- Salih Avcı
- 18.01.2025
İslâmî hayatın en önemli dengelerinden biri havf ile recâ, yani Allah korkusu ile Allah’ın rahmetinden ümit arasındaki dengedir.
Korku tek başına hâkim olursa insanı ümitsizliğe, karamsarlığa ve manevî çöküntüye sürükleyebilir. Ümit ölçüsüz hâle gelirse kişiyi gevşekliğe, günahları küçümsemeye ve “Nasıl olsa Allah affeder.” düşüncesine götürebilir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında ise bu iki duygu mükemmel bir denge içindedir:
Allah’ın azabından emin olmamak, fakat Allah’ın rahmetinden de asla ümit kesmemek.
Kur’ân-ı Kerîm bu dengeyi çok veciz biçimde ortaya koyar:
“Kullarıma haber ver: Şüphesiz ben çok bağışlayan, çok merhamet edenim. Bununla beraber benim azabım da elem verici bir azaptır.”
(Hicr, 15/49-50)
Birinci âyet recâyı, ikinci âyet havfı öğretmektedir.
Resûlullah’ın hayatı bu iki âyetin canlı bir tefsiri gibidir.
İslâm’daki Allah korkusu, insanın sürekli dehşet içinde yaşaması anlamına gelmez.
Hakikî havf;
Allah’ın huzurunda hesap vereceğini bilmek,
günahın neticelerinden çekinmek,
Allah’ın rızasını kaybetmekten korkmak,
kul hakkından sakınmak,
ahiret sorumluluğunu unutmamak,
nefsine güvenmemek,
ameline güvenerek gurura kapılmamaktır.
Bu sebeple havf, insanı Allah’tan kaçıran değil, Allah’a yönelten bir korkudur.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsini hevâdan alıkoyarsa, şüphesiz cennet onun barınağıdır.”
(Nâziât, 79/40-41)
Demek ki faydalı korku insanı hareketsiz bırakmaz; kötülüklerden korur.
Recâ ise insanın Allah’ın;
rahmetine, mağfiretine, yardımına, lütfuna, keremine ve affına güvenerek O’na yönelmesidir.
Fakat recâ, amelsiz bir temenni değildir.
Bir insan günah işlemeye devam edip hiçbir pişmanlık duymadan:
“Allah nasıl olsa beni affeder.”
diyorsa bu gerçek recâ değildir.
Gerçek ümit insanı;
tevbeye, duaya, ibadete, iyiliğe ve Allah’a yakınlaşmaya sevk eder.
Kur’ân’ın en büyük ümit âyetlerinden biri şöyledir:
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Zümer, 39/53)
Bu âyet, günahın büyüklüğünden daha büyük bir rahmet kapısının bulunduğunu öğretmektedir.
Resûlullah (asm), Allah’ın en sevgili kullarından olduğu hâlde kulluk sorumluluğunu hiçbir zaman hafife almamıştır.
Şöyle buyurmuştur:
“Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı en fazla takvâ sahibi olanınızım.”
(Buhârî, Nikâh; Müslim, Sıyâm)
Burada çok önemli bir ölçü vardır:
Peygamber Efendimizin Allah korkusu bilgisizlikten kaynaklanan bir korku değildi.
Tam tersine:
Marifetullahın neticesiydi.
Allah’ın büyüklüğünü en iyi bilen insan, kulluğun büyüklüğünü de en iyi anlamaktadır.
Hz. Âişe’nin (ra) bildirdiğine göre Peygamber Efendimiz geceleri uzun süre namaz kılar, hatta ayakları şişerdi.
Kendisine geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığı hatırlatıldığında:
“Şükreden bir kul olmayayım mı?”
buyurmuştur.
(Buhârî, Teheccüd; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn)
Buradan büyük bir ders çıkar:
Efendimiz:
“Nasıl olsa bağışlandım.”
dememiştir.
Tam tersine bağışlanmış olmayı daha fazla kulluk ve şükür sebebi görmüştür.
Mümin için de doğru yaklaşım budur:
Mağfiret ümidi → gevşeklik değil → şükür ve ibadet artışı meydana getirmelidir.
Resûlullah (asm) ümmetine sürekli tevbe ve istiğfarı öğretmiştir.
Kendisinin de günde yetmişten fazla, başka bir rivayette yüz defa Allah’a tevbe ve istiğfar ettiğini bildirmiştir.
Bu davranış bize önemli bir ölçü verir:
İstiğfar sadece büyük günah işleyenlerin işi değildir.
İstiğfar aynı zamanda:
kulluğun eksikliğini fark etmek,
Allah karşısındaki acziyetini görmek,
gururdan korunmak,
manevî yenilenme yaşamak,
Allah’a yeniden yönelmek
demektir.
Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında insanın aczini ve fakrını bilmesi, onu Allah’ın rahmetine yönelten önemli bir kulluk şuurudur.
Peygamber Efendimizin korku-ümit dengesindeki en önemli derslerinden biri, insanın yaptığı ibadetlere güvenerek kurtuluş garantisi görmemesidir.
Efendimiz, hiç kimsenin sadece ameli sayesinde cennete giremeyeceğini bildirmiştir.
Sahâbîler:
“Sen de mi yâ Resûlallah?”
diye sorduklarında, kendisinin de ancak Allah’ın rahmet ve lütfuyla kurtuluşa ereceğini ifade etmiştir.
(Buhârî, Rikāk; Müslim, Sıfâtü’l-Münâfikîn)
Bu hadis son derece derin bir kulluk ölçüsü verir.
Mümin:
Amel eder fakat ameline tapmaz.
Namaz kılar fakat:
“Ben namaz kılıyorum, kesin kurtuldum.”
demez.
İyilik yapar fakat:
“Ben herkesten daha iyiyim.”
demez.
Sadaka verir fakat iyiliğini Allah’a karşı bir alacak gibi görmez.
Çünkü ibadetlerimiz bile Allah’ın bize verdiği;
hayatın, aklın, sağlığın, zamanın ve imanın nimetleriyle yapılmaktadır.
Peygamber Efendimizin hayatında ümidin en büyük örneklerinden biri Taif hadisesidir.
Taif halkı onun davetini kabul etmedi.
Üstelik hakaret edildi ve taşlatıldı.
Efendimiz yaralandı.
İnsan açısından bakıldığında büyük bir hayal kırıklığı yaşanabilirdi.
Fakat Resûlullah (asm) geleceğe ümitsizlikle bakmadı.
Dağlar meleğinin onları cezalandırma teklifine karşı, onların nesillerinden yalnız Allah’a kulluk edecek insanların çıkmasını ümit ettiğini bildirdi.
(Buhârî, Bed’ü’l-Halk; Müslim, Cihâd)
Bu tavır olağanüstü bir peygamberlik dersidir.
Bugün sizi reddeden insanın çocuğu iman edebilir.
Bugün yanlış yapan insan yarın tevbe edebilir.
Bugün kaybettiğiniz bir imkân yarın başka bir hayra dönüşebilir.
Bugün kapanan bir kapı, Allah’ın daha güzel bir kapı açmasının başlangıcı olabilir.
Taif bize öğretmektedir:
Mümin, insanların bugünkü hâline bakarak Allah’ın yarın yaratabileceği hayırlardan ümidini kesmez.
Hicret sırasında müşrikler Hz. Peygamber’i öldürmek amacıyla takip etmişlerdi.
Hz. Peygamber ile Hz. Ebû Bekir Sevr mağarasındayken takipçiler mağaranın yakınına kadar gelmişlerdi.
Kur’ân o kritik anı şöyle anlatmaktadır:
“Üzülme! Şüphesiz Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe, 9/40)
Bu cümle korku-ümit dengesinin muhteşem örneklerinden biridir.
Peygamberimiz tehlikeyi küçümsememiştir.
Tedbir almıştır.
Gizli hareket etmiştir.
Yol rehberi kullanmıştır.
Mağaraya sığınmıştır.
Planlama yapmıştır.
Fakat bütün tedbirlerden sonra kalbini sebeplere değil Allah’a bağlamıştır.
Böylece sünnet bize şu denklemi öğretir:
Tedbir + tevekkül + Allah’a güven = Peygamberî duruş
Tevekkül tedbirsizlik değildir.
Korku da paniğe kapılmak değildir.
Bedir Savaşı öncesinde Müslümanların şartları son derece ağırdı.
Peygamber Efendimiz gerekli hazırlıkları yaptı.
Ordusunu düzenledi.
İstişare etti.
Sonra Rabbine büyük bir teslimiyetle dua etti.
Burada yine aynı denge görülmektedir:
Bir tarafta insanın üzerine düşeni yapması, diğer tarafta neticeyi Allah’tan beklemesi.
Bu anlayış günümüzde de önemlidir.
Bir öğrenci sınava hazırlanır ve dua eder.
Bir çiftçi tarlasını eker ve yağmuru Allah’tan bekler.
Bir tüccar tedbirini alır ve rızkı Allah’tan bilir.
Bir hasta tedavi yollarına başvurur ve şifayı Allah’tan bekler.
Yani:
Sebeplere başvurmak fiilî dua, Allah’a yönelmek kavlî duadır.
Uhud’da Müslümanlar ağır bir imtihan yaşadılar.
Hz. Hamza başta olmak üzere birçok sahâbî şehit oldu.
Peygamber Efendimiz yaralandı.
Fakat Müslüman topluluk dağılıp tarih sahnesinden çekilmedi.
Kur’ân onlara şöyle seslendi:
“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.”
(Âl-i İmrân, 3/139)
Burada büyük bir psikolojik ve manevî eğitim vardır:
Bazen hata yapılır.
Bazen kaybedilir.
Bazen insan yanlış karar verir.
Mümin hatasını değerlendirir, ders çıkarır, tevbe eder fakat ümitsizliğe düşmez.
Uhud’un mesajı şudur:
Hata yapabilirsin; fakat hatandan sonra ayağa kalkmayı bırakma.
Mekke’nin fethi sırasında yıllarca Peygamberimize eziyet eden birçok insan onun karşısındaydı.
Artık güç Müslümanların elindeydi.
İnsan psikolojisi açısından intikam alma fırsatı ortaya çıkmıştı.
Fakat Resûlullah (asm) genel olarak merhamet, bağışlama ve güven ortamını tercih etti.
Bu davranış ümit açısından çok önemlidir.
Dünün düşmanı yarının samimi mümini olabilirdi.
Nitekim öyle de oldu.
Bu bize şunu öğretmektedir:
Bir insanı geçmişteki hatalarına hapsederek değerlendirmemek gerekir.
Tevbe kapısı açık olduğu müddetçe insan değişebilir.
Resûlullah’ın eğitim metodunda günah işleyen kişiyi tamamen değersizleştirmek yoktur.
Çünkü İslâm:
günahla günahkârı birbirinden ayırmayı öğretir.
Günah kötüdür.
Fakat günah işleyen insan tevbe edebilir.
Yanlış yapan kişi düzelebilir.
Bu sebeple insanlara:
“Sen bittin.”
“Allah seni asla affetmez.”
“Sen artık düzelemezsin.”
şeklinde yaklaşmak Peygamberî ümit anlayışıyla bağdaşmaz.
Kur’ân açıkça:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
buyurmaktadır.
Peygamber Efendimiz özellikle insanın hayatının son dönemlerinde Allah hakkında güzel zan beslemesini öğretmiştir.
Şöyle buyurmuştur:
“Sizden hiç kimse Allah hakkında güzel zan beslemeden ölmesin.”
(Müslim, Cennet)
Bu çok önemli bir dengedir.
Hayat boyunca havf insanı günahlardan korur.
Ölüm yaklaşırken ise Allah’ın rahmetine yönelik ümit daha da kuvvetlendirilir.
Çünkü kul Rabbine:
“Benim günahım büyük.”
diye değil,
“Rabbimin rahmeti benim günahımdan daha büyüktür.”
şuuruyla yönelmelidir.
Korkunun kontrolsüz hâle gelmesinin en büyük tehlikesi yeis, yani Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir.
Kur’ân:
“Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser.”
(Yûsuf, 12/87)
buyurur.
Şeytan bazen insanı günaha çağırır.
Günah işlendikten sonra ise bu defa:
“Sen artık affedilmezsin.”
diyerek ümitsizliğe sürüklemek ister.
Bu ikinci tuzak bazen birincisinden daha tehlikeli olabilir.
Çünkü günahkâr tevbe edebilir.
Fakat ümitsiz insan tevbe kapısına yönelmekten vazgeçebilir.
Dengenin diğer tarafında ise Allah’ın azabından tamamen emin olmak vardır.
Kur’ân şöyle uyarır:
“Allah’ın azabından emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olmaz.”
(A‘râf, 7/99)
İnsan:
“Allah merhametlidir.”
deyip günahı normalleştiremez.
Çünkü Allah Rahmân ve Rahîm olduğu gibi aynı zamanda adalet sahibidir.
Dolayısıyla iki yanlış uç vardır:
Birinci uç:
“Ben çok günahkârım, Allah beni affetmez.”
Bu yeistir.
İkinci uç:
“Ne yaparsam yapayım Allah beni affeder.”
Bu ise gaflet ve emniyettir.
Doğru yol:
“Günahımdan korkuyorum fakat Rabbimin rahmetinden ümidimi kesmiyorum.”
demektir.
Risale-i Nur’un iman eğitiminde korku ve ümit dengesi son derece önemlidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin yaklaşımında insanın iki temel manevî tehlikesinden biri yeis, diğeri ise gurur ve emniyet hâlidir.
Yeis insana:
“Artık düzelmezsin.”
dedirtir.
Gurur ise:
“Zaten iyisin, daha fazlasına ihtiyacın yok.”
dedirtir.
Birincisi insanı hareketsiz bırakır.
İkincisi gelişmesini durdurur.
İman ise insanı her ikisinden kurtarır.
Risale-i Nur’un temel kavramlarından acz ve fakr, ilk bakışta insanı korkutabilecek kavramlar gibi görünebilir.
Fakat hakikatte bunlar büyük bir ümit kaynağıdır.
İnsan acizdir fakat Rabbi Kadîr-i Mutlak’tır.
İnsan fakirdir fakat Rabbi Ganî-i Mutlak’tır.
İnsan cahildir fakat Rabbi Alîm’dir.
İnsan geleceği göremez fakat Rabbi her şeyi bilir.
İnsan kendisini korumakta yetersizdir fakat Rabbi Hafîz’dir.
Böyle bakıldığında acizlik çaresizlik değil, Allah’a dayanma vesilesidir.
Bu nedenle iman insanın psikolojisini şöyle değiştirir:
“Ben yapamam.”
yerine:
“Ben tek başıma yapamam; fakat Rabbimin yardımıyla yapabilirim.”
şuuru gelir.
Peygamberî eğitimde kader inancı da insanın korkularını dengeler.
İnsan geleceği tamamen kontrol edemez.
Hastalık olabilir.
Maddi kayıp olabilir.
İnsanlar terk edebilir.
Planlar bozulabilir.
Beklenmeyen olaylar ortaya çıkabilir.
Fakat mümin bilir ki kâinat başıboş değildir.
Kur’ân:
“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim Mevlâmızdır.”
(Tevbe, 9/51)
buyurur.
Bu iman korkuyu tamamen yok etmese bile onu yönetilebilir hâle getirir.
Çünkü mümin:
“Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz fakat kimin mülkünde yaşadığımızı biliyoruz.”
der.
Peygamber Efendimizin hayatında korku anlarının hemen hemen tamamında dua vardır.
Çünkü dua insanın korkusunu Allah’a arz etmesidir.
Dua eden insan:
“Ben yalnız değilim.”
demektedir.
Risale-i Nur perspektifinden dua, insanın aczinin ve fakrının Allah’ın kudret ve rahmetine yönelmesidir.
Dolayısıyla korku doğru kullanılırsa insanı duaya götürür.
Dua tevekküle götürür.
Tevekkül huzura götürür.
Şöyle bir manevî zincir oluşur:
Korku → Aczi fark etme → Dua → Tevekkül → Ümit → Manevî huzur
Resûlullah’ın hayatındaki örnekler birlikte düşünüldüğünde şu ölçü ortaya çıkar:
İşte Peygamberî havf-recâ dengesi budur.
Günahın ardından:
“Artık benden bir şey olmaz.”
demek yerine tevbe edilmelidir.
Günah insanı Allah’tan uzaklaştırdıysa tevbe yeniden yaklaştırabilir.
İbadetlerin insanı gurura götürmesi büyük tehlikedir.
İnsan:
“Allah bana bunu yapmayı nasip etti.”
demelidir.
Bazen insanın önündeki ihtimaller korkutucu olabilir.
Fakat Sevr mağarasındaki:
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”
hakikati mümine büyük bir tevekkül dersi verir.
Bir insan bugün sizi anlamayabilir.
Bugün yanlış yapabilir.
Bugün hakikatten uzak olabilir.
Fakat Allah kalpleri değiştirmeye kadirdir.
Bir yenilgi bütün hayatın yenilgisi değildir.
Bir hata insanın tamamını tarif etmez.
Mümin hatasını analiz eder ve yoluna devam eder.
Başarı insanı kibirlendirmemelidir.
Asıl imtihan bazen güçsüzlükte değil, güç elde edildiğinde başlar.
Kontrol edemediğimiz meseleler karşısında dua, insanın kalbini Allah’ın kudretine bağlar.
Müminin kalbini iki kanatlı bir kuşa benzetebiliriz.
Bir kanadı:
Havf
Diğer kanadı:
Recâdır.
Sadece korku kanadı büyürse insan:
karamsarlaşabilir,
ümitsizliğe düşebilir,
kendisini değersiz görebilir,
tevbeden uzaklaşabilir.
Sadece ümit kanadı büyürse insan:
günahı küçümseyebilir,
ibadeti ihmal edebilir,
nefis muhasebesini bırakabilir,
kendisini güvende zannedebilir.
İki kanat birlikte çalışırsa insan Allah’a doğru istikametli şekilde ilerler.
Resûlullah’ın hayatından çıkarılabilecek temel ölçüyü dört cümlede özetlemek mümkündür:
Geçmiş günahlarına bakınca tevbe et.
Allah’ın rahmetine bakınca ümit et.
Geleceğin belirsizliğine bakınca tedbir al.
Allah’ın kudretine bakınca tevekkül et.
Böylece mümin ne korkunun esiri olur ne de sahte bir güven duygusuna kapılır.
İdeal mümin şöyle düşünür:
Günahım var → Tevbe ederim.
Kusurum var → İstiğfar ederim.
Tehlike var → Tedbir alırım.
Belirsizlik var → Tevekkül ederim.
Sıkıntı var → Sabrederim.
Nimet var → Şükrederim.
Dua ettim → Allah’tan ümit ederim.
İbadet ettim → Amelime değil Allah’ın rahmetine güvenirim.
Ölüm var → Hazırlanırım.
Ahiret var → Hesaptan korkarım.
Cennet var → Rahmet-i İlâhiyeyi ümit ederim.
İşte Resûlullah’ın hayatında gördüğümüz dengeli kulluk anlayışı budur.
Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı incelendiğinde korku ve ümidin birbirinin düşmanı olmadığı görülür.
Aksine ikisi birbirini tamamlar.
Korku frendir; ümit motordur.
Korku insanı yanlış yola sapmaktan korur.
Ümit ise doğru yolda ilerlemek için güç verir.
Korku:
“Günahı küçümseme.”
der.
Ümit:
“Günahından dolayı Allah’tan kaçma.”
der.
Korku:
“Ahireti unutma.”
der.
Ümit:
“Allah’ın rahmetini unutma.”
der.
Korku:
“Ameline güvenme.”
der.
Ümit:
“Allah’ın rahmetine güven.”
der.
Resûlullah’ın hayatından çıkan en büyük derslerden biri şudur:
Mümin günahından korkar fakat Rabbinden kaçmaz; aksine Rabbine sığınır.
Çünkü İslâm’ın öğrettiği korku Allah’tan uzaklaştıran bir korku değil, Allah’a götüren bir korkudur.
Ve İslâm’ın öğrettiği ümit tembelliğe sevk eden kuru bir beklenti değil, insanı tevbe, dua, ibadet, iyilik ve kulluğa sevk eden canlı bir ümittir.
Bu nedenle mümin hayat yolculuğunda iki hakikati birlikte taşır:
“Rabbimin hesabından korkuyorum.”
ama aynı zamanda:
“Rabbimin rahmetinden asla ümit kesmiyorum.”
Taif’te taşların arasından geleceğin imanlı nesillerini görebilen, Sevr mağarasında düşmanların arasında “Allah bizimle beraberdir.” diyebilen, Bedir’de bütün tedbirleri aldıktan sonra ellerini semaya kaldırabilen, Uhud’un yaralarından sonra yeniden ayağa kalkabilen ve Mekke’nin fethinde güç eline geçtiğinde merhameti tercih eden Resûlullah’ın hayatı bize şu büyük hakikati öğretmektedir:
Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez; şartlar ne kadar güzel olursa olsun kulluk sorumluluğu unutulmaz.
İşte havf ve recâ dengesi, insanın bir taraftan kendi aczini, kusurunu ve sorumluluğunu görmesi; diğer taraftan Allah’ın sonsuz kudretini, rahmetini ve mağfiretini bilmesidir.
Bu iki hakikat birleştiğinde insanın kalbinde takvâ, tevbe, tevekkül, sabır, şükür ve huzur doğar.
Korku insanı günahlardan korur; ümit ise onu Allah’a ulaştıran yolda yürümeye devam ettirir.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.