- Salih Avcı
- 18.01.2025
İnsan hayatı bütünüyle öngörülebilir değildir. Bazen aile içinde, bazen iş hayatında, bazen toplumda, bazen de insanın kendi iç dünyasında beklenmedik problemler ortaya çıkar. Böyle zamanlarda insanın gerçek karakteri kadar karar verme biçimi de ortaya çıkar.
Kriz anlarında iki uç davranış sık görülür: panik ederek acele karar vermek veya korkudan hiçbir karar verememek. Hz. Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatı ise bunların dışında üçüncü bir yol öğretir:
Tedbir almak, istişare etmek, şartları doğru okumak, sebeplere başvurmak, gerektiğinde sabretmek, gerektiğinde hızlı hareket etmek ve bütün bunlardan sonra Allah’a tevekkül etmek.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“İş konusunda onlarla istişare et. Karar verdiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
Bu ayet, adeta İslâmî karar verme sisteminin kısa bir formülünü vermektedir:
İstişare → değerlendirme → karar → uygulama → tevekkül.
Hz. Peygamber’in hayatındaki hadiseler incelendiğinde kriz yönetiminin yalnızca tehlikeyi bertaraf etmek olmadığı görülür. Nebevî yönetimde esas hedef; en az zararla, en fazla hayırla, adaletten ve ahlâktan ayrılmadan krizi yönetmektir.
Yanlış teşhis edilen probleme doğru çözüm bulmak mümkün değildir.
Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), kendisine ulaşan bir haber üzerine hemen hüküm vermek yerine meselenin mahiyetini anlamaya önem verirdi. İnsanları dinler, şartları değerlendirir ve kararını bundan sonra verirdi.
Bu yaklaşım Kur’ân'ın haberlerin doğruluğunu araştırmaya yönelik prensibiyle de uyumludur:
“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın...”
(Hucurât, 49/6)
Buradan önemli bir karar verme ilkesi çıkar:
Bilgi → doğrulama → değerlendirme → karar.
Özellikle kriz zamanlarında bunun tersine dönmesi büyük hatalara sebep olur:
Söylenti → öfke → karar → pişmanlık.
Bir konuda karar vermeden önce şu sorular sorulmalıdır:
Gerçek problem nedir?
Elimdeki bilgiler kesin mi?
Bilmediğim hususlar nelerdir?
Olayı tek taraflı mı dinledim?
Duygularım gerçeği görmemi engelliyor mu?
Kararın kısa ve uzun vadeli sonuçları nelerdir?
Kriz yönetiminin ilk basamağı hareket etmek değil, doğru görmektir.
Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki hayatında yaşanan Hacerülesved hadisesi, problem çözme ve çatışma yönetiminin son derece güzel örneklerinden biridir.
Kâbe tamir edilirken Hacerülesved'in yerine konulması konusunda Mekke kabileleri arasında ciddi anlaşmazlık çıktı. Her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Mesele neredeyse silahlı çatışmaya dönüşecekti.
Sonunda Resûlullah’ın hakemliğine müracaat edildi.
Hz. Peygamber bir örtü istedi. Hacerülesved'i örtünün üzerine koydu. Kabilelerin temsilcilerinden örtünün kenarlarından birlikte tutmalarını istedi. Taş yerine yaklaşınca da onu kendi elleriyle yerine yerleştirdi.
Bu çözüm son derece dikkat çekicidir.
Çünkü:
hiçbir kabile tamamen dışlanmadı,
tarafların itibarı korundu,
rekabet iş birliğine dönüştürüldü,
kan dökülmesi önlendi,
sembolik katılım herkese paylaştırıldı.
Bazı krizlerde çözüm, taraflardan birini mağlup etmek değildir.
En başarılı çözüm, mümkün olduğunca tarafları çözümün ortağı hâline getirmektir.
Bugün aile, şirket, kurum ve toplum çatışmalarında da şu soru sorulabilir:
“Kim kazanacak?” yerine “Herkesin meşru hakkını koruyabilecek üçüncü bir çözüm var mı?”
Bu yaklaşım birçok krizi çatışmadan uzlaşmaya çevirebilir.
Hicret, Nebevî kriz yönetiminin en kapsamlı örneklerinden biridir.
Mekke'de Müslümanlara yönelik baskı ağırlaşmış, Hz. Peygamber’in hayatına yönelik ciddi tehdit ortaya çıkmıştı.
Resûlullah yalnızca:
“Allah beni korur.”
diyerek hiçbir hazırlık yapmadan yola çıkmadı.
Tam tersine çok yönlü bir planlama yapıldı.
Yolculuk için hazırlık yapıldı.
Hz. Ebû Bekir yol arkadaşı olarak seçildi.
Hz. Ali, önemli bir vazifeyi yerine getirmek üzere Mekke'de bırakıldı.
Sevr Mağarası geçici sığınma noktası olarak kullanıldı.
Yol konusunda tecrübeli bir rehberden yararlanıldı.
Haber ve lojistik imkânları organize edildi.
Takip ihtimali dikkate alındı.
Alışılmış güzergâh yerine güvenlik açısından uygun bir yol tercih edildi.
Bütün tedbirler alındıktan sonra ise kalp Allah'a bağlandı.
Kur’ân, mağaradaki o kritik anı şöyle anlatır:
“Üzülme; çünkü Allah bizimle beraberdir.”
(Tevbe, 9/40)
Burada iki büyük hakikat birleşmektedir:
En güçlü tedbir + en kuvvetli tevekkül.
Tevekkül:
“Hiçbir şey yapmadan Allah'tan sonuç beklemek” değildir.
Tevekkül:
“Yapabileceğini yaptıktan sonra neticeyi Allah'a bırakmaktır.”
Risale-i Nur'un genel yaklaşımıyla ifade edildiğinde insanın vazifesi sebeplere teşebbüs etmek, neticeyi yaratmak ise Allah'a aittir.
Bu nedenle kriz anındaki mümin:
“Allah'a güveniyorum, tedbire gerek yok.”
demez.
Aksine:
“Allah'a güvendiğim için üzerime düşen tedbiri eksiksiz almaya çalışacağım.”
der.
Her doğru bilgi herkese, her zaman ve her şartta açıklanmaz.
Hicret planında bilginin kontrollü şekilde paylaşılması bunun güzel örneklerinden biridir.
Çünkü karşı taraf Hz. Peygamber’i yakalamak istiyordu. Yolculuğun bütün ayrıntılarının açık hâle gelmesi planı tehlikeye sokabilirdi.
Buradan günümüzde de geçerli önemli bir ilke çıkar:
Kriz yönetiminde bilgi, ihtiyaç kadar paylaşılmalıdır.
Özellikle:
şirket krizlerinde,
aile meselelerinde,
güvenlik konularında,
ticari görüşmelerde,
hassas toplumsal meselelerde
gereksiz bilgi paylaşımı krizi büyütebilir.
Ancak bu prensip, yalan söylemek anlamına gelmez.
Gizlilik başka, yalan başka şeydir.
Nebevî ahlâkta tedbir vardır; fakat hilekârlık, emanete ihanet ve ahlâksızlık yoktur.
Bedir Gazvesi'nde Müslümanların konumlanacağı yer konusunda Hubâb b. Münzir'in görüş bildirdiği nakledilir. Resûlullah’ın konum tercihinin vahye dayalı olmadığını öğrendikten sonra, su kaynakları bakımından daha uygun bir yerde konumlanmayı teklif etmiş ve bu görüş benimsenmiştir.
Buradaki liderlik dersi son derece büyüktür.
Hz. Peygamber:
“Ben peygamberim, benim görüşüm mutlaka uygulanacak.”
şeklinde davranmamıştır.
Vahyin belirlemediği dünyevî ve teknik meselelerde uzmanlık ve tecrübeye değer verilmiştir.
Makam sahibi olmak, her konuda en bilgili kişi olmak anlamına gelmez.
Bugünkü yönetici için bunun karşılığı şudur:
Finans konusunda finansçı,
hukuk konusunda hukukçu,
mühendislik konusunda mühendis,
sağlık konusunda hekim,
güvenlik konusunda güvenlik uzmanı
dinlenmelidir.
Gerçek liderlik:
“Her şeyi ben bilirim.”
demek değildir.
Gerçek liderlik:
“Bu konuda kim daha iyi biliyor?”
sorusunu sorabilmektir.
Uhud Gazvesi öncesinde önemli bir stratejik mesele tartışılmıştı.
Medine içerisinde savunma yapılması veya şehir dışına çıkılarak düşmanla karşılaşılması seçenekleri değerlendirildi.
Hz. Peygamber’in eğilimi Medine içinde kalmak yönündeydi. Ancak özellikle bazı sahâbîlerin şehir dışında karşılaşma yönündeki görüşü ağır bastı.
Resûlullah bu görüşe uygun hareket etti.
Bu hadise çok önemli bir liderlik ilkesini gösterir:
İstişare, insanların görüşünü dinliyormuş gibi yapmak değildir.
Gerçek istişarede yönetici gerektiğinde kendi görüşünden vazgeçebilir.
Bazı yöneticiler toplantı yaparlar fakat karar zaten verilmiştir.
İnsanlardan yalnızca kendi düşüncelerini tasdik etmelerini beklerler.
Bu istişare değildir.
Nebevî istişare:
dinlemek + değerlendirmek + gerektiğinde kendi kanaatini değiştirmek
demektir.
Uhud, Müslümanların ağır kayıplar verdiği son derece acı bir imtihandı.
Hz. Hamza başta olmak üzere birçok sahâbî şehit oldu. Resûlullah da yaralandı.
Üstelik yaşananların sebeplerinden biri, okçuların önemli bir kısmının kendilerine verilen mevziyi terk etmeleriydi.
Böyle bir durumda kolay olan:
öfkeyle suçlamak,
insanları aşağılamak,
topluluğu dağıtmak,
bütün sorumluluğu birkaç kişiye yüklemek
olabilirdi.
Fakat Kur’ân'ın yaklaşımı dikkat çekicidir:
“Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın çevrenden dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla istişare et...”
(Âl-i İmrân, 3/159)
Dikkat edilirse hata yaşanmasına rağmen emir:
“Onlarla artık istişare etme.”
değildir.
Tam tersine:
“Onlarla istişare et.”
buyrulmaktadır.
Hata yapan insanı tamamen kaybetmek yerine hatadan öğrenmesini sağlamak gerekir.
Kurumsal hayatta buna bugün “hata sonrası öğrenme” denilebilir.
Sorulması gereken:
“Kim suçlu?”
sorusundan önce:
“Bu neden oldu ve tekrar olmaması için ne yapmalıyız?”
sorusudur.
Ahzâb/Hendek Gazvesi sırasında Medine çok büyük bir askerî tehditle karşı karşıyaydı.
Selmân-ı Fârisî, İran bölgesinde uygulanan hendek kazma yöntemini önerdi.
Bu yöntem Arap savaş kültüründe yaygın değildi.
Ancak Hz. Peygamber fikrin nereden geldiğine değil, işe yarayıp yaramadığına baktı.
Hendek kazılması kabul edildi.
Hikmetli insan, faydalı fikri kaynağının yabancı olmasından dolayı reddetmez.
Yeni fikir:
başka kültürden,
genç bir insandan,
alt kademedeki çalışandan,
rakip bir kurumun uygulamasından
gelmiş olabilir.
Önemli olan fikrin doğru, meşru ve faydalı olmasıdır.
Bu durum yenilikçilik açısından son derece önemli bir Nebevî ilkedir:
“Biz bunu daha önce yapmadık.” sözü tek başına bir fikri reddetmek için yeterli değildir.
Hendek kazmak son derece ağır bir projeydi.
Fakat büyük iş parçalara ayrıldığında yönetilebilir hâle geldi.
Bu prensip günümüz krizlerinde de çok önemlidir.
İnsan bazen büyük probleme bakarak:
“Bunun altından nasıl kalkacağım?”
diye düşünür.
Oysa problemi bölmek gerekir.
Örneğin büyük bir mali kriz:
borçların tespiti,
gelirlerin belirlenmesi,
zorunlu giderlerin ayrılması,
gereksiz giderlerin kesilmesi,
ödeme önceliğinin belirlenmesi,
yeni gelir imkânlarının araştırılması
şeklinde bölünebilir.
Büyük problem tek parça hâlinde korkutucudur; parçalara ayrıldığında yönetilebilir hâle gelir.
Hz. Peygamber yalnızca hendek kazılmasını emretmedi; sahâbîlerle birlikte çalıştı.
Bu durum kriz liderliği açısından çok önemlidir.
Kriz zamanlarında çalışanlarına:
“Siz mücadele edin.”
deyip kendisi rahat yaşayan yönetici güven kaybeder.
Nebevî liderlik ise:
“Beraber mücadele edeceğiz.”
anlayışıdır.
Normal zamanlarda makam konuşabilir.
Kriz zamanında örnek davranış konuşur.
Hudeybiye Antlaşması, karar verme bakımından Hz. Peygamber’in hayatındaki en dikkat çekici örneklerden biridir.
Antlaşmanın bazı maddeleri sahâbîlere son derece ağır görünmüştü.
Müslümanlar o yıl umre yapmadan dönecekti.
Antlaşmadaki bazı şartlar ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünüyordu.
Hatta Hz. Ömer gibi büyük sahâbîler bile durumun ağırlığından ciddi üzüntü duydular.
Fakat Kur’ân daha sonra şöyle buyurdu:
“Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.”
(Fetih, 48/1)
Görünürde geri adım olan Hudeybiye, gerçekte İslâm'ın yayılmasının önünü açan büyük bir stratejik başarı hâline geldi.
Her geri adım yenilgi değildir.
Bazen:
zamanı gelmemiş çatışmayı ertelemek,
küçük bir haktan geçici olarak vazgeçmek,
barış ortamı oluşturmak,
uzun vadeli fırsat kazanmak
daha büyük başarı getirebilir.
İnsanların önemli karar hatalarından biri, yalnızca anlık sonucu düşünmeleridir.
Oysa stratejik karar şu soruyu sorar:
“Bu kararın altı ay, bir yıl veya beş yıl sonraki sonucu ne olabilir?”
Hudeybiye'nin hikmeti burada ortaya çıkar.
Sahâbenin bir kısmı bugüne, Hz. Peygamber ise geleceğe bakıyordu.
Bir kararın:
Bugünkü sonucu nedir?
Orta vadeli sonucu nedir?
Uzun vadeli sonucu nedir?
diye düşünülmelidir.
Çünkü:
Bugün acı olan yarın rahmet olabilir; bugün cazip olan yarın pişmanlık olabilir.
Hudeybiye sonrasında sahâbîler büyük hayal kırıklığı yaşamışlardı.
Resûlullah kurbanların kesilmesini ve ihramdan çıkılmasını emrettiği hâlde sahâbîler, üzüntülerinin ağırlığı sebebiyle hemen harekete geçemediler.
Hz. Peygamber durumu Ümmü Seleme validemizle paylaştı.
Ümmü Seleme, Resûlullah'ın dışarı çıkıp kimseyle konuşmadan kendi kurbanını kesmesini ve tıraş olmasını tavsiye etti.
Resûlullah bunu uygulayınca sahâbîler de onu takip ettiler.
Bazen insanları ikna etmenin yolu:
daha fazla konuşmak değil, örnek olmaktır.
Ayrıca bu olay:
kadınların görüşlerinin karar süreçlerinde değerli olduğunu
da açık biçimde göstermektedir.
Nebevî yönetimde mesele cinsiyet değil:
hikmetli görüşün kimden geldiğidir.
Tâif yolculuğu Hz. Peygamber’in hayatındaki en ağır hadiselerden biridir.
Hakarete uğramış, taşlanmış ve yaralanmıştı.
Buna rağmen intikam duygusuyla hareket etmedi.
Buhârî ve Müslim'de yer alan rivayetlerde, dağlar meleğinin onların üzerine dağları kapatma teklifine karşı Resûlullah'ın, onların nesillerinden Allah'a kulluk edecek insanların çıkmasını ümit ettiği bildirilir.
İnsan en ağır darbeyi aldığı anda bile:
öfkesini karar makamına oturtmamalıdır.
Çünkü öfke:
kısa vadeyi görür,
intikam ister,
alternatifleri daraltır,
gelecekteki ihtimalleri gözden kaçırabilir.
Hz. Peygamber ise kendisine zulmeden toplumun bugünkü hâlinden çok yarınki ihtimaline bakmıştır.
Çok öfkeli olduğun anda geri dönüşü zor kararlar verme.
Özellikle:
boşanma,
işten çıkarma,
ortaklığı bitirme,
ağır mesaj gönderme,
akrabalığı koparma,
büyük mali kararlar
gibi meselelerde duygunun şiddeti azaldıktan sonra yeniden değerlendirme yapılması çoğu zaman daha hikmetlidir.
Mekke'nin fethi, güç kullanımı ve kriz sonrası normalleşme açısından son derece önemli dersler taşır.
Hz. Peygamber yıllarca:
hakarete uğramış,
baskı görmüş,
yurdundan çıkarılmış,
arkadaşları eziyet görmüş,
savaşlarla karşılaşmıştı.
Fakat Mekke'ye güçlü bir şekilde döndüğünde genel yaklaşımı intikam değil merhamet ve güvenliğin tesis edilmesi oldu.
İnsanların ahlâkı yalnızca güçsüzken değil, güçlü olduklarında anlaşılır.
Krizden sonra karşı tarafı tamamen ezmek yeni krizlerin tohumunu ekebilir.
Kalıcı çözüm:
adalet + merhamet + toplumsal barış
üzerine kurulmalıdır.
Hz. Âişe validemize yönelik iftira olayı, Hz. Peygamber ve ailesi açısından çok ağır bir toplumsal ve psikolojik krizdi.
Ortada söylentiler vardı fakat kesin bilgi yoktu.
Böyle bir durumda insanın öfkeyle hemen hüküm vermesi mümkündür.
Ancak süreç sonunda vahiy gelmiş ve Hz. Âişe'nin masumiyeti açıklanmıştır. Nûr sûresinde müminlere iftira ve söylentiler konusunda önemli ahlâkî ölçüler verilmiştir.
“Bu iftirayı işittiğiniz zaman mümin erkek ve kadınların birbirleri hakkında iyi zan besleyip ‘Bu apaçık bir iftiradır.’ demeleri gerekmez miydi?”
(Nûr, 24/12)
Sosyal medya çağında krizlerin büyük kısmı bilgi krizidir.
Bir mesaj,
bir video,
bir ekran görüntüsü,
bir dedikodu,
bir sosyal medya paylaşımı
insanları hemen hüküm vermeye sevk edebilir.
Nebevî ölçü ise:
Doğrula → araştır → tarafları dinle → acele hüküm verme.
Huneyn Gazvesi'nin başlangıcında Müslümanlar ani bir saldırıyla karşılaşmış ve orduda ciddi karışıklık meydana gelmişti.
Kur’ân bu hadiseye dikkat çeker:
“Andolsun Allah size birçok yerde ve Huneyn gününde yardım etmişti. Hani çokluğunuz sizi böbürlendirmiş fakat size hiçbir fayda sağlamamıştı...”
(Tevbe, 9/25)
Resûlullah kritik anda metanetini korudu.
Herkes paniklediğinde liderin zihni berrak kalmalıdır.
Çünkü kriz sırasında insanların duyguları birbirine bulaşabilir.
Panikleyen lider → panikleyen ekip.
Sakin lider → toparlanma ihtimali.
Bu nedenle kriz anında ilk hedeflerden biri:
duygusal dengeyi korumaktır.
Huneyn'in başka bir dersi de sayısal üstünlüğe aşırı güvenmemektir.
İnsan:
parasına,
personel sayısına,
teknolojisine,
makamına,
bağlantılarına,
tecrübesine
fazla güvenebilir.
Bunların hepsi sebeptir.
Fakat hiçbir sebep mutlak değildir.
Risale-i Nur perspektifinde sebepler, kudretin gerçek sahibi değil; İlâhî icraatın perdeleri olarak değerlendirilir.
Dolayısıyla mümin:
sebebi küçümsemez fakat sebebi ilahlaştırmaz.
Tedbir alır; fakat kalben Allah'a dayanır.
Nebevî kriz yönetiminin modern kriz teorilerinden ayrılan önemli yönlerinden biri budur:
Başarı için her yol meşru değildir.
İslâmî anlayışta:
yalan,
ihanet,
zulüm,
masumlara zarar verme,
haksızlık,
emaneti çiğneme
başarı adına meşrulaştırılamaz.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.”
(Mâide, 5/8)
Bu ayet kriz ahlâkının temelidir.
Düşmanlık bile adaleti iptal edemez.
Kur’ân müminleri şöyle tarif eder:
“Onların işleri aralarında şûra iledir.”
(Şûrâ, 42/38)
İstişare yalnızca bilgi toplamak değildir.
İstişarenin başka faydaları da vardır:
kör noktaları gösterir,
yöneticinin nefsini sınırlar,
farklı ihtimalleri ortaya çıkarır,
insanların karara katılımını sağlar,
sorumluluk bilincini artırır,
hatalı karar ihtimalini azaltır.
Fakat istişarenin de ölçüsü vardır.
Herkese her şeyi sormak doğru değildir.
Konu kimin uzmanlık alanındaysa öncelikle onunla istişare edilmelidir.
Karar verme konusunda Müslümanların bazen düştüğü hatalardan biri istihareyi bütün araştırma ve istişarenin yerine koymaktır.
Oysa sağlıklı yaklaşım:
araştırma + istişare + değerlendirme + dua/istihare + karar + tevekkül
şeklinde düşünülebilir.
İstihare, insanın Allah'tan hayırlısını istemesidir.
Fakat:
“İstihare yaptım; artık hiçbir araştırmaya gerek yok.”
anlayışı doğru değildir.
Evlilikte insan araştırır.
Ticarette hesap yapar.
Hastalıkta doktora danışır.
Hukukta uzmana başvurur.
Sonra Allah'tan hayırlısını ister.
Akıl ile dua birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıdır.
Hz. Peygamber zor zamanlarda Allah'a yönelmiştir.
Bu yöneliş, sorumluluktan kaçmak değildir.
Bedir'de hazırlık yapılmış, saflar düzenlenmiş, gerekli tedbirler alınmış; aynı zamanda Allah'a dua edilmiştir.
Nebevî yöntemde:
dua tedbirin yerine geçmez; tedbire ruh kazandırır.
İnsan:
eliyle çalışır, aklıyla planlar, kalbiyle Allah'a dayanır.
Bu üçü birleştiğinde dengeli mümin şahsiyeti ortaya çıkar.
Her problem aynı derecede önemli değildir.
İnsan bazen küçük problemlerle uğraşırken büyük tehlikeyi gözden kaçırabilir.
Nebevî hikmet açısından meseleler:
zaruret,
önem,
fayda,
zarar,
zamanlama
bakımından değerlendirilmelidir.
“Şu anda çözülmesi gereken en önemli problem hangisidir?”
Bu soru özellikle büyük krizlerde hayat kurtarıcıdır.
Çünkü kriz anında insanın:
her şeyi aynı anda çözmeye çalışması
başlı başına yeni bir kriz oluşturabilir.
Hayatta her zaman mükemmel seçenek bulunmaz.
Bazen seçeneklerin tamamında belli ölçüde zarar vardır.
Böyle durumlarda hikmet:
daha büyük zararı önlemek için daha küçük zarara katlanmayı
gerektirebilir.
Hudeybiye bunun önemli örneklerinden biridir.
Kısa vadede bazı ağır şartları kabul etmek, uzun vadede çok daha büyük faydaların ortaya çıkmasına vesile olmuştur.
Burada İslâm hukukundaki zararların azaltılması ve maslahatın gözetilmesi anlayışıyla uyumlu önemli bir karar ilkesi bulunmaktadır.
Doğru karar yanlış zamanda verilirse beklenen sonucu doğurmayabilir.
Hz. Peygamber’in hayatında zamanlama son derece önemlidir.
Bazen beklemiştir.
Bazen süratle hareket etmiştir.
Bazen geri çekilmiştir.
Bazen anlaşma yapmıştır.
Bazen mücadele etmiştir.
Dolayısıyla hikmet yalnızca:
“Ne yapmalıyım?”
sorusunun cevabı değildir.
Aynı zamanda:
“Ne zaman yapmalıyım?”
sorusunun cevabıdır.
Kur’ân ve Sünnet perspektifinde sabır bazen yanlış anlaşılmaktadır.
Sabır:
hiçbir şey yapmadan beklemek
değildir.
Nebevî sabır:
dayanmak,
istikameti korumak,
paniğe kapılmamak,
harama sapmamak,
mücadeleyi sürdürmek,
doğru zamanı beklemek
demektir.
Bu nedenle kriz yönetiminde sabır aslında aktif dayanıklılıktır.
Risale-i Nur'un çeşitli bahislerinde musibet, kader, tevekkül, sabır, vazife ve netice ilişkileri üzerinde durulur.
Bu yaklaşım karar verme açısından önemli bir ruh dengesi kazandırır.
İnsan:
vazifesini yapmakla sorumludur; neticeyi yaratmakla değil.
Bu düşünce büyük bir psikolojik rahatlık sağlar.
Çünkü insan çoğu zaman iki şeyi birbirine karıştırır:
Kontrol edebildiği şeyler
ve
kontrol edemediği şeyler.
İnsan:
niyetini,
gayretini,
araştırmasını,
tedbirini,
ahlâkını,
kararını
kontrol etmeye çalışabilir.
Fakat bütün neticeleri kontrol edemez.
İşte tevekkül burada başlar.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
(Bakara, 2/216)
Hudeybiye bunun tarihî örneklerinden biridir.
İlk anda ağır görünen olay, daha sonra büyük hayırlara vesile olmuştur.
Bu nedenle mümin kriz karşısında:
“Bu neden başıma geldi?”
sorusunun yanında:
“Bu olay bana ne öğretiyor?”
sorusunu da sorar.
Bu yaklaşım insanı pasifleştirmez.
Tam tersine acıyı hikmete ve tecrübeye dönüştürür.
Kriz bittikten sonra her şeyi unutmak doğru değildir.
Uhud bunun en güzel örneklerinden biridir.
Kur’ân Uhud'da yaşananları analiz ederek Müslümanlara:
itaat,
dünya arzusu,
sabır,
disiplin,
tevekkül
konularında dersler vermiştir.
Modern ifadeyle buna kriz sonrası değerlendirme denilebilir.
Her büyük olaydan sonra şu sorular sorulabilir:
Ne oldu?
Neden oldu?
Neyi doğru yaptık?
Nerede hata yaptık?
Bir daha olursa ne yapacağız?
Bu olay bize hangi ahlâkî ve manevî dersi verdi?
Bu sorular sorulmazsa insan aynı krizi farklı şekillerde tekrar yaşayabilir.
Hz. Peygamber’in hayatındaki örneklerden hareketle pratik bir karar modeli oluşturabiliriz.
“Ben gerçekten hakkı mı arıyorum, yoksa nefsimi mi tatmin etmek istiyorum?”
“Gerçek problem nedir?”
Söylenti ile değil, mümkün olduğunca doğrulanmış bilgiyle hareket et.
Sadece:
“Bunu yapayım mı, yapmayayım mı?”
diye düşünme.
Üçüncü ve dördüncü seçenekleri de ara.
Hacerülesved çözümü bunun güzel örneğidir.
Bedir'deki Hubâb b. Münzir örneğini hatırla.
Farklı görüşleri dinle.
Her seçeneğin:
kısa vadeli,
orta vadeli,
uzun vadeli
sonuçlarını düşün.
Bir yöntem faydalı görünse bile haramsa terk edilir.
Çünkü mümin için:
sonucun iyi olması, yöntemin yanlışlığını meşrulaştırmaz.
Allah'tan hayırlısını iste.
Sonsuza kadar düşünmek de bir çözüm değildir.
Âl-i İmrân 159'daki ifade dikkat çekicidir:
“Karar verdiğin zaman Allah'a tevekkül et.”
Bir noktadan sonra kararsızlık sona ermeli ve uygulama başlamalıdır.
Karar verip sürekli geri dönmek ekibin güvenini sarsabilir.
Yeni ve ciddi bilgi ortaya çıkmadıkça kararlı hareket etmek gerekir.
Elinden geleni yaptıktan sonra:
“Keşke şöyle yapsaydım...”
diyerek insanın kendisini tüketmesi doğru değildir.
Tecrübe çıkarılır, hata varsa düzeltilir ve yola devam edilir.
Büyük bir problemle karşılaşan insan karar vermeden önce kendisine şu on soruyu sorabilir:
1. Gerçek problem nedir?
2. Elimde kesin bilgi var mı, yoksa söylentilerle mi hareket ediyorum?
3. Şu anda duygularım kararımı etkiliyor mu?
4. Bu konuda benden daha bilgili kim var?
5. Kimlerle istişare etmeliyim?
6. Başka hangi seçenekler mümkündür?
7. En az zarar ve en fazla hayır hangi seçenektedir?
8. Bu karar helâl, adil ve ahlâkî midir?
9. Altı ay veya birkaç yıl sonra bu kararın sonucu ne olabilir?
10. Tedbirimi aldıktan sonra Allah'a gerçekten tevekkül edebiliyor muyum?
Bu on soru, aileden ticarete kadar pek çok meselede güçlü bir karar filtresi oluşturabilir.
Aile içinde problem çıktığında doğrudan:
öfke → suçlama → karar
şeklinde hareket etmek yerine:
dinleme → doğrulama → sakinleşme → istişare → çözüm
modeli uygulanabilir.
Özellikle eşler arasında:
geçmiş hataları sürekli gündeme getirmemek,
karşı tarafı dinlemek,
öfke anında ağır sözlerden kaçınmak,
problemi kişilik meselesine dönüştürmemek,
gerektiğinde güvenilir hakemlerden yararlanmak
önemlidir.
Amaç:
tartışmayı kazanmak değil, aileyi ve hakkı korumaktır.
Bir yatırım yapılacağı zaman:
“Kazancı yüksek görünüyor.”
demek yeterli değildir.
Şunlara bakılmalıdır:
Helâl mi?
Risk nedir?
Bilgi yeterli mi?
Uzman ne diyor?
En kötü senaryo nedir?
Borç yükü kaldırılabilir mi?
Aileyi veya şirketi tehlikeye atıyor mu?
Uzun vadede sürdürülebilir mi?
İnsanların hakkına zarar geliyor mu?
Sonra karar verilir ve Allah'a tevekkül edilir.
Bazen problem dışarıda değil insanın içindedir.
Nefis:
“Ben haklıyım.”
der.
Gurur:
“Geri adım atma.”
der.
Öfke:
“Şimdi cevap ver.”
der.
Korku:
“Hiçbir şey yapma.”
der.
Hırs:
“Daha fazlasını kazan.”
der.
Hikmet ise:
“Durumu doğru değerlendir ve Allah'ın razı olacağı şeyi yap.”
der.
Dolayısıyla en büyük liderliklerden biri insanın kendi nefsini yönetebilmesidir.
Nebevî örneklerden hareketle kriz karşısındaki müminin dört temel dayanağından söz edilebilir:
Problemi analiz eder.
Kendi görüşünün eksiklerini tamamlar.
Neyin meşru olduğunu belirler.
Sonucun Allah'ın elinde olduğunu hatırlatır.
Bunlar birleştiğinde:
akıl tedbiri, vahiy istikameti, istişare ortak aklı, tevekkül ise kalp huzurunu sağlar.
Nebevî hayatın bütününden şu temel ilkeler çıkarılabilir:
Panikle karar verme.
Haberi doğrulamadan hüküm verme.
Problemi doğru teşhis et.
İstişareden çekinme.
Uzman görüşüne değer ver.
Kendi fikrinden gerektiğinde vazgeç.
Alternatif çözümler üret.
İnsanların onurunu koru.
Kısa vadeli kayıp karşısında uzun vadeli kazancı unutma.
Öfkeyle geri dönüşü zor kararlar verme.
Gerekli bilgiyi gerekli kişilerle paylaş.
Tedbiri tevekkülün karşıtı görme.
Kriz sırasında ahlâkından vazgeçme.
Hata yapan insanları tamamen kaybetme.
Başarısızlıktan ders çıkar.
Yeni fikirlere açık ol.
Lider olarak yükü paylaş.
Zafer anında intikamdan sakın.
Neticeyi bütünüyle kontrol edebileceğini zannetme.
Vazifeni yaptıktan sonra Allah'a tevekkül et.
Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) hayatına karar verme ve kriz yönetimi açısından bakıldığında son derece dengeli bir model ortaya çıkar.
Bu model ne yalnızca kuru akılcılıktır ne de sebepleri terk eden yanlış bir tevekkül anlayışıdır.
Nebevî model:
Akıl + vahiy + ahlâk + bilgi + istişare + uzmanlık + tedbir + sabır + cesaret + dua + tevekkül
bütünlüğüdür.
Hicret bize tedbiri,
Hacerülesved hadisesi çatışmada ortak çözümü,
Bedir uzman görüşünü,
Uhud istişareyi ve hatadan öğrenmeyi,
Hendek yeniliğe açıklığı ve ortak çalışmayı,
Hudeybiye stratejik sabrı ve uzun vadeli düşünmeyi,
Ümmü Seleme'nin tavsiyesi hikmetli görüşü kimden gelirse gelsin dinlemeyi,
Tâif öfkeyi yönetmeyi ve geleceğe bakmayı,
İfk hadisesi bilgiyi doğrulamayı,
Huneyn panik anında metaneti,
Mekke'nin fethi ise güç elde edildiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmamayı
öğretmektedir.
Bütün bunları tek bir karar zincirinde toplarsak şu model ortaya çıkar:
Doğru niyet
↓
Doğru bilgi
↓
Doğru teşhis
↓
İstişare ve uzman görüşü
↓
Alternatifleri değerlendirme
↓
Helâl-haram ve adalet ölçüsü
↓
Fayda-zarar değerlendirmesi
↓
Kısa ve uzun vadeli sonuçları düşünme
↓
Dua ve istihare
↓
Karar
↓
Kararlı uygulama
↓
Sabır
↓
Tevekkül
↓
Sonuçtan ders çıkarma
Ve bütün bu sistemin özünü Kur’ân'ın şu emri özetlemektedir:
“İş konusunda onlarla istişare et. Karar verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)
İşte Nebevî karar verme anlayışının özü budur:
İstişare et ama kararsız kalma.
Tedbir al ama tedbire tapma.
Cesur ol ama düşüncesiz davranma.
Sabret ama pasifleşme.
Güçlü ol ama merhameti bırakma.
Plan yap ama kaderi unutma.
Sebeplere sarıl ama neticeyi Allah'tan bil.
Böyle bir anlayışla kriz, yalnızca aşılması gereken bir problem olmaktan çıkar; insanın aklını, ahlâkını, sabrını, imanını ve tevekkülünü olgunlaştıran bir imtihan ve eğitim vesilesine dönüşür.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.