- Salih Avcı
- 21.02.2023
Dua, İslamiyet’te yalnızca “Allah’tan bir şey istemek” değildir. Risale-i Nur’un bakış açısında dua; insanın acizliğini ve fakirliğini anlaması, Allah’ın kudretini ve rahmetini tanıması, kulluğunu ilan etmesi ve doğrudan Rabbine yönelmesidir.
Bu sebeple dua, sadece sıkıntılı zamanlarda başvurulan bir çare değil, kulluğun temel ifadelerinden biridir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, size cevap vereyim.”
(Mü’min, 40/60)
Bir başka ayette:
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ
“De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”
(Furkan, 25/77)
Risale-i Nur ise duayı insanın yaratılışındaki acz, fakr, ihtiyaç ve kulluk sırrı üzerinden açıklar.
Bediüzzaman Said Nursî, Yirmi Üçüncü Söz’de çok özlü bir şekilde:
“Dua bir sırr-ı ubudiyettir.”
der.
Yani dua, kulluğun bir sırrıdır.
Bu ifade çok önemlidir. Çünkü dua yalnızca ihtiyaçlarımızın karşılanması için yapılan bir talep değildir.
Asıl maksat:
Allah’a yönelmek, O’nu Rab olarak tanımak ve kulluğumuzu göstermektir.
İnsan dua ederken aslında şöyle demektedir:
“Allah’ım! Ben âcizim, Sen Kadîr’sin.
Ben fakirim, Sen Ganî’sin.
Ben muhtacım, Sen Rahîm’sin.
Ben bilmiyorum, Sen Alîm’sin.
Ben geleceği göremiyorum, Sen her şeyi biliyorsun.
Ben kendime dahi tam olarak hükmedemiyorum, her şey Senin hükmündedir.”
İşte duanın ruhu budur.
Risale-i Nur’a göre insanın dua etmesinin en önemli sebeplerinden biri yaratılışındaki sonsuz acizlik ve fakirliktir.
İnsan görünüşte güçlü olabilir.
Malı olabilir.
Makamı olabilir.
Bilgisi olabilir.
Sağlığı yerinde olabilir.
Fakat gerçekte insan son derece âcizdir.
Kalbinin çalışmasını kendisi sağlamaz.
Bir hücresini kendisi yaratamaz.
Güneşi doğduramaz.
Yağmuru yağdıramaz.
Depremi durduramaz.
Hastalığı tamamen kontrol edemez.
Yaşlanmayı durduramaz.
Ölümün önüne geçemez.
Sevdiği insanların hayatlarını garanti altına alamaz.
Gelecekte başına ne geleceğini bilemez.
İşte insan bu hakikati anlayınca, kendisinden sonsuz derecede güçlü bir Zât'a dayanma ihtiyacı hisseder.
O Zât Allah’tır.
Dua bu dayanmanın dilidir.
Risale-i Nur’da insanın aczinin, yani güçsüzlüğünün önemli bir kulluk vesilesi olduğu anlatılır.
Normalde acizlik kötü bir şey gibi düşünülebilir.
Fakat insan acizliğini doğru anlayınca bu acizlik onu Allah’a götürür.
Mesela ağır hasta olan bir insan düşünelim.
Doktora gider.
İlaç kullanır.
Tedavi olur.
Bunların hepsi sebeplere müracaattır ve gereklidir.
Fakat insan bilir ki:
Doktor da Allah’ın kuludur.
İlaç da Allah’ın yarattığı maddelerden oluşmaktadır.
Hücreleri yaratan Allah’tır.
Vücudu iyileştiren sistemi yaratan Allah’tır.
Şifayı veren de nihayetinde Allah’tır.
Kur’ân’da Hz. İbrahim’in diliyle:
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.”
(Şuarâ, 26/80)
buyrulur.
Dolayısıyla mümin sebepleri kullanır fakat neticeyi sebeplerden değil Allah’tan bilir.
Bu anlayış duanın temelidir.
Risale-i Nur’daki fakr kavramı yalnızca parasızlık değildir.
Fakr:
İnsanın ihtiyaçlarının çok, bunları kendi başına karşılama gücünün ise çok sınırlı olmasıdır.
İnsan havaya muhtaçtır.
Suya muhtaçtır.
Güneşe muhtaçtır.
Toprağa muhtaçtır.
Bitkilere muhtaçtır.
Hayvanlara muhtaçtır.
Ailesine muhtaçtır.
Sevgiye muhtaçtır.
Sağlığa muhtaçtır.
Huzura muhtaçtır.
Affedilmeye muhtaçtır.
Rahmete muhtaçtır.
Ve en önemlisi:
Ebedî saadete muhtaçtır.
İnsanın ihtiyaçları neredeyse bütün kâinata uzanmaktadır.
Fakat insanın gücü çok sınırlıdır.
İşte bu büyük ihtiyaç ile küçük kudret arasındaki mesafe, insanı dua kapısına götürür.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Dua ibadettir.”
(Tirmizî, Daavât, 1)
Çünkü insan dua ederken Allah’ın:
Rab olduğunu,
her şeyi bildiğini,
her şeye gücünün yettiğini,
kendisini işittiğini,
ihtiyaçlarını bildiğini,
rahmet sahibi olduğunu
kabul etmektedir.
Bu nedenle dua başlı başına bir tevhid ilanıdır.
Bir insan:
“Allah’ım bana yardım et.”
dediğinde aslında:
“Gerçek yardım Senin elindedir.”
demektedir.
“Allah’ım beni affet.” dediğinde:
“Günahları gerçekten bağışlayan Sensin.”
demektedir.
“Allah’ım bana şifa ver.” dediğinde:
“Şâfî Sensin.”
demektedir.
“Allah’ım beni koru.” dediğinde:
“Hakiki muhafaza eden Sensin.”
demektedir.
Böylece dua, Allah’ın isimlerini tanımaya açılan bir kapı olur.
Dua ile Esmâ-i Hüsnâ arasında çok güçlü bir ilişki vardır.
İnsan ihtiyacına göre Allah’ın farklı isimlerine yönelir.
| İnsanın hâli | Yöneldiği İlâhî isim |
|---|---|
| Hastalık | eş-Şâfî |
| Günah | el-Gafûr, et-Tevvâb |
| Rızık ihtiyacı | er-Rezzâk |
| Tehlike | el-Hafîz |
| Merhamet ihtiyacı | er-Rahmân, er-Rahîm |
| Bilgi ihtiyacı | el-Alîm |
| Güçsüzlük | el-Kadîr |
| Çaresizlik | el-Mucîb |
| Hidayet ihtiyacı | el-Hâdî |
Böylece insanın ihtiyaçları, onu Allah’ın isimlerini tanımaya götürür.
Hastalık Şâfî ismini, açlık Rezzâk ismini, günah Gafûr ismini, korku Hafîz ismini, çaresizlik Mucîb ismini tanıtır.
Bu açıdan bakıldığında insanın ihtiyaçları sadece sıkıntı değildir.
Bazen ihtiyaçlar insanı Allah’a götüren manevi öğretmenlere dönüşür.
Risale-i Nur duayı geniş bir şekilde ele alır. Dua yalnızca elleri açarak yapılan sözlü dua değildir.
Genel olarak dua birkaç şekilde düşünülebilir.
Bir çekirdeğin küçücük yapısında koca bir ağaca dönüşme kabiliyeti vardır.
Çekirdek adeta hâliyle:
“Beni ağaç yap.”
demektedir.
Bir yumurtanın içindeki kabiliyet:
“Beni kuş hâline getir.”
gibidir.
Bir insanın yaratılışındaki kabiliyetler de gelişmek ister.
Risale-i Nur bu tür yaratılıştan gelen yönelişleri istidat lisanıyla dua çerçevesinde değerlendirir.
Canlıların ihtiyaçları da bir çeşit duadır.
Yeni doğmuş bir bebeği düşünelim.
Konuşamaz.
Kazanç sağlayamaz.
Yemeğini hazırlayamaz.
Fakat ihtiyacı vardır.
Anne sütü onun ihtiyacına tam uygun şekilde hazırlanmıştır.
Bebek diliyle istemese bile ihtiyacı adeta dua etmektedir.
Bitkilerin suya ihtiyacı vardır.
Hayvanların rızka ihtiyacı vardır.
Canlıların korunmaya ihtiyacı vardır.
Bu ihtiyaçların karşılanması Risale-i Nur perspektifinde rahmetin ihtiyaca cevap vermesi şeklinde okunur.
İnsan bazen öyle bir duruma gelir ki bütün sebepler tükenir.
İşte buna ıztırar, yani çaresizlik hâli denilebilir.
Denizde fırtınaya yakalanan insan...
Ağır hastalık karşısında çaresiz kalan kişi...
Büyük bir tehlike içinde bulunan kimse...
Bu durumlarda insanın fıtratı doğrudan Rabbine yönelebilir.
Kur’ân bu hâli şöyle anlatır:
“Gemiye bindikleri zaman dini yalnız Allah’a has kılarak O’na dua ederler...”
(Ankebût, 29/65)
Çünkü sebepler perdesi düşünce insan kalben:
“Beni ancak Allah kurtarabilir.”
hakikatine yaklaşır.
Risale-i Nur’un dua anlayışında çok önemli noktalardan biri fiilî duadır.
Fiilî dua:
Bir sonucu Allah’tan isterken, Allah’ın o sonuç için koyduğu sebeplere de başvurmaktır.
Örneğin:
Başarı isteyen öğrenci → çalışmalıdır.
Rızık isteyen insan → helal yoldan çalışmalıdır.
Şifa isteyen hasta → uygun tedaviye başvurmalıdır.
Ürün isteyen çiftçi → toprağı sürmeli, tohumu ekmeli ve sulamalıdır.
İş isteyen kişi → başvuru yapmalı, kendisini geliştirmelidir.
Sonra da:
“Allah’ım sebeplere müracaat ettim; neticeyi Sen hayırlı eyle.”
demelidir.
Sadece dua edip hiçbir gayret göstermemek, sebepler dünyasının hikmetini göz ardı etmek olur.
Kavlî dua, bildiğimiz anlamıyla insanın diliyle Allah’a yönelmesidir.
Mesela:
“Allah’ım beni affet.”
“Allah’ım bana hidayet ver.”
“Allah’ım ailemi koru.”
“Allah’ım bana helal ve bereketli rızık ver.”
“Allah’ım imanımı kuvvetlendir.”
“Allah’ım beni güzel ahlâklı kullarından eyle.”
Bunlar kavlî dualardır.
En güzeli ise fiilî dua ile kavlî duayı birleştirmektir.
Bu soru dua konusunda en çok yanlış anlaşılan meselelerden biridir.
Risale-i Nur bu konuda çok önemli bir ayrım yapar:
Duaya cevap verilmesi başka, duanın aynen kabul edilmesi başkadır.
Allah her duayı bilir.
Her duayı işitir.
Fakat kulun istediğini aynen vermesi, İlâhî hikmete bağlıdır.
Bediüzzaman’ın verdiği meşhur mana ile, hasta bir çocuk doktora:
“Bana şu ilacı ver.”
diyebilir.
Doktor çocuğu dinler.
Fakat çocuğun istediği ilaç zararlıysa onu vermez.
Başka ilaç verir.
Daha iyisini verir.
Veya hiç ilaç vermez.
Çocuk:
“Doktor beni duymadı.”
diyemez.
Doktor duymuştur fakat çocuğun isteğini kendi bilgisiyle değerlendirmiştir.
Dua da buna benzer.
İnsan:
“Allah’ım bunu bana ver.”
der.
Fakat Allah kulunun geçmişini, bugününü ve geleceğini bilir.
Kul ise yalnızca bugünkü arzusunu bilir.
Bu nedenle bazen insanın istediği:
Bazen:
Bazen:
Bazen:
Bazen de:
Kur’ân şöyle bildirir:
“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(Bakara, 2/216)
Bu ayet dua anlayışımız için büyük bir ölçüdür.
Risale-i Nur’un en önemli ölçülerinden biri şudur:
Duanın asıl maksadı kulluktur.
Yani namaz nasıl yalnız dünyevî kazanç için kılınmıyorsa, dua da yalnız dünyevî sonuç almak için yapılmaz.
İnsan dua eder.
Allah verirse şükreder.
Vermezse:
“Rabbim benim bilmediğimi biliyor.”
der.
Dua etmeye devam eder.
Çünkü dua neticesinde istediği şey hemen gerçekleşmese bile insan çok büyük bir şey kazanmıştır:
Allah’a yönelmiştir.
Risale-i Nur’da bazı hadiselerin dua vakti olduğu anlatılır.
Nasıl güneşin batması akşam namazının sebebi değil, vaktinin işaretiyse; bazı sıkıntılar da duanın hakiki sebebi değil, dua vaktinin geldiğini gösteren hadiseler olabilir.
Hastalık gelir.
İnsan Allah’a yönelir.
Sıkıntı gelir.
İnsan Allah’a sığınır.
Yalnızlık gelir.
İnsan Rabbini hatırlar.
Çaresizlik gelir.
İnsan:
“Hasbunallahu ve ni’mel vekîl — Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.”
der.
Bu bakımdan musibet her zaman sadece cezalandırma şeklinde okunmamalıdır.
Bazen musibet:
kul ile Rabbi arasındaki bağı kuvvetlendiren bir dua vakti olabilir.
Bu mesele kader açısından çok önemlidir.
İnsan bazen:
“Allah her şeyi biliyorsa neden dua ediyorum?”
diye sorabilir.
Buradaki yanlışlık, duayı kaderin dışında düşünmektir.
Dua da kaderin içindedir.
Allah yalnız sonucu değil, sonuca götüren sebepleri de bilir ve takdir eder.
Mesela Allah bir nimetin kuluna dua vasıtasıyla ulaşmasını takdir etmiş olabilir.
Dolayısıyla:
Kader → duaya engel değildir.
Dua → kader düzeninin içindeki sebeplerden biridir.
Nasıl yemek yemek doymanın, su içmek susuzluğun giderilmesinin bir sebebi ise dua da bazı İlâhî ihsanların manevi sebebi olabilir.
Bu nedenle mümin:
“Nasıl olsa kaderimde varsa olur.”
deyip duayı terk etmez.
Çalışır, dua eder ve neticeyi Allah’a bırakır.
Tevekkül:
Hiçbir şey yapmadan Allah’tan beklemek değildir.
Tevekkül:
Sebeplere müracaat ettikten sonra neticeyi Allah’tan bilmektir.
Çiftçi:
Tohumu eker.
Toprağı sürer.
Sular.
Bakımını yapar.
Bunlar fiilî duadır.
Fakat yağmuru yaratamaz.
Toprağın içindeki tohumu canlandıramaz.
Bir taneden yüzlerce tane çıkaramaz.
İşte buradan sonra:
“Allah’ım bereketi Sen ver.”
der.
Bu tevekküldür.
İnsan sebeplere fazla bağlandığında neticeyi sebeplerden zannetmeye başlayabilir.
“Doktor beni iyileştirdi.”
“Para beni kurtardı.”
“Filanca kişi olmasaydı mahvolurdum.”
gibi ifadeler bazen kalben sebeplere aşırı bağlanmaya dönüşebilir.
Dua ise insana şunu hatırlatır:
Doktor sebeptir, Şâfî Allah’tır.
İş sebeptir, Rezzâk Allah’tır.
İlaç sebeptir, şifayı yaratan Allah’tır.
İnsanlar vesiledir, yardımı yaratan Allah’tır.
Böylece insan sebepleri inkâr etmez fakat sebepleri ilahlaştırmaz.
Dua eden insan gün boyunca Rabbini hatırlar.
Sabah:
“Allah’ım bugünümü hayırlı eyle.”
Evden çıkarken:
“Allah’ım beni koru.”
İşe başlarken:
“Allah’ım işimi kolaylaştır.”
Bir nimet görünce:
“Elhamdülillah.”
Bir hata yapınca:
“Estağfirullah.”
Korkunca:
“Hasbunallahu ve ni’mel vekîl.”
Bir şey isteyince:
“Allah’ım hakkımda hayırlıysa nasip et.”
Böyle yaşayan insanın bütün hayatı yavaş yavaş dua hâline dönüşür.
İnsan çoğu zaman istediği şeyin kendisi için gerçekten hayırlı olup olmadığını bilemez.
Bu nedenle dua ederken teslimiyet önemlidir.
Mesela:
“Allah’ım bu işi mutlaka bana ver.”
yerine:
“Allah’ım, bu iş dünyam, ahiretim, imanım ve ailem için hayırlıysa bana nasip et; hayırlı değilse benden uzaklaştır ve bana daha hayırlısını nasip et.”
demek daha kapsamlı bir teslimiyettir.
Bu anlayışın en güzel örneklerinden biri istihare duasındaki teslimiyet ruhudur.
Kul ister fakat son hükmü Allah’ın hikmetine bırakır.
Duanın gecikmesi, reddedildiği anlamına gelmez.
Bazen Allah kulunu dua hâlinde tutar.
Çünkü insan istediği şeyi hemen elde etse belki duasını bırakacaktır.
Fakat ihtiyaç devam ettikçe:
Daha çok Allah’a yönelir.
Daha çok istiğfar eder.
Daha çok namaz kılar.
Daha çok tefekkür eder.
Daha çok tevekkül eder.
Böylece istediği dünyevî şeyden çok daha büyük bir manevi kazanç elde edebilir.
Bu nedenle bazen gecikme:
mahrumiyet değil, manevi terbiye ve rahmet vesilesi olabilir.
Gerçek dua sabır ister.
İnsan bugün dua edip:
“Neden olmadı?”
diye hemen ümitsizliğe düşmemelidir.
Peygamberlerin dualarında bile uzun bekleyişler vardır.
Hz. Zekeriyya aleyhisselâm yıllarca evlat istemiştir.
Hz. Eyyûb aleyhisselâm hastalık karşısında sabırla Rabbine yönelmiştir.
Hz. Yakub aleyhisselâm Hz. Yusuf’a kavuşmayı uzun yıllar beklemiştir.
Dolayısıyla dua:
istemek + sabretmek + tevekkül etmek + Allah’ın hikmetine teslim olmak
şeklinde anlaşılmalıdır.
Dua eden insanın en önemli özelliklerinden biri ümittir.
Çünkü dua etmek:
“Benim Rabbim var.”
demektir.
Her kapı kapansa bile Allah’ın kapısı açıktır.
İnsanlardan yardım gelmese bile Allah’ın kudreti tükenmez.
Maddi sebepler ortadan kalksa bile Allah’ın rahmeti sona ermez.
Bu sebeple dua, insanın ruhunda güçlü bir ümit meydana getirir.
İnsanın en büyük ihtiyaçlarından biri de bağışlanmadır.
Çünkü insan hata yapar.
Günaha düşebilir.
Yanlış karar verebilir.
Nefsine yenilebilir.
Fakat Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.”
(Zümer, 39/53)
Bu sebeple en önemli dualardan biri:
“Estağfirullah ve etûbü ileyh.”
yani:
“Allah’tan bağışlanma diliyorum ve O’na tövbe ediyorum.”
duasıdır.
Müslüman her namazda Fâtiha sûresinde:
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
“Bizi dosdoğru yola ilet.”
(Fâtiha, 1/6)
diye dua eder.
Bu çok düşündürücüdür.
Mümin zaten iman etmiş olduğu hâlde tekrar tekrar hidayet ister.
Çünkü hidayetin:
devam etmesi,
kuvvetlenmesi,
istikamet üzere kalması,
son nefese kadar korunması gerekir.
Dolayısıyla insanın en büyük duası sadece:
“Allah’ım bana dünya nimetleri ver.”
değil;
“Allah’ım imanımı muhafaza et ve beni Sana ulaştıran dosdoğru yoldan ayırma.”
olmalıdır.
Dua sadece para, iş, evlilik, sağlık gibi dünyevî ihtiyaçlarla sınırlandırılmamalıdır.
Mümin hem dünyası hem ahireti için istemelidir.
Kur’ân bize çok dengeli bir dua öğretir:
رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
“Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.”
(Bakara, 2/201)
Dolayısıyla insan duasında:
iman, ihlas, takva, güzel ahlâk, af, mağfiret, hidayet, helal rızık, sağlık, huzur, aile saadeti, salih evlat, faydalı ilim, hayırlı ömür, güzel ölüm ve ebedî cennet
isteyebilir.
Duanın nihai hedefi yalnızca dünyadaki problemleri çözmek değildir.
Asıl büyük hedef:
Allah’ın rızasını kazanmaktır.
Çünkü insanın en büyük meselesi:
Daha fazla para kazanmak değil,
daha büyük ev almak değil,
daha yüksek makama ulaşmak değil,
daha uzun yaşamak bile değildir.
En büyük mesele:
İmanla yaşamak, imanla ölmek ve Allah’ın rızasına ulaşmaktır.
Bu nedenle insanın duasının merkezinde şu mana bulunmalıdır:
“Allah’ım, beni razı olduğun bir kul olarak yaşat ve huzuruna imanla çıkan kullarından eyle.”
Duanın ruhunda birkaç temel esas vardır:
Acizlik:
“Ben tek başıma yeterli değilim.”
Fakirlik:
“Her nimete muhtacım.”
Tevazu:
“Rabbimin huzurunda kulum.”
Ümit:
“Allah’ın rahmeti sonsuzdur.”
Korku:
“Günahlarım ve kusurlarım vardır.”
Tevekkül:
“Neticeyi Rabbime bırakıyorum.”
Teslimiyet:
“Allah benim için neyin hayırlı olduğunu benden daha iyi bilir.”
Israr:
“Dua etmekten vazgeçmeyeceğim.”
Bunlar birleştiğinde dua sadece ağızdan çıkan kelimeler olmaktan çıkar ve kalbin Rabbine yönelişine dönüşür.
Risale-i Nur’un dua anlayışını sade bir zincir hâlinde şöyle özetleyebiliriz:
İhtiyaç → Aczi hissettirir.
Acz → Kudreti sonsuz olan Allah’a yöneltir.
Fakr → Rahmeti sonsuz olan Allah’a yöneltir.
Yöneliş → Duayı doğurur.
Dua → Ubudiyeti meydana getirir.
Ubudiyet → Marifetullahı kuvvetlendirir.
Marifetullah → Muhabbetullahı artırır.
Muhabbetullah → Tevekkül ve teslimiyeti doğurur.
Böylece insanın bir ihtiyacı, doğru okunursa onu Rabbine götüren bir merdivene dönüşebilir.
Küçük bir çocuk düşünelim.
Çocuk tek başına büyük bir yükü kaldıramaz.
Fakat babasının elini tutar ve:
“Baba, bunu benim için kaldırır mısın?”
der.
Çocuğun gücü artmamıştır.
Fakat güçlü birine dayanmıştır.
İşte iman ve dua insana buna benzer manevi bir kuvvet verir.
İnsan:
“Ben her şeyi yapabilirim.”
demez.
Tam tersine:
“Ben âcizim; fakat Rabbimin kudreti sonsuzdur.”
der.
Bu nedenle dua insanı güçsüzleştirmez.
Aksine, acizliğini doğru yere bağlayarak insana tevekkül, ümit ve manevi dayanıklılık kazandırır.
Dua hayatın merkezine yerleştiğinde insanın olaylara bakışı değişir.
Hastalanınca:
“Şâfî olan Rabbim var.”
Rızık konusunda sıkışınca:
“Rezzâk olan Rabbim var.”
Günaha düşünce:
“Gafûr olan Rabbim var.”
Yolunu kaybedince:
“Hâdî olan Rabbim var.”
Korkunca:
“Hafîz olan Rabbim var.”
Yalnız kalınca:
“Allah bana şah damarımdan daha yakındır.”
Ölümü düşününce:
“Beni yoktan yaratan Rabbim yeniden diriltmeye de kadirdir.”
demeye başlar.
İşte dua insana yalnız bir talep yöntemi değil, bir iman bakışı kazandırır.
İnsan duasını şu dört aşamada düşünebilir:
“Allah’ım! Sen Rahmân'sın, Rahîm'sin, Kadîr'sin, Kerîm'sin.”
“Ben âcizim, fakirim, kusurluyum ve Sana muhtacım.”
“Allah’ım, şu ihtiyacımı rahmetinden istiyorum.”
“Eğer hakkımda hayırlıysa nasip et; değilse benden uzaklaştır ve bana daha hayırlısını ihsan et.”
İşte bu son cümle duayı tevekkül ve teslimiyetle tamamlar.
Allah’ım!
Sen benim Rabbimsin. Beni yoktan yaratan, hayat veren, rızıklandıran, koruyan ve bütün ihtiyaçlarımı bilen Sensin.
Ben âcizim, Sen Kadîr’sin.
Ben fakirim, Sen Ganî’sin.
Ben kusurluyum, Sen Gafûr’sun.
Ben hastalanırım, Sen Şâfî’sin.
Ben yolumu şaşırabilirim, Sen Hâdî’sin.
Ben geleceğimi bilmiyorum, Sen Alîm’sin.
Allah’ım, imanımı kuvvetlendir.
Kalbimi Kur’ân’ın nuru ve iman hakikatleriyle nurlandır.
Beni Sana hakkıyla kul olanlardan eyle.
Namazımı, duamı, ibadetimi ve bütün amellerimi ihlasla yapmayı nasip et.
Günahlarımı bağışla.
Bilerek veya bilmeyerek işlediğim kusurlarımı affet.
Nefsimin ve şeytanın şerrinden beni muhafaza et.
Bana helal, temiz ve bereketli rızık nasip et.
Aileme huzur, sağlık, iman ve saadet ver.
Sevdiklerimi dünya ve ahiret musibetlerinden muhafaza eyle.
Hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva, borçlularımıza eda, sıkıntıda olanlara ferahlık ihsan eyle.
Allah’ım!
Benden istediğim her şeyi değil, hakkımda hayırlı olanı ver.
Hayırlı zannettiğim fakat benim için zararlı olan şeylerden beni muhafaza et.
İstediğim bir şey hakkımda hayırlı değilse kalbimi ondan çevir ve bana ondan daha hayırlısını nasip et.
Dünyayı kalbimin en büyük gayesi yapma.
Beni dünyada iman ve istikamet üzere yaşat.
Son nefesimi kelime-i şehadet ile vermeyi nasip et.
Kabri bana cennet bahçelerinden bir bahçe eyle.
Mahşerde Peygamber Efendimiz ﷺ'in sancağı altında toplanmayı ve şefaatine nail olmayı nasip et.
Sıratı selametle geçmeyi ve rahmetinle ebedî cennetine girmeyi nasip eyle.
Ve bütün bunların üzerinde:
Benden razı ol Allah’ım.
Âmin.
Risale-i Nur perspektifinden dua meselesini tek cümlede özetlemek gerekirse:
Dua, insanın acz ve fakrını anlayarak sonsuz kudret ve rahmet sahibi Rabbine yönelmesi ve kulluğunu ilan etmesidir.
İnsan dua eder çünkü âcizdir.
Dua eder çünkü muhtaçtır.
Dua eder çünkü geleceği bilemez.
Dua eder çünkü kendini ve sevdiklerini her şeyden koruyamaz.
Dua eder çünkü günahlarının affına muhtaçtır.
Dua eder çünkü hidayete muhtaçtır.
Dua eder çünkü ebedî saadeti kendi gücüyle kazanamaz.
Fakat bütün bunlardan daha önemlisi:
İnsan dua eder çünkü kuldur ve Allah onun Rabbidir.
Bu sebeple dua yalnızca:
“Allah’ım bana istediğimi ver.”
demek değildir.
Olgun bir dua anlayışı şudur:
“Allah’ım! Ben ihtiyacımı Sana arz ediyorum. Sen beni benden daha iyi biliyorsun. İstediğim şey hakkımda hayırlıysa nasip et. Hayırlı değilse beni ondan koru. Fakat hangi durumda olursa olsun beni kapından, rahmetinden, imanından ve rızandan ayırma.”
İşte Risale-i Nur’un dua anlayışının merkezindeki büyük hakikat budur:
Duanın en büyük neticesi, istediğimiz şeyin verilmesinden önce, kulun Rabbini bulmasıdır.
Çünkü bazen insan dua eder ve istediği şey verilir.
Bazen verilmez.
Bazen daha güzeli verilir.
Bazen ahirete bırakılır.
Fakat samimi dua eden insan her hâlükârda çok kıymetli bir şey kazanır:
Rabbine yönelmiş olur.
Ve kul için bundan daha büyük bir kazanç yoktur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.