- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan dünyaya geldiğinde kendisini birçok nimetin içinde bulur: hayat, beden, akıl, kalp, göz, kulak, dil, sağlık, zaman, kabiliyetler, aile, mal ve imkânlar…
Fakat insan bunların hiçbirini kendisi meydana getirmemiştir.
Gözünü kendisi yapmadığı gibi görme kabiliyetini de kendisi vermemiştir. Kalbini çalıştıran, aklına düşünme kabiliyeti veren, bedenini hücre hücre inşa eden insanın kendisi değildir.
Bu hakikat insanı çok önemli bir soruyla karşı karşıya bırakır:
“Ben gerçekten kendimin sahibi miyim, yoksa bana verilen hayatın ve imkânların emanetçisi miyim?”
Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki Altıncı Söz’de bu meseleyi son derece dikkat çekici bir ticaret temsili üzerinden açıklar.
Söz’ün temelinde Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe Sûresi 111. âyetindeki büyük müjde bulunmaktadır:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cenneti vermek üzere satın almıştır.”
Bu âyet, insan ile Rabbi arasındaki kulluk ilişkisini dikkat çekici bir “alışveriş” benzetmesiyle anlatmaktadır.
Ancak burada gerçek anlamda Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir alışveriş söz konusu değildir. Çünkü Allah her şeyin mutlak sahibidir.
Mesele, insanın zaten Allah’a ait olan canını ve malını Allah’ın emrettiği şekilde kullanması ve bunun karşılığında Allah’ın ona ebedî saadet ihsan etmesidir.
Altıncı Söz şu meşhur ifadeyle başlar:
“Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve O’na abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciği dinle:”
Bu cümlede dört temel kavram vardır:
Nefis, mal, kulluk ve askerlik.
“Nefis” burada insanın hayatını, bedenini, benliğini ve şahsına verilen kabiliyetleri içine alan geniş bir anlam taşır.
“Mal” ise yalnız para değildir. İnsanın sahip olduğu maddî imkânlar, servet, makam ve dünyevî vasıtalar da bu kapsamda düşünülebilir.
Allah’a “abd olmak”, yani kul olmak; insanın kendisini bağımsız ve başıboş görmemesidir.
“Asker olmak” temsili ise vazife, disiplin, emir, sorumluluk ve güven duygusunu ifade eder.
Böylece 6. Söz insanın önüne iki hayat anlayışı koymaktadır:
“Hayat benimdir, istediğim gibi kullanırım.”
veya:
“Hayat bana Allah tarafından verilmiş bir emanettir; O’nun rızası doğrultusunda kullanmalıyım.”
Altıncı Söz ikinci yolu gösterir.
Bediüzzaman meseleyi anlaşılır hâle getirmek için bir temsil anlatır.
Bir padişahın iki adamına emanet olarak verdiği çiftlikler, makineler, silahlar ve başka kıymetli mallar bulunduğunu düşünelim.
Padişah daha sonra bu adamlara haber göndererek, kendilerine emanet edilen malları kendisine satmalarını ister.
Üstelik çok yüksek bir fiyat teklif eder.
Eğer kabul ederlerse mallar muhafaza edilecek, değerleri artırılacak ve kendilerine büyük mükâfatlar verilecektir.
Adamların önünde iki seçenek vardır.
Birincisi emaneti sahibine satmak ve onun emri doğrultusunda kullanmaktır.
İkincisi ise:
“Bunlar benimdir.”
diyerek emanete kendi malıymış gibi davranmaktır.
Birinci adam akıllıca davranır ve teklifi kabul eder.
İkinci adam ise emaneti kendi mülkü zannederek teklifi reddeder.
Temsilin sonunda birincisi büyük kazanç elde ederken ikincisi ağır bir zarara uğrar.
Temsildeki padişah, Allah’ın mutlak hâkimiyetini ve malikiyetini anlamaya yardımcı olan bir benzetmedir.
Çünkü Kur’ân’ın bildirdiği temel hakikatlerden biri şudur:
Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.
İnsan kendi bedeninin dahi gerçek yaratıcısı değildir.
Mesela insan:
Kalbinin çalışmasını başlatmamıştır.
Gözünü yaratmamıştır.
Beynini inşa etmemiştir.
Hücrelerini meydana getirmemiştir.
Hayatını kendisi vermemiştir.
Dolayısıyla insanın sahip olduğu şeyler mutlak mülkiyet değil, emanet ve kullanım hakkı şeklinde anlaşılmalıdır.
Temsildeki çiftlik, insanın dünya hayatını ve ona verilen hayat sahasını düşündürmektedir.
İnsanın:
bedeni,
ömrü,
ailesi,
mesleği,
serveti,
çevresi,
kabiliyetleri,
zamanı
onun imtihan alanının parçalarıdır.
İnsan bunları kullanır fakat bunların hiçbirinin ebedî sahibi değildir.
Ölüm geldiğinde insan hepsini geride bırakır.
Bu sebeple Altıncı Söz insanı mülkiyet vehminden emanet şuuruna davet eder.
Temsilde bulunan makineler ve aletler, insanın bedenindeki organlara ve manevî kabiliyetlere işaret eder.
Göz bir emanettir.
Allah hesabına kullanılması; helâle, faydalı ilme, Kur’ân’a, kâinattaki sanat ve hikmete bakmasıdır.
Aksi kullanım ise gözün gayesinden uzaklaştırılmasıdır.
Kulak hakikati, ilmi, nasihati ve güzel sözleri dinleyebilir.
Aynı kulak haramı, dedikoduyu ve insanı kötülüğe sürükleyen şeyleri de dinleyebilir.
Tercih insana bırakılmıştır.
Dil küçücük bir uzuvdur fakat insan hayatındaki etkisi büyüktür.
Onunla:
Kur’ân okunabilir,
dua edilebilir,
zikir yapılabilir,
ilim öğretilebilir,
insanların gönlü alınabilir.
Fakat aynı dil:
yalan,
gıybet,
iftira,
hakaret
için de kullanılabilir.
Dolayısıyla dili Allah’a satmak, onu Allah’ın razı olduğu istikamette kullanmaktır.
Akıl insanın en büyük nimetlerinden biridir.
Fakat akıl başıboş bırakıldığında insanı sürekli gelecek korkularına, ihtimallere ve endişelere sürükleyebilir.
Allah hesabına kullanılan akıl ise:
yaratılışı düşünür,
hikmeti araştırır,
ilim öğrenir,
doğru ile yanlışı ayırır,
Allah’ın sanatını tefekkür eder.
Böylece akıl yalnız dünya menfaatlerini hesaplayan bir araç olmaktan çıkar ve marifetullaha açılan bir pencereye dönüşür.
İnsan kalbi sevmek için yaratılmıştır.
Fakat insan fanî şeyleri sonsuz bir sevgiyle severse ayrılık acısı kaçınılmaz hâle gelir.
Çünkü dünyadaki her şey değişmektedir.
Gençlik gider.
Güzellik solar.
Servet el değiştirebilir.
İnsanlar ayrılabilir.
Hayat sona erer.
Altıncı Söz’ün anlayışına göre kalbin Allah’a verilmesi, sevgilerin tamamen terk edilmesi anlamına gelmez.
Aksine insan:
eşini,
çocuğunu,
annesini,
babasını,
dostlarını,
tabiatı,
güzellikleri
Allah’ın nimetleri ve eserleri olarak sever.
Böylece sevgi yaratılmışlarda takılıp kalmaz; nimetten Mün’im’e, eserden Sanatkâr’a ulaşır.
“Nefsi Allah’a satmak” insanın şahsiyetini yok etmesi anlamına gelmez.
İnsan iradesini kullanmaya devam eder.
Ancak şu anlayıştan vazgeçer:
“Hayat benim; istediğim gibi yaşarım.”
Bunun yerine şöyle düşünür:
“Hayat Allah’ın bana verdiği emanettir. Onu O’nun razı olduğu şekilde kullanmalıyım.”
Böylece insanın davranışlarının merkezine yalnız arzu değil, rıza-yı İlâhî yerleşir.
Malı Allah’a satmak bütün serveti terk etmek değildir.
İslâm mal sahibi olmayı yasaklamaz.
Mesele malın insanın elinde bulunması fakat kalbinin sahibi hâline gelmemesidir.
İnsan:
helâl kazanır,
ailesine harcar,
zekâtını verir,
sadaka verir,
muhtaçlara yardım eder,
israftan kaçınır,
haram kazanca yaklaşmaz.
Böylece dünya malı ahiret sermayesine dönüşür.
Bir ekmek yalnız tüketildiğinde dünya nimetidir.
Fakat aç bir insana Allah rızası için verildiğinde ahiret hesabına kaydedilen bir iyiliğe dönüşür.
Altıncı Söz’ün mantığı yalnız beden ve paraya uygulanmaz.
İnsanın ömrü de sermayedir.
Her gün insana verilen yirmi dört saatlik yeni bir sermaye gibidir.
Fakat geçen gün geri gelmez.
Bu sebeple zamanı Allah hesabına kullanmak:
ibadet etmek,
çalışmak,
ilim öğrenmek,
ailenin hakkını gözetmek,
insanlara faydalı olmak,
tefekkür etmek,
helâl şekilde dinlenmek
gibi hayatın bütün meşru alanlarını kapsar.
Böylece günlük hayatın sıradan görünen işleri bile güzel bir niyetle ibadet değerine yaklaşabilir.
Burada çok ince bir Kur’ânî anlatım vardır.
Normal ticarette insan kendisine ait bir malı satar.
Fakat Allah ile kul arasındaki bu temsilde durum farklıdır.
Canı yaratan Allah’tır.
Malı veren Allah’tır.
Kabiliyetleri veren Allah’tır.
Cenneti veren de Allah’tır.
Yani insan Allah’ın verdiği emaneti yine Allah’a teslim eder ve Allah buna karşılık insana cennet gibi sonsuz bir mükâfat vaat eder.
Bu yönüyle söz konusu “ticaret”, İlâhî rahmet ve keremin büyüklüğünü gösterir.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir nokta vardır.
Allah’ın insanın canına veya malına ihtiyacı yoktur.
Kur’ân:
“Allah âlemlerden müstağnidir.”
hakikatini bildirir.
Dolayısıyla Allah’ın “satın alması” insanın anlayışına hitap eden Kur’ânî bir temsildir.
Kazanan bütünüyle insandır.
İnsan dünyadaki her şeyi bırakacaktır.
Fakat Allah hesabına kullanılan nimetlerin sevabı ahirete taşınır.
Bir insanın sahip olduğu servet ölümle kendisinden ayrılır.
Fakat Allah rızası için verdiği sadaka ayrılmaz.
Beden toprağa döner.
Fakat bedenle yapılan ibadetlerin sevabı kaybolmaz.
Dil susar.
Fakat söylenen hayırlı sözlerin neticeleri devam edebilir.
Bu bakımdan insan fanî sermayesini ebedî kazanca çevirmiş olur.
Tevbe Sûresi 111. âyetindeki alışverişin karşılığı son derece büyüktür:
Cennet.
İnsan Allah’ın zaten kendisine verdiği hayatı Allah’ın emrettiği istikamette geçirir.
Buna karşılık ebedî hayat kazanır.
Dünyadaki birkaç on yıllık ömür, Allah’ın rahmetiyle sonsuz saadetin vesilesi olur.
Altıncı Söz bu nedenle bunu:
“Ne kadar kârlı bir ticaret”
olarak ifade eder.
İnsan kendi bedenini tamamen koruyamaz.
Hastalıkları bütünüyle engelleyemez.
Yaşlanmayı durduramaz.
Ölümü önleyemez.
Malını bütün felaketlerden koruyamaz.
Sevdiklerinin hayatını garanti edemez.
İnsan kendisini mutlak malik gördüğünde bütün bu yükleri psikolojik olarak kendi omzuna yükleyebilir.
Emanet şuuru ise şöyle der:
“Ben vazifemi yaparım; netice Allah’ın takdirindedir.”
Bu anlayış tevekkülün önemli temellerinden biridir.
İnsan bedeni yalnız dünya lezzetleri için kullanıldığında sınırlı bir ömür içinde tüketilir.
Fakat aynı beden:
namaz kıldığında,
oruç tuttuğunda,
helâl rızık için çalıştığında,
muhtaca yardım ettiğinde,
anne-babasına hizmet ettiğinde,
ilim yolunda gayret ettiğinde
ahirete yönelik neticeler verir.
Böylece fanî beden ebedî neticeler üreten bir sermayeye dönüşür.
İnsanın en temel sorularından bazıları şunlardır:
Ben niçin varım?
Hayatımın amacı nedir?
Nereye gidiyorum?
Ölümden sonra ne olacak?
Altıncı Söz insanın başıboş olmadığını söyler.
İnsan bir kuldur.
Dünya vazife yeridir.
Hayat sermayedir.
Ölüm yok oluş değil, başka bir âleme geçiştir.
Ahiret ise dünya hayatındaki tercihlerimizin neticelerinin görüleceği ebedî yurttur.
Altıncı Söz’ün diğer tarafında büyük bir uyarı vardır.
İnsan:
“Ben kendimin sahibiyim.”
dediğinde aslında çok ağır bir yük üstlenir.
Çünkü bedenini yaşlanmaktan koruyamaz.
Sevdiklerini ölümden kurtaramaz.
Malını bütün tehlikelerden muhafaza edemez.
Geleceğini tamamen kontrol edemez.
Bediüzzaman’ın yaklaşımında insan kendisini malik zannettikçe taşıyamayacağı yükleri omuzlarına alır.
Emanetçi olduğunu anlayınca ise vazifesi belirginleşir:
Çalışmak, tedbir almak, dua etmek ve neticeyi Allah’a bırakmak.
Çünkü nefis sahiplik duygusunu sever.
“Benim bedenim.”
“Benim param.”
“Benim başarım.”
“Benim makamım.”
“Benim hayatım.”
demek ister.
Altıncı Söz ise insanın “benim” dediği şeylerin asıl sahibini hatırlatır.
Bu düşünce insanı değersizleştirmez.
Tam tersine değerini yükseltir.
Çünkü insan kendisini sahipsiz bir varlık olarak değil, Allah’ın kıymetli bir emaneti olarak görmeye başlar.
Bediüzzaman’ın kullandığı “asker” temsili önemlidir.
Asker kendi başına hareket etmez.
Bir vazifesi vardır.
Emir alır.
Devletin imkânlarından yararlanır.
Vazifesini yaptıktan sonra her şeyi kendi başına düşünmek zorunda değildir.
Benzer şekilde mümin de sebeplere müracaat eder fakat kendisini kâinatın bütün neticelerinden sorumlu görmez.
Bu anlayış tembellik değildir.
Aksine:
Vazifede gayret, neticede tevekküldür.
Bu hakikat yalnız teorik bir iman konusu değildir.
Sabah uyandığımızda başlar.
Gözümüzü haramdan korumak Allah’a satışın bir parçasıdır.
Dilimizle doğru konuşmak bir parçadır.
Helâl kazanmak bir parçadır.
Namaz kılmak bir parçadır.
İnsanlara yardım etmek bir parçadır.
Öfkelendiğimizde kendimizi kontrol etmek bir parçadır.
Kazancımızdan ihtiyaç sahiplerine vermek bir parçadır.
Ailemize güzel davranmak bir parçadır.
İşimizi dürüst yapmak bir parçadır.
Yani insan bütün hayatını Allah’a yöneltebilir.
Bir doktor hastasını yalnız para kazanılacak müşteri olarak görmez; Allah’ın bir emaneti olarak görürse mesleği farklı bir anlam kazanır.
Öğretmen öğrencisine faydalı olmayı ibadet niyetiyle yapabilir.
Esnaf müşterisini aldatmayarak ticaretini kulluğun parçası hâline getirebilir.
İşçi işini hakkıyla yaparak emanete riayet edebilir.
Memur kamu hakkını koruyarak kul hakkından sakınabilir.
Dolayısıyla Altıncı Söz insanı dünyadan çekilmeye değil, dünyevî işleri Allah’ın rızasına uygun hâle getirmeye çağırır.
Aile de insana verilen büyük bir emanettir.
Eşimize iyi davranmak,
çocuklarımızı güzel ahlâkla yetiştirmek,
anne-babamızın hakkını gözetmek,
akrabalık bağlarını korumak,
ailemizin helâl rızkını temin etmek
emanet şuurunun aile hayatındaki yansımalarıdır.
İnsan böylece aile sevgisini yalnız dünyevî bir bağlılık olmaktan çıkarıp Allah’ın rızasına yönelen bir kulluk alanına dönüştürebilir.
Gençlik çok kıymetli fakat hızla geçen bir sermayedir.
İnsan gençken kuvvetlidir.
Öğrenebilir.
Çalışabilir.
Üretebilir.
İbadet edebilir.
İnsanlara hizmet edebilir.
Fakat gençlik kalıcı değildir.
Altıncı Söz’ün emanet anlayışı açısından gençliği Allah’a satmak, onu haram ve boşluk içinde tüketmemek; iman, ilim, ibadet, çalışma ve hayırlı hizmetlerle değerlendirmektir.
Altıncı Söz’ün en güçlü taraflarından biri ölüm karşısındaki bakış açısıdır.
İnsan kendisini bedeninin mutlak sahibi kabul ederse ölüm her şeyini elinden alan bir düşman gibi görünür.
Fakat hayatı emanet bilen mümin açısından ölüm, emanetin sahibine teslim edilmesidir.
Bu bakış ölümü küçümsemek veya dünyadaki sorumlulukları terk etmek değildir.
Tam tersine insanın hayatını daha bilinçli kullanmasını gerektirir.
Çünkü emanetin hesabı vardır.
Hayır.
Altıncı Söz’deki teslimiyet, pasiflik değildir.
İnsan çalışacaktır.
Tedbir alacaktır.
Hastalandığında tedavi olacaktır.
Rızık için çalışacaktır.
Çocuklarını yetiştirecektir.
İlim öğrenecektir.
Haksızlık karşısında meşru yollarla mücadele edecektir.
Fakat bütün bunları yaparken neticenin mutlak hâkimi olduğunu düşünmeyecektir.
Formül şöyle özetlenebilir:
Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır.
Altıncı Söz’ün merkezindeki en önemli kavramlardan biri emanettir.
İnsan şöyle düşünmeye başlar:
Gözüm emanettir.
Dilimin kullanımı emanettir.
Bedenim emanettir.
Çocuğum emanettir.
Malım emanettir.
Makamım emanettir.
Zekâm emanettir.
Sağlığım emanettir.
Zamanım emanettir.
Bu düşünce insanın hem Allah’a hem insanlara karşı sorumluluk duygusunu güçlendirir.
Hayat insanın mutlak mülkü değil, Allah’ın verdiği emanettir.
Beden ve organlar yaratılış gayelerine uygun kullanılmalıdır.
Malın gerçek sahibi Allah’tır.
Helâl kazanç kulluğun bir parçasıdır.
Haramdan kaçınmak emaneti korumaktır.
Sadaka malı manevî kazanca dönüştürür.
Namaz bedenin Allah hesabına kullanılmasının en açık örneklerindendir.
Gözün de bir sorumluluğu vardır.
Dilin de hesabı vardır.
Akıl hakikati bulmak için kullanılmalıdır.
Kalp sonsuz sevgisini fanî şeylerde tüketmemelidir.
Gençlik geçici bir sermayedir.
Zaman geri gelmeyen nimettir.
İnsan vazifesini yapmalı, neticeyi Allah’a bırakmalıdır.
Tevekkül tembellik değildir.
Ölüm emanetin sahibine dönüşünü hatırlatır.
Dünya ahiretin kazanıldığı imtihan meydanıdır.
Küçük bir iyilik ihlâsla büyük değer kazanabilir.
İman insanın hayatına amaç ve istikamet verir.
Allah’a kul olmak insanı sahte sahipliklerin ağır yükünden kurtarır.
Altıncı Söz’ün mesajını kısa bir zincir hâlinde şöyle ifade edebiliriz:
Hayat → Emanet
Beden → Emanet
Mal → Emanet
Akıl → Emanet
Kalp → Emanet
Zaman → Emanet
Kabiliyet → Emanet
Bütün bunları Allah’ın rızasına uygun kullanmak:
Allah’a satış
Bu satışın dünyadaki neticesi:
Kulluk + huzur + tevekkül + sorumluluk
Ahirette umulan ve Kur’ân’ın vaat ettiği karşılığı ise:
Allah’ın rızası ve cennet.
Dünya ticaretinde insan sermayesini artırmaya çalışır.
Altıncı Söz ise çok daha büyük bir ticaretten bahseder.
Sermaye:
Ömürdür.
Mal:
Nefis ve insana verilen nimetlerdir.
Müşteri tabiriyle temsil edilen:
Cenâb-ı Hak’tır.
Sözleşmenin Kur’ânî temeli:
Tevbe Sûresi 111. âyettir.
Kullanım şartı:
Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamak ve yasaklarından sakınmaktır.
Kazanç:
Allah’ın rızası ve cennettir.
Altıncı Söz insanın hayat anlayışında çok önemli bir dönüşüm teklif eder.
İnsan:
“Bu hayat benimdir.”
demekten,
“Bu hayat bana verilmiş bir emanettir.”
demeye yükselir.
“Malım benimdir.”
yerine:
“Bu mal bana emanet edilmiştir.”
“Bedenimi istediğim gibi kullanırım.”
yerine:
“Bu bedenin bana verilmesinin bir hikmeti ve sorumluluğu vardır.”
demeyi öğrenir.
Böylece insan dünyayı terk etmez; dünyaya bakışını değiştirir.
Malı bırakmaz; malın esiri olmaktan kurtulur.
Bedenini hor görmez; onu kıymetli bir emanet bilir.
Hayattan kaçmaz; hayatı ebedî hayatın sermayesi hâline getirir.
Ölümü yok oluş olarak değil, emanetin sahibine teslimi ve ahiret yolculuğunun kapısı olarak değerlendirir.
Altıncı Söz’ün insana verdiği en güçlü derslerden biri budur:
İnsanın elindeki her şey geçicidir; fakat Allah hesabına kullanılan geçici nimetler, O’nun rahmetiyle ebedî neticeler verebilir.
Bu nedenle gerçek kazanç, insanın sahip olduklarını yalnız kendi nefsinin hesabına tüketmesi değil; onları Allah’ın rızası doğrultusunda kullanmasıdır.
Kur’ân’ın ifadesiyle bu büyük alışverişin müjdesi şudur:
Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır.
İşte 6. Söz’ün çağrısı, insanın hayatını bu büyük hakikatin ışığında yeniden okumasıdır:
Nefsin Allah’ın emaneti olsun.
Malın Allah’ın rızasına hizmet etsin.
Gözün O’nun hesabına baksın.
Dilin O’nun razı olduğu sözü söylesin.
Aklın hakikati arasın.
Kalbin O’na yönelsin.
Ömrün O’nun rızasına sarf edilsin.
Çünkü insanın Allah yolunda harcadığı hiçbir şey hakikatte kaybolmaz.
Fanî olan gider; Allah hesabına verilen ise ebedî bir netice kazanır.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.