O’dur.
Kalbinden geçenleri bilen O’dur.
Duanı işiten O’dur.
Seni korumaya gücü yeten O’dur.
Böylece insan, yalnızlık ve sahipsizlik düşüncesinden kurtularak Allah’ın rahmetine sığınır.
Ben sahipsiz değilim. Rabbim var.
İnsan bazen sebepler arasında yorulur.
“Bunu kim çözecek?”
“Kim bana yardım edecek?”
“Geleceğim ne olacak?”
“Rızkımı nasıl kazanacağım?”
diye endişelenir.
Vahdehû — O birdir hakikati bütün bu dağınıklığı tek merkeze toplar.
Kâinatın Sultanı birdir.
Rızkı veren birdir.
Hayatı veren birdir.
Şifayı yaratan birdir.
Kalpleri idare eden birdir.
Bu sebeple mümin sebeplere müracaat eder fakat sebepleri ilâhlaştırmaz.
Doktora gider; şifayı Allah’tan bilir.
Çalışır; rızkı Allah’tan bilir.
Tedbir alır; neticeyi Allah’a bırakır.
Her şeyin anahtarı tek bir Rabbin elindedir.
Allah’ın saltanatında ortak olmadığı gibi rububiyetinde de ortağı yoktur.
Bu çok büyük bir müjdedir.
Çünkü insanın Allah’a ulaşması için başka bir varlığın iznine ihtiyacı yoktur.
Dua etmek için aracı gerekmez.
Allah:
gece de işitir,
gündüz de işitir,
kalabalıkta da işitir,
yalnızken de işitir,
sesle yapılan duayı da bilir,
kalpten geçen niyazı da bilir.
Milyarlarca insan aynı anda dua etse birinin duası diğerine mâni olmaz.
Rabbime doğrudan doğruya dua edebilirim. Aramızda hiçbir engel yoktur.
İnsanın en ağır yüklerinden biri her şeyi kendisinin idare etmek zorunda olduğunu zannetmesidir.
Hâlbuki:
Bedenimiz Allah’ın mülküdür.
Dünya Allah’ın mülküdür.
Ailemiz Allah’ın mülküdür.
Sevdiklerimiz Allah’ın mülküdür.
Gelecek Allah’ın mülküdür.
Kâinat Allah’ın mülküdür.
İnsan elinden gelen vazifeyi yapar fakat bütün kâinatın yükünü omzuna almaya çalışmaz.
Bu hakikat tevekkülün temelidir.
“Ben vazifemi yaparım; netice Allah’a aittir.”
Mülk benim değil; Allah’ındır. Bu yüzden bütün kâinatın yükünü taşımak zorunda değilim.
Bir meyve yediğimizde yalnız meyvenin tadını düşünürsek bir nimet görmüş oluruz.
Fakat:
“Bu nimeti bana kim gönderdi?”
diye düşünürsek nimetten Mün’im’e, yani nimeti verene geçeriz.
Su sadece su değildir.
Allah’ın ikramıdır.
Ekmek sadece gıda değildir.
Allah’ın ihsanıdır.
Güneş yalnızca bir yıldız değildir.
Hayat için hazırlanmış büyük bir nimettir.
Göz, kulak, kalp, akıl, aile, hava, su, sağlık…
Bütün nimetlerin arkasında İlâhî rahmet görülür.
Böylece nimet geçse bile nimeti gönderen Rahmet Hazinesi’nin tükenmediği anlaşılır.
Nimetler geçebilir; fakat nimetleri gönderen Allah’ın rahmeti bâkidir.
Hayat, insanın kendi yaptığı bir eser değildir.
Kalbimizi biz çalıştırmıyoruz.
Hücrelerimizi biz yönetmiyoruz.
Uykuda bedenimizi biz idare etmiyoruz.
Binlerce biyolojik faaliyet irademiz dışında devam ediyor.
Hayat bize verilmiş büyük bir emanettir.
Bu sebeple insan:
“Hayat tamamen benimdir.”
demek yerine:
“Hayat Rabbimin bana verdiği kıymetli bir emanettir.”
diye düşünür.
Bu bakış hayatın sıkıntılarını da anlamlandırır.
Dünya yalnız rahat etmek için değil; iman, ibadet, marifet, şükür ve güzel ameller kazanmak için bir imtihan meydanıdır.
Hayatım sahipsiz ve gayesiz değildir; onu bana Allah vermiştir.
İşte insanın en büyük korkularından birine cevap gelir:
Ölüm nedir?
Risale-i Nur’un bu bölümünde ölüm; mutlak yok oluş olarak değil, dünya hayatındaki vazifenin sona ermesi ve başka bir âleme geçiş olarak değerlendirilir.
Mümin açısından ölüm:
yok olmak değildir,
ebedî ayrılık değildir,
başıboş bir hadise değildir.
Allah’ın emriyle gerçekleşen bir mekân değişikliğidir.
Dünya hayatından âhiret hayatına geçiştir.
Bu bakış ölümün yüzünü tamamen değiştirir.
Kabir yalnızca toprağa açılan bir çukur olarak değil, ebedî hayata açılan bir kapı olarak görülmeye başlanır.
Ölüm yokluk değil; dünya hayatından âhiret hayatına geçiştir.
İnsan sever.
Annesini sever.
Babasını sever.
Eşini sever.
Çocuklarını sever.
Dostlarını sever.
Dünyayı ve güzel şeyleri sever.
Fakat dünyadaki bütün sevgilerin üzerinde fanilik gölgesi vardır.
İşte bu kelime kalbin en derin yarasına merhem olur:
Allah bâkidir.
O ölmez.
O kaybolmaz.
O’nun rahmeti tükenmez.
O’nun güzelliği sona ermez.
O’nun kullarına olan ilmi ve hâkimiyeti kesilmez.
Böylece iman insana:
“Bâki olan Allah’a bağlan.”
dersini verir.
Her şey fâni olsa bile Rabbim bâkidir.
İnsan dünyada yaptığı iyiliklerin kaybolduğunu düşünebilir.
Kimsenin görmediği bir iyilik…
Gizlice verilen sadaka…
Bir yetimin başını okşamak…
Bir hastayı ziyaret etmek…
Birine güzel söz söylemek…
Bir namaz…
Bir dua…
Bir gözyaşı…
Bir fedakârlık…
İnsanlar unutabilir.
Fakat Allah unutmaz.
İşte “Bi-yedihi’l-hayr” bunu hatırlatır:
Hiçbir hayır Allah katında kaybolmaz.
Dünya kapanan bir hesap değildir.
Asıl hesap âhirette tamamlanacaktır.
Allah için yaptığım hiçbir iyilik kaybolmaz.
İnsan âhireti düşündüğünde:
“Çürümüş bedenler nasıl yeniden dirilecek?”
diye sorabilir.
Risale-i Nur, insanı bahara bakmaya davet eder.
Kışın adeta ölmüş görünen yeryüzü baharda yeniden canlandırılır.
Sayısız bitki yeniden çıkar.
Ağaçlar yapraklanır.
Çiçekler açar.
Hayvanlar çoğalır.
Yeryüzü yeniden hayatla dolar.
Bütün bunları yapan kudret için insanı yeniden yaratmak güç değildir.
Allah’ın kudreti sonsuzdur.
“Ve hüve alâ kulli şey’in kadîr.”
İşte haşir inancının büyük dayanaklarından biri budur.
Beni ilk defa yaratan Allah, öldükten sonra tekrar yaratmaya da kadirdir.
On birinci kelime bütün yolculuğun istikametini gösterir.
İnsan nereden geldi?
Allah’ın yaratmasıyla dünyaya geldi.
Nereye gidiyor?
Yine Allah’ın huzuruna gidiyor.
Dünya ebedî ikamet yeri değildir.
Bir misafirhanedir.
Bir imtihan meydanıdır.
Bir ticaret yeridir.
İnsan burada iman ve salih amelle âhireti için hazırlanır.
Sonunda Rabbine döner.
Bu nedenle ölüm yolun sonu değil, yolculuğun yeni bir safhasıdır.
Müminin istikameti hiçlik değildir.
Allah’ın rahmetine ve ebedî âleme doğrudur.
Hiçliğe gitmiyorum; Rabbime dönüyorum.
Bu tevhid cümlesinin tamamını birlikte düşündüğümüzde muazzam bir iman tablosu ortaya çıkar:
Lâ ilâhe illallah:
Sahibin var.
Vahdehû:
Sahibin birdir.
Lâ şerîke leh:
O’nun ortağı yoktur; O’na doğrudan dua edebilirsin.
Lehü’l-mülk:
Sen ve bütün kâinat O’nun mülküsünüz.
Ve lehü’l-hamd:
Bütün nimetlerin gerçek sahibi O’dur.
Yuhyî:
Hayatı O verdi.
Ve yumît:
Ölüm de O’nun emriyledir.
Ve hüve hayyun lâ yemût:
Her şey fâni olsa da O bâkidir.
Bi-yedihi’l-hayr:
Bütün hayır O’nun elindedir ve hiçbir güzel amel kaybolmaz.
Ve hüve alâ kulli şey’in kadîr:
Seni yeniden diriltmeye ve ebedî saadeti yaratmaya gücü yeter.
Ve ileyhi’l-masîr:
Sonunda dönüş O’nadır.
Bu tevhid dersi aslında insanın dört temel sorusuna da cevap verir.
Allah’ın kuluyum ve mülküyüm.
Allah verdi.
Yok oluş değil; Allah’ın emriyle başka bir âleme geçiştir.
Rabbimin huzuruna ve âhiret âlemine gidiyorum.
Bu dört cevap kalbe yerleştiğinde dünya algısı değişir.
Bu dua insanı tembelliğe değil, tevekküle götürmelidir.
Tevekkül:
“Hiçbir şey yapmayayım, Allah yapar.”
demek değildir.
Doğru anlayış:
Sebebe müracaat et, vazifeni yap, fakat neticeyi Allah’tan bil.
Hasta olduğunda doktora git.
Fakat şifayı doktordan bağımsız görme.
Çalış.
Fakat rızkın yalnız patronun veya müşterinin elinde olduğunu düşünme.
Tedbir al.
Fakat geleceğin bütün yükünü omuzlarına alma.
Çünkü:
لَهُ الْمُلْكُ
“Mülk O’nundur.”
İnsan bir sıkıntıya düştüğünde bu on bir kelimeyi yalnız diliyle değil, mânasını düşünerek okuyabilir:
“Rabbim, senden başka hakiki ilâh yoktur.
Sen birsin.
Ortağın yoktur.
Ben de, başıma gelen hadiseler de Senin mülkündedir.
Hamd Sana aittir.
Hayatımı Sen verdin.
Ölümümü de Sen takdir edeceksin.
Sen bâkisin, ölmezsin.
Bütün hayır Senin elindedir.
Sen her şeye kadirsin.
Ve sonunda dönüşüm Sanadır.”
Bu şekilde okunduğunda tevhid, sadece dilde tekrarlanan bir zikir olmaktan çıkar; insanın dünyayı yorumlama biçimine dönüşür.
Yirminci Mektup’un başındaki önemli esaslardan biri şudur:
İmanın gayesi yalnızca “Allah vardır.” demek değildir.
İman insanı marifetullaha, yani Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanımaya götürür.
Marifetullah ise muhabbetullaha, Allah sevgisine götürür.
Allah’ı tanıyan insan:
nimette Rahmân’ı,
rızıkta Rezzâk’ı,
şifada Şâfî’yi,
hayatta Muhyî’yi,
ölümde Mümît’i,
hikmette Hakîm’i,
merhamette Rahîm’i,
kudrette Kadîr’i
tefekkür eder.
Böylece kâinat başıboş hadiselerin meydana geldiği anlamsız bir yer olmaktan çıkar; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini gösteren büyük bir tefekkür kitabı haline gelir.
Sabah insan yeni bir güne başlar.
Gece uykuya dalan beden yeniden uyanır.
Yeni bir hayat sayfası açılır.
İnsan sabah:
يُحْيِي — “Hayatı veren O’dur.”
hakikatini düşünür.
Akşam olduğunda ise bir gün daha ömür defterinden kapanmıştır.
Güneş batar.
Canlılar dinlenmeye çekilir.
İnsan:
وَيُمِيتُ — “Ölümü veren O’dur.”
hakikatini hatırlar.
Böylece sabah ve akşam, yalnız astronomik zaman dilimleri olmaktan çıkar; hayat ve ölümün günlük iki büyük tefekkür dersine dönüşür.
Her cümlede kısa bir an durup şu anlamları kalpten geçirmek faydalı bir tefekkür yöntemi olabilir:
لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ
→ Rabbim var.
وَحْدَهُ
→ Rabbim birdir.
لَا شَرِيكَ لَهُ
→ Hiçbir ortağı yoktur.
لَهُ الْمُلْكُ
→ Her şey O’nundur.
وَلَهُ الْحَمْدُ
→ Bütün nimetler için hamd O’nadır.
يُحْيِي
→ Hayatımı O verdi.
وَيُمِيتُ
→ Ölümüm de O’nun emriyledir.
وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ
→ Rabbim bâkidir.
بِيَدِهِ الْخَيْرُ
→ Bütün hayır O’nun elindedir.
وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
→ Rabbimin her şeye gücü yeter.
وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ
→ Sonunda Rabbime döneceğim.
Bu kısa tevhid cümlesi, dikkatle düşünüldüğünde insanın bütün hayatını kuşatan bir iman dersi hâline gelir.
Geçmiş için:
Hamd.
Bugün için:
Ubudiyet ve tevekkül.
Gelecek için:
Allah’a güven.
Nimet karşısında:
Şükür.
Musibet karşısında:
Sabır ve teslimiyet.
Hayat karşısında:
Emanet şuuru.
Ölüm karşısında:
Âhiret ümidi.
Korku karşısında:
Kudret-i İlâhiyeye dayanmak.
Yalnızlık karşısında:
Allah’ın yakınlığını hatırlamak.
Fanilik karşısında:
Bâki olan Allah’a bağlanmak.
Kabir karşısında:
“Ve ileyhi’l-masîr — Dönüş O’nadır.”
hakikatini düşünmek…
İşte Yirminci Mektup’un bu büyük tevhid dersi insana âdeta şunu öğretmektedir:
Sahipsiz değilsin.
Başıboş değilsin.
Hayatın mânasız değil.
Ölüm yokluk değil.
İyiliklerin kaybolmuyor.
Duaların işitiliyor.
Kâinat sahipsiz değil.
Her şey Allah’ın mülkünde, ilmi ve kudreti dahilinde cereyan ediyor.
Ve yolculuğun sonunda:
Bu sebeple kelâm-ı tevhid yalnız dille söylenen bir zikir değil; insanın hayata, ölüme, nimete, musibete, geleceğe ve âhirete iman gözüyle bakmasını sağlayan büyük bir tefekkür dersidir.
Bu bölümün Risale-i Nur’daki kaynağı Yirminci Mektup, Birinci Makamdır. Eserde gerçekten “on bir kelime”nin her birinde bir müjde, şifa ve mânevî lezzet bulunduğu belirtiliyor; devamında 11 bölüm “Lâ ilâhe illallah”tan “Ve ileyhi’l-masîr”e kadar tek tek açıklanıyor. (Risale-i Nur Külliyatı)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.