- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâm tarihinin ilk asrı yalnızca büyük fetihlerin, ilmin, takvânın ve sahâbe fedakârlığının yaşandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayan büyük fitnenin ardından Cemel Vak‘ası, Sıffîn Savaşı, Hakem Olayı, Harre Vak‘ası ve Mekke’nin kuşatılarak Kâbe’nin zarar görmesi gibi Müslümanların hafızasında derin yaralar bırakan hadiseler de meydana gelmiştir.
Bu olayları değerlendirirken iki aşırılıktan kaçınmak gerekir:
Birincisi, tarihî hadiseleri hiç yaşanmamış gibi görüp üzerlerini örtmek; ikincisi ise onları bugünün mezhep, siyaset ve grup kavgalarına malzeme ederek sahâbeye hakaret etmek, tekfir etmek veya geçmişin fitnesini yeniden üretmektir.
Kur’ân bize şöyle bir ölçü verir:
“Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin…”
(Hucurât, 49/9)
Ardından:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.”
(Hucurât, 49/10)
Demek ki müminlerin birbirleriyle savaşması mümkündür; ancak savaşmaları onları otomatik biçimde iman dairesinin dışına çıkarmaz. Kur’ân, savaşan iki topluluğu dahi “müminler” diye isimlendirmektedir.
Bu hakikat, Cemel ve Sıffîn gibi hadiseleri anlamada son derece önemlidir.
Hz. Osman radıyallahu anh’ın hilâfetinin son yıllarında İslâm coğrafyası çok genişlemişti. Farklı kavimler, sosyal gruplar ve siyasî beklentiler İslâm toplumuna dahil olmuştu. Bazı valiler hakkındaki şikâyetler, siyasî propagandalar, yanlış haberler ve çeşitli isyan hareketleri giderek büyüdü.
Nihayet Hz. Osman’ın evi Medine’de kuşatıldı ve üçüncü halife hicrî 35 yılında, milâdî 656’da şehit edildi.
Bu şehadet sıradan bir siyasî cinayet değildi.
İslâm toplumunda merkezî otoriteyi sarsan büyük bir kırılma meydana getirdi.
Hz. Osman’ın öldürülmesiyle beraber şu soru ortaya çıktı:
Katilleri kim bulacak, ne zaman cezalandıracak ve bozulan devlet düzeni nasıl yeniden kurulacaktı?
Hz. Ali radıyallahu anh halife seçildiğinde karşısında işte böylesine karışık bir ortam buldu. Hz. Osman’ın katilleri belirli birkaç kişiden ibaret, kolayca yakalanabilecek bir grup değildi. İsyancı unsurlar Medine’de güçlü durumdaydı. TDV İslâm Ansiklopedisi de Hz. Ali’nin önündeki en önemli meselenin Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması olduğunu, ancak karışıklığın buna hemen imkân vermediğini belirtmektedir.
Hz. Ali’nin yaklaşımı özetle:
Önce devlet düzenini sağlayalım, sonra suçluları kesin delillerle tespit ederek cezalandıralım.
Diğer bazı sahâbîlerin hassasiyeti ise:
Hz. Osman’ın kanının yerde kalması yeni fitnelere sebep olmadan sorumlular bir an önce cezalandırılsın.
İhtilafın önemli düğüm noktalarından biri buydu.
Hz. Âişe validemiz, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr radıyallahu anhüm Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması gerektiğini düşünüyorlardı.
Hz. Ali de katillerin cezalandırılmasına karşı değildi.
Asıl ihtilaf:
“Ne zaman ve hangi şartlarda?”
sorusundaydı.
Hz. Ali, devlet otoritesi sağlanmadan acele edilecek bir cezalandırmanın daha büyük kargaşa meydana getireceğini düşünüyordu.
Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr ise gecikmenin fitneyi büyüteceğinden endişe ediyorlardı.
Tarafların Basra civarında karşı karşıya gelmesinden sonra görüşmeler yapıldı. Kaynaklarda barış ihtimalinin oldukça güçlendiğine dair rivayetler vardır. Hz. Ali’nin gönderdiği Ka‘kā‘ b. Amr’ın görüşmeleri olumlu ilerlemiş, Hz. Ali ile Hz. Zübeyr arasındaki görüşmede de savaşın önlenmesi yönünde gelişmeler yaşanmıştır. Bununla birlikte olayların nasıl yeniden çatışmaya dönüştüğüne dair tarihî rivayetler farklılık göstermektedir; bu sebeple belirli bir grubun savaşı kesin biçimde başlattığına dair tartışmalı rivayetleri mutlak tarihî gerçek olarak sunmak doğru değildir.
Sonunda savaş başladı.
Hz. Âişe’nin bulunduğu devenin çevresinde çok şiddetli çarpışmalar yaşandığından hadise tarihe:
“Vak‘atü’l-Cemel – Deve Vak‘ası”
adıyla geçti.
Hz. Talha ve Hz. Zübeyr hayatlarını kaybettiler.
Hz. Ali galip geldi.
Cemel’in en önemli derslerinden biri, Hz. Ali’nin galibiyetten sonraki tavrıdır.
Hz. Ali ordusuna:
Kaçanların takip edilmemesini,
yaralıların öldürülmemesini,
evlere girilmemesini,
malların yağmalanmamasını
emretti.
Hz. Âişe validemize son derece hürmetkâr davrandı ve kendisinin Medine’ye emniyet içerisinde dönmesini sağladı. Tarih kaynakları Hz. Ali’nin Hz. Âişe’yi uğurladığını ve ona refakat edecek bir heyet hazırladığını bildirmektedir.
İşte burada çok büyük bir ahlâk dersi vardır:
Hz. Ali karşısındakileri şahsî düşman olarak görmedi.
Mücadele bitince intikam başlamadı.
Bu tavır Kur’ân'ın şu ölçüsüne uygundur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvâya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Bediüzzaman Said Nursî, On Beşinci Mektup’ta Cemel Vak‘asını çok önemli bir kavramsal çerçeveyle açıklar.
Cemel'i:
“Adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesi”
olarak değerlendirir.
Tam ve mutlak adalettir.
Bir kişinin hakkı, toplumun faydası gerekçesiyle ortadan kaldırılamaz.
Kur’ân:
“Kim bir cana karşılık veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarması dışında bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir.”
(Mâide, 5/32)
buyurur.
Ayrıca:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Bu prensibe göre suç ferdîdir.
Bir kişinin suçu yüzünden ailesi, kabilesi, grubu veya topluluğu cezalandırılamaz.
Toplumsal şartların çok ağırlaştığı durumlarda daha büyük bir zararı önlemek için daha küçük zararın tercih edilmesine dayanan nispi adalet anlayışıdır.
Bediüzzaman’ın değerlendirmesinde Hz. Ali:
adalet-i mahzayı,
karşı taraftaki sahâbîler ise şartların değiştiğini düşünerek:
adalet-i izafiyeyi
esas almışlardır.
Bediüzzaman Hz. Ali’nin içtihadını daha isabetli görür; fakat karşısındaki sahâbîleri din düşmanı gibi değerlendirmez.
Bu çok önemli bir Ehl-i sünnet ölçüsüdür:
Haklıyı belirlemek başka, karşı tarafı tahkir etmek başkadır.
Hz. Osman’ın şehit edilmesine duyulan haklı öfke bile hukuk düzeni içerisinde ele alınmalıydı.
Günümüzde de:
“Suçlu olduğunu düşünüyorum.”
demek,
“Suçu kesinleşmiştir.”
demek değildir.
Bir kişinin hatası sebebiyle ailesi, cemaati, milleti veya mezhebi suçlanamaz.
İnsanların niyetleri iyi olabilir; fakat yöntemler yanlışsa büyük zararlar doğabilir.
Bir haberin doğruluğu araştırılmadan hareket edilmesi toplumları karşı karşıya getirebilir.
Kur’ân:
“Size bir fâsık haber getirirse onu araştırın…”
(Hucurât, 49/6)
buyurmaktadır.
Tarafların savaş öncesindeki görüşmeleri bize diplomasi ve uzlaşmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Cemel’den sonra Hz. Ali’nin karşısındaki en büyük siyasî problem Şam Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân ile ortaya çıktı.
Muâviye, Hz. Osman’ın akrabasıydı ve onun katillerinin cezalandırılmasını istiyordu.
Hz. Ali ise önce halifenin otoritesinin tanınması ve devlet düzeninin kurulması gerektiğini düşünüyordu.
İhtilaf çözülemedi.
Hicrî 37, milâdî 657 yılında iki ordu Fırat yakınlarındaki Sıffîn bölgesinde karşı karşıya geldi.
Çok sayıda Müslüman hayatını kaybetti.
Sıffîn'in önemli hadiselerinden biri sahâbî Ammâr b. Yâsir’in Hz. Ali’nin ordusunda savaşırken öldürülmesidir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Ammâr hakkında:
“Ammâr’ı bâği bir topluluk öldürecektir.”
buyurduğu sahih hadis kaynaklarında rivayet edilmiştir.
Bu hadis Ehl-i sünnet âlimlerince Hz. Ali’nin Sıffîn’de hakka daha yakın olduğunun önemli delillerinden biri kabul edilmiştir.
Fakat burada “bâği” kelimesini doğrudan:
“kâfir”
anlamında değerlendirmek büyük hata olur.
Kur’ân'ın Hucurât 9. âyeti birbirleriyle savaşan iki Müslüman topluluğun birini haddi aşan grup olarak zikrettiği halde ikisini de iman dairesinde tutar.
Dolayısıyla Sıffîn:
iman ile küfrün savaşı değil, Müslümanlar arasında meydana gelen siyasî ve içtihadî bir çatışmadır.
Bediüzzaman Cemel ile Sıffîn'i tamamen aynı şekilde değerlendirmez.
Cemel’de:
adalet-i mahza – adalet-i izafiye
meselesi öne çıkarken,
Sıffîn'de:
hilâfet anlayışı ile giderek güçlenen saltanat-siyaset anlayışı
arasındaki fark ön plana çıkar. Risale-i Nur üzerine yapılan açıklamalarda bu ayrım açık biçimde belirtilmektedir.
Hz. Ali:
hakkı,
ahireti,
dinî hükümleri,
tam adaleti
siyasî menfaatin önünde tutuyordu.
Siyasetin pragmatik mantığı ise zaman zaman:
“Devletin bekası için bazı ferdî haklardan vazgeçilebilir.”
anlayışına yaklaşabiliyordu.
Hz. Ali’nin çizgisi:
Hak siyasete tâbi değildir; siyaset hakka tâbi olmalıdır.
şeklinde özetlenebilir.
Siyaset dine hizmet etmelidir; din siyasî hesapların aracı yapılmamalıdır.
Bir görüşün çok taraftarının olması onun mutlaka doğru olduğunu göstermez.
İslâm’da:
“Amaç iyi ise her yol mubahtır.”
anlayışı yoktur.
İktidar mücadelesi, şahsî ihtiras veya siyasî nüfuz uğruna Müslümanların birbirlerini öldürmesi İslâm toplumunun yaşayabileceği en büyük felaketlerden biridir.
Cemel ve Sıffîn sonrası bazı aşırı gruplar siyasî ihtilafları iman-küfür meselesine dönüştürdüler.
Bu durum Hâricîliğin gelişmesine zemin hazırladı.
Sıffîn Savaşı’nın sonlarına doğru Hz. Ali’nin ordusu üstünlük sağlamaya başlamıştı.
Bu sırada Muâviye tarafındaki bazı askerler Kur’ân sahifelerini mızraklarının uçlarına kaldırarak:
“Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun.”
çağrısında bulundular.
Kaynaklarda bu teklifin Amr b. Âs'ın yönlendirmesiyle gündeme geldiği belirtilmektedir.
Hz. Ali bu hareketin siyasî bir taktik olabileceğini düşünüyordu.
Fakat kendi ordusundaki önemli bir grup:
“Kur’ân'a çağrıldığımız halde savaşamayız.”
diyerek tahkimin kabul edilmesinde ısrar etti.
Hz. Ali istemeyerek hakem sistemini kabul etmek zorunda kaldı.
Muâviye tarafının hakemi:
Amr b. Âs,
Hz. Ali tarafının hakemi ise ordudaki bazı grupların ısrarıyla:
Ebû Mûsâ el-Eş‘arî
oldu.
Halk arasında çok meşhur olan anlatı şöyledir:
Ebû Mûsâ:
“Ali'yi de Muâviye'yi de görevden alıyorum.”
der.
Ardından Amr b. Âs:
“Ben de Ali'yi görevden alıyor, Muâviye'yi tayin ediyorum.”
der.
Bu anlatı bazı klasik kaynaklarda yer almaktadır. Ancak olayın ayrıntıları hakkındaki rivayetler tarihçiler arasında ihtilaflıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi de hakem görüşmelerinin ayrıntılarına dair rivayetlerin oldukça karışık olduğunu, bazı araştırmacıların meşhur “aldatma” anlatısını tarihî bakımdan tartışmalı gördüğünü belirtmektedir.
Bu sebeple:
“Kesinlikle olay kelimesi kelimesine böyle gerçekleşmiştir.”
demek yerine:
“Kaynaklarda meşhur olan rivayet budur; fakat ayrıntıları tartışmalıdır.”
demek ilmî açıdan daha doğrudur.
Kesin olan şudur:
Hakem olayı ihtilafı çözmedi; daha da karmaşıklaştırdı.
İşin en ibretli taraflarından biri şudur:
Hz. Ali'yi hakemliğe zorlayan gruplardan bazıları daha sonra dönüp:
“Hüküm ancak Allah’ındır.”
sloganıyla Hz. Ali'yi tahkimi kabul etmekle suçladılar.
Sonunda Hâricî hareket ortaya çıktı.
Böylece önce:
“Hakemliği kabul et.”
diyen insanlar,
sonra:
“Niçin hakemliği kabul ettin?”
demeye başladılar.
Bu psikoloji tarih boyunca birçok radikal harekette görülmüştür.
Kur’ân'ı elinde taşımak başka, Kur’ân'ın adaletini yaşamak başkadır.
Kur’ân siyasî slogan haline getirildiğinde kutsal sözler dünyevî hesapların örtüsü olabilir.
“Hüküm Allah’ındır.”
sözü doğrudur.
Fakat Hz. Ali’nin Hâricî sloganına karşı söylediği meşhur ölçüyle:
Hak bir söz, bâtıl bir maksat için kullanılabilir.
Bir âyeti bütün Kur’ân'ın maksadından kopararak yorumlamak yanlış sonuçlar meydana getirebilir.
Hâricîler zamanla büyük günah ve siyasî hata meselelerini küfür meselesine dönüştürdüler.
Bunun neticesi Müslüman kanının helâl görülmesine kadar vardı.
Hz. Ali'nin 661 yılında şehit edilmesinden sonra oğlu Hz. Hasan'a biat edildi.
Fakat Müslümanların yeniden büyük bir savaşa sürüklenmesi ihtimali vardı.
Hz. Hasan kendi siyasî hakkından vazgeçerek Muâviye ile sulh yaptı.
Resûlullah'ın Hz. Hasan hakkında söylediği sahih rivayet edilen şu söz burada son derece anlamlıdır:
“Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük grubun arasını düzeltecektir.”
Gerçekten de böyle oldu.
Buradaki büyük ders:
Bazen makamdan vazgeçmek, makamı kazanmaktan daha büyük zaferdir.
Hz. Hasan'ın kazandığı zafer bir devlet başkanlığı değil:
Müslüman kanını durdurma zaferidir.
Cemel ve Sıffîn'den yaklaşık çeyrek asır sonra İslâm dünyası başka bir büyük felaket yaşadı.
Muâviye'nin vefatının ardından oğlu Yezîd halife oldu.
Yezîd'in hilâfeti döneminde önce Kerbelâ faciası, ardından Harre Vak‘ası, sonra da Mekke'nin kuşatılması meydana geldi.
Medine halkının önemli bir bölümü Yezîd'in yönetimine karşı çıkarak ona yaptıkları biatı bozdu.
Yezîd bunun üzerine Müslim b. Ukbe kumandasında Suriye ordusunu Medine'ye gönderdi.
Hicrî 63 yılında, milâdî 27 Ağustos 683'te Harre mevkiinde savaş meydana geldi.
Medineliler mağlup oldu.
Harre sıradan bir savaş değildir.
Çünkü Medine:
Resûlullah'ın şehridir.
Muhacirlerin hicret yurdudur.
Ensarın şehridir.
Mescid-i Nebevî'nin bulunduğu mukaddes beldedir.
Kaynaklarda savaşın ardından Medine'de ağır yağma ve zulümlerin meydana geldiğine dair bilgiler bulunmaktadır.
Ölü sayıları konusunda tarihî kaynaklarda ciddi farklılık vardır. Bazı kaynaklar birkaç yüz, bazıları çok daha yüksek rakamlar verir. Bu sebeple kesin sayı vermek doğru değildir. Ancak çok sayıda Medineli ve seçkin şahsın öldürüldüğü açıktır.
Aynı şekilde şehrin üç gün serbest bırakıldığı, yağma ve ağır saldırılar yaşandığına dair klasik kaynaklarda rivayetler bulunmaktadır. Ayrıntıların tümünde aynı derecede tarihî kesinlik bulunmasa da Harre'nin büyük bir zulüm ve felaket olduğu konusunda İslâm tarih geleneğinde güçlü bir kanaat vardır.
Bir isyanı bastırmakla suçsuz insanların malını, canını ve haysiyetini çiğnemek aynı şey değildir.
Kur’ân:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”
(Mâide, 5/8)
buyurur.
Suçlu kim ise ceza ona aittir.
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
(En‘âm, 6/164)
Medine'nin hürmeti herhangi bir yöneticinin siyasî otoritesinden üstündür.
İnsana büyük askerî ve siyasî güç verildiğinde takvâ, hukuk ve hesap mekanizması yoksa güç kolaylıkla fesada dönüşebilir.
Bir tarafın isyan veya siyasî hatası, karşı tarafın sınırsız zulmünü meşrulaştırmaz.
Burada tarihî bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekir.
Mervân b. Hakem'in bizzat Kâbe'yi mancınıkla dövdürmesi şeklinde bir olay yoktur.
Mekke ve Kâbe iki ayrı kuşatmada ağır zarar görmüştür.
Yezîd b. Muâviye döneminde.
Komutan:
Husayn b. Nümeyr.
Abdülmelik b. Mervân döneminde.
Komutan:
Haccâc b. Yûsuf.
Dolayısıyla bazen halk arasında kullanılan:
“Mervân Kâbe'yi yıktı.”
ifadesi tarihî bakımdan fazla genelleyicidir.
Harre'den sonra Yezîd'in ordusu Abdullah b. Zübeyr'in üzerine yürüdü.
Yolda Müslim b. Ukbe ölünce ordunun komutasını:
Husayn b. Nümeyr
devraldı.
Ordu Mekke'yi kuşattı.
Kuşatma 24 Eylül 683 tarihinde başladı ve yaklaşık iki ay sürdü. Mancınıklar kullanıldı.
Kâbe taşlandı.
Yangın çıktı.
Kâbe'nin örtüsü ve bazı ahşap bölümleri yandı ve bina ciddi şekilde zarar gördü.
Yezîd'in ölüm haberi gelince kuşatma kaldırıldı.
Kuşatma sonrası Kâbe ağır hasar görmüştü.
Abdullah b. Zübeyr, Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadise dayanarak Kâbe'yi yeniden yaptırdı.
Resûlullah'ın, Kureyş'in maddî imkânlarının yetersizliği sebebiyle Kâbe'yi Hz. İbrahim'in bütün temelleri üzerine kuramadığını bildirdiği rivayetine dayanarak Hicr bölgesinin bir kısmını Kâbe'ye dahil etti ve iki kapı yaptırdı.
Böylece Kâbe Hz. İbrahim'in temellerine daha uygun olduğu düşünülen biçimde yeniden inşa edildi.
Yezîd'in ölümünden sonra Abdullah b. Zübeyr Mekke merkezli hilâfetini ilan etti.
Bir süre İslâm coğrafyasının önemli bir bölümü kendisini halife olarak tanıdı.
Ancak Emevîler zamanla yeniden güçlendi.
Abdülmelik b. Mervân, Abdullah b. Zübeyr'in hakimiyetine son vermek için:
Haccâc b. Yûsuf'u
görevlendirdi.
Haccâc Mekke yollarını kesti.
Şehre gıda girişini engelledi.
Ardından Mekke'yi kuşattı ve mancınıklarla taşa tuttu.
Uzun süren kuşatma sonunda Abdullah b. Zübeyr 1 Ekim 692'de öldürüldü.
Kuşatma sırasında Kâbe yeniden zarar gördü.
Daha sonra Abdülmelik'in emriyle Abdullah b. Zübeyr'in Kâbe'de gerçekleştirdiği bazı değişiklikler geri alındı.
Kâbe:
“İnsanlar için kurulan ilk ev”
(Âl-i İmrân, 3/96)
olarak tanıtılır.
Böylesine mukaddes bir mekânın siyasî savaşın sahnesi haline gelmesi Müslüman tarihinin en acı hadiselerindendir.
Bir yönetici:
“Devlet düzenini sağlıyorum.”
diyebilir.
Fakat bunun için Allah'ın haram kıldığı yöntemlere başvuruluyorsa maksat yöntemi helâl hâle getirmez.
Kâbe herhangi bir devletin veya hanedanın mülkü değildir.
Bütün ümmetin kıblesidir.
Fitne büyüdüğünde insanlar normal zamanda asla yapamayacakları şeyleri yapmaya başlayabilirler.
İşte bundan dolayı Kur’ân fitne konusunda çok ağır ifadeler kullanır.
Cemel'den Harre'ye uzanan döneme topluca baktığımızda bazı ortak sebepler görülür.
Hz. Osman'ın şehadeti.
Katiller ne zaman ve nasıl cezalandırılacak?
Halifenin otoritesinin sınırı.
Toplumların birbirleri hakkında yanlış kanaatlere sürüklenmesi.
Kabile, şehir ve siyasî hizip bağlılıklarının hakikatin önüne geçmesi.
“Kur’ân'ın hükmü”, “Osman'ın kanı”, “Allah'ın hükmü” gibi hak ifadelerin siyasî mücadelede sloganlaştırılması.
Siyasî rakibin önce “hatalı”, sonra “fasık”, nihayet “kâfir” ilan edilmesi.
İlk Müslüman kanı döküldüğünde büyük şok meydana gelir.
Fakat şiddet devam ettikçe toplum buna alışmaya başlar.
Bu, fitnenin en korkunç yönlerinden biridir.
Bu hadiselerin tamamına Risale-i Nur'un adalet anlayışıyla baktığımızda temel prensip şudur:
Bir masumun hakkı bütün toplumun menfaati adına iptal edilemez.
Bir toplumun güvenliği önemlidir.
Bir devletin devamı önemlidir.
Bir ordunun başarısı önemlidir.
Ancak bunların hiçbiri:
masum insan kanını değersiz hale getiremez.
Bediüzzaman'ın “adalet-i mahza” çerçevesindeki yaklaşımında:
“Hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz.”
prensibi esastır.
Bugün bu düstur:
devlet yönetiminde,
mahkemelerde,
ailede,
cemaat hayatında,
siyasette,
ticarette,
sosyal medyada
uygulanabilecek evrensel bir Kur’ân ahlâkıdır.
Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılması gerektiği konusunda ciddi bir ihtilaf yoktu.
Asıl mesele yöntem ve zamandı.
Bu olay bize şunu gösterir:
Adalet hem doğru olmalı hem doğru yöntemle uygulanmalıdır.
Bir suç karşısında:
“Derhal ceza verelim.”
demek bazen yeni masumların zarar görmesine yol açabilir.
Fakat:
“Şartlar uygun değil.”
diyerek adaleti sürekli geciktirmek de toplumsal güveni yıkabilir.
Devlet adamlığının hikmeti:
adalet ile maslahat arasındaki dengeyi, adaleti feda etmeden kurabilmektir.
Sıffîn'de mızrakların üzerine Kur’ân sahifeleri kaldırıldı.
Hâricîler:
“Hüküm ancak Allah'ındır.”
dediler.
Bunların tamamı görünüşte dinî ifadelerdi.
Fakat tarih bize şu büyük ölçüyü öğretmektedir:
Bir sözün Kur’ân'dan olması, o sözü kullanan herkesin maksadının Kur’ânî olduğu anlamına gelmez.
Bugün de:
din,
vatan,
millet,
adalet,
özgürlük,
demokrasi,
ümmet
gibi yüce kavramlar siyasî menfaatler için kullanılabilir.
Mümin sloganlara değil:
adalete, ahlâka ve fiillere
bakar.
Cemel'in ardından Hz. Ali ile Hz. Âişe'nin davranışları bu konuda muazzam bir derstir.
Savaşmışlardı.
Fakat birbirlerine:
“Sen artık benim ebedî düşmanımsın.”
demediler.
Hz. Âişe daha sonraki hayatında yaşananlardan dolayı üzüntü duydu.
Hz. Ali ise ona Resûlullah'ın hanımı olarak hürmet etmeye devam etti.
Demek ki:
Bir müminle ihtilaf etmek, ona sonsuza kadar düşman olmak değildir.
Bu ölçü ailelerimize, cemaatlerimize ve siyasî hayatımıza taşınabilse pek çok fitne daha doğmadan söner.
Hâricî düşüncenin en tehlikeli tarafı yalnızca siyasî muhalefet değildi.
En büyük tehlike:
kendisinden farklı düşünen Müslümanları iman dışına çıkarmasıydı.
Bir kimseyi kâfir ilan ettikten sonra onun:
kanını,
malını,
ailesini
dokunulmaz görmek giderek zorlaşır.
Bu yüzden Ehl-i sünnet geleneği tekfir konusunda son derece ihtiyatlı davranmıştır.
Müslümanın görevi insanları kolayca İslâm'ın dışına çıkarmak değil, mümkün olduğunca iman dairesinde değerlendirmektir.
Hz. Ali Cemel'de galip geldi.
Fakat:
yağma yaptırmadı,
kadınları esir almadı,
yaralıları öldürtmedi,
Hz. Âişe'yi aşağılatmadı.
Gerçek kahramanlık:
düşmanı yenmek değil, düşmanını yendikten sonra nefsini yenebilmektir.
Bu, siyasî ve askerî tarihte çok nadir görülen bir ahlâktır.
Hz. Hasan'ın sulhu bu hadiseler silsilesinin âdeta cevabıdır.
İktidarı bırakabilecek gücü varken bıraktı.
Niçin?
Müslüman kanı dökülmesin diye.
Bugün nice insanlar küçük bir:
makam,
mevki,
dernek başkanlığı,
parti görevi,
cemaat vazifesi
için kardeşini kırabilmektedir.
Hz. Hasan ise hilâfetten vazgeçti.
Bu yüzden gerçek büyüklük:
makama sahip olmakta değil, Allah için makamdan vazgeçebilmekte
görülür.
Harre'de Medine'nin, Mekke kuşatmalarında Kâbe'nin siyasî çatışmanın içine çekilmesi büyük bir tarih dersidir.
Müslüman için:
Mekke bir siyasî merkezden önce Harem'dir.
Medine bir şehirden önce Resûlullah'ın hicret yurdudur.
Mukaddes değerlere saygı:
siyasî tarafımızdan,
grubumuzdan,
devletimizden,
liderimizden
daha üstün tutulmalıdır.
Bu olayları öğrenmenin maksadı:
Hz. Âişe'ye,
Hz. Ali'ye,
Hz. Talha'ya,
Hz. Zübeyr'e,
Hz. Muâviye'ye
hakaret etmek değildir.
Kur’ân önceki müminler hakkında bize şu duayı öğretir:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma.”
(Haşr, 59/10)
Bu âyet İslâm tarihini okurken müminin ruh hâlini belirlemelidir.
Bilgi olacak fakat kin olmayacak.
Tahlil olacak fakat hakaret olmayacak.
Haklı-hatalı ayrımı yapılacak fakat geçmişin kini yeniden üretilmeyecek.
Her tarih kitabındaki bilgi sahih hadis seviyesinde değildir.
Özellikle ilk fitne dönemine ilişkin rivayetlerin bir kısmı siyasî ve mezhebî etkiler altında aktarılmıştır.
Bu sebeple kesin olmayan ayrıntılar kesinmiş gibi anlatılmamalıdır.
Tarihî şahsiyetleri değerlendirirken:
adalet,
merhamet,
doğruluk,
kardeşlik
esas alınmalıdır.
Sahâbenin hatasız olduğunu söylemek gerekmez.
Fakat onların Resûlullah'ın terbiyesinden geçmiş insanlar olduğu unutulmamalıdır.
Kur’ân kıssalarının maksadı yalnızca:
“Ne olmuş?”
sorusuna cevap vermek değildir.
Asıl soru:
“Bu olay benim hayatımı nasıl değiştirmeli?”
olmalıdır.
656 – Hz. Osman'ın şehadeti
Ardından Hz. Ali halife oldu.
656 – Cemel Vak‘ası
Hz. Ali ile Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr'in bulunduğu taraf arasında savaş gerçekleşti.
657 – Sıffîn Savaşı
Hz. Ali ile Muâviye'nin kuvvetleri karşı karşıya geldi.
657-658 – Hakem süreci
Hakemler aracılığıyla ihtilafı çözme girişimi sonuçsuz kaldı ve mesele daha karmaşık hale geldi.
661 – Hz. Ali'nin şehadeti
Ardından Hz. Hasan'a biat edildi.
661 – Hz. Hasan'ın sulhu
Hz. Hasan yönetimi Muâviye'ye bırakarak büyük iç savaş ihtimalini önledi.
680 – Kerbelâ
Hz. Hüseyin ve beraberindekiler şehit edildi.
683 – Harre Vak‘ası
Medine, Yezîd'in gönderdiği ordu tarafından mağlup edildi.
683 – Birinci Mekke kuşatması
Husayn b. Nümeyr'in ordusu Mekke'yi kuşattı; Kâbe mancınık atışları ve yangın sebebiyle ciddi şekilde zarar gördü.
683-684 – Abdullah b. Zübeyr'in hilâfetinin güçlenmesi
Kâbe yeniden inşa edildi.
692 – İkinci Mekke kuşatması
Abdülmelik b. Mervân'ın kumandanı Haccâc b. Yûsuf Mekke'yi kuşattı ve mancınıkla taşa tuttu. Abdullah b. Zübeyr öldürüldü.
| Hadise | Temel mesele | En büyük ders |
|---|---|---|
| Hz. Osman'ın şehadeti | Devlet otoritesinin sarsılması | Fitne küçükken önlenmelidir |
| Cemel | Adaletin uygulanma yöntemi | Haklı maksat doğru yöntem gerektirir |
| Sıffîn | Hilâfet, otorite ve siyaset | Din siyasete feda edilmemelidir |
| Hakem Olayı | Siyasî çözüm arayışı | Kur’ân sloganlaştırılmamalıdır |
| Hâricîlik | Tekfir ve aşırılık | Dinî aşırılık şiddete dönüşebilir |
| Hz. Hasan'ın sulhu | Ümmet birliği | Sulh bazen iktidardan değerlidir |
| Harre | Devlet şiddeti | Otorite zulmü meşru kılmaz |
| Mekke kuşatmaları | İktidar mücadelesi | Mukaddesat siyasetten üstündür |
| Kâbe'nin zarar görmesi | Savaşın sınır tanımaması | Fitne büyürse kutsallar dahi zarar görür |
Cemel, Sıffîn, Hakem Vak‘ası, Harre ve Kâbe'nin kuşatılması Müslüman tarihinin en acı sayfalarındandır.
Fakat Kur’ân'ın hikmet nazarıyla bakıldığında bu acıların her biri büyük derslere dönüşebilir.
Cemel bize adaleti öğretir.
Sıffîn siyasetin ahlâkla sınırlandırılması gerektiğini öğretir.
Hakem Vak‘ası dinî kavramların siyasî menfaatler için kullanılmasının tehlikesini öğretir.
Hâricîler tekfirin nasıl kan dökmeye dönüşebileceğini öğretir.
Hz. Hasan makamdan vazgeçmenin bazen en büyük zafer olduğunu öğretir.
Harre devlet gücünün hukukla sınırlandırılmadığında nasıl zulme dönüşebileceğini öğretir.
Kâbe'nin mancınıkla taşlanması ise siyasî ihtiras büyüdüğünde insanların en mukaddes değerlere dahi zarar verebilecek noktaya ulaşabileceğini öğretir.
Bütün bunların üzerinde Risale-i Nur'un dikkat çektiği adalet-i mahza düsturu yükselmektedir:
Bir masumun hakkı, bütün insanların menfaati adına dahi keyfî biçimde ortadan kaldırılamaz. Hak haktır; küçüğüne büyüğüne bakılmaz.
Ve Kur’ân son sözü söyler:
“Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103)
Bir başka âyet ise geçmişteki müminlere karşı nasıl bir kalp taşımamız gerektiğini öğretir:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.”
(Haşr, 59/10)
İşte Cemel'den Sıffîn'e, Harre'den Mekke kuşatmasına kadar bütün bu hadiselerden çıkarılabilecek en büyük ders belki de şudur:
Ümmeti koruyan şey yalnızca güçlü devlet, güçlü ordu veya güçlü lider değildir. Ümmeti asıl koruyan; hakka bağlılık, adalet-i mahza, kardeşlik, istişare, merhamet ve Allah korkusudur.
Bunlar kaybolduğunda Müslüman Müslümanla savaşabilir, Kur’ân siyasî slogan hâline getirilebilir, Medine yağmalanabilir ve hatta Kâbe savaşın ortasında kalabilir.
Fakat adalet, ihlâs ve uhuvvet hâkim olduğunda Hz. Hasan'ın yaptığı gibi bir makamdan vazgeçmek bile binlerce insanın hayatını kurtaran büyük bir ibadete ve tarihî bir zafere dönüşebilir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.