- Salih Avcı
- 20.02.2023
İnsan yüzü, ilk bakışta göz, kaş, burun, ağız, alın, yanak ve deriden meydana gelen biyolojik bir yapı gibi görünür. Fakat biraz dikkatle bakıldığında simanın yalnızca maddî bir şekil olmadığı anlaşılır. Yüz; kimliğin, duyguların, iletişimin, güzelliğin, farklılığın ve insanın iç dünyasının dışarıya açılan en önemli pencerelerinden biridir.
Kur’ân-ı Kerîm insanı kendi yaratılışı üzerinde düşünmeye davet eder:
“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır. Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmüyor musunuz?”
(Zâriyât, 51/20-21)
Bu ayetin işaret ettiği en yakın tefekkür sahalarından biri insanın kendi bedenidir. Bedenin içinde ise sima, son derece dikkat çekici bir tevhid levhasıdır.
Burada “tevhid delili” derken yüzün biyolojik özelliklerinin tek başına bilimsel anlamda Allah'ın varlığını “ispatlayan deneysel veriler” olduğu kastedilmemelidir. İslâmî tefekkür açısından mesele şudur: Yüzde görülen birlik, düzen, ölçü, kimlik, sanat, hikmet ve bütünlük, iman nazarıyla Allah'ın isim ve sıfatlarını okumaya vesile olabilir.
Risale-i Nur'un kâinata yaklaşımında da mahlûkat yalnız kendi hesabına okunmaz; mânâ-yı harfî ile yani Yaratıcısını gösteren işaretler olarak değerlendirilir.
Bu bakımdan insan siması küçük bir sayfa; fakat üzerinde çok büyük hakikatlerin okunabileceği bir tevhid levhasıdır.
İnsan yüzünde iki hakikat aynı anda bulunmaktadır:
Benzerlik ve farklılık.
Bütün insanların yüzlerinde genel bir ortak plan vardır:
İki göz,
iki kaş,
bir burun,
bir ağız,
alın,
yanaklar,
çene,
kulaklar,
deri ve kas sistemi.
Fakat bu ortak plana rağmen insanlar birbirlerinden ayrılır.
İşte burada dikkat çekici bir tevhid penceresi açılır:
Kalıp genel, kimlik özeldir.
Milyarlarca insan aynı temel anatomik sistem içerisinde yaratıldığı hâlde her biri ayrı bir şahsiyet ve büyük ölçüde ayırt edilebilir bir sima taşır.
Bu durum, Risale-i Nur'un sıkça üzerinde durduğu “birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik” düşüncesini hatırlatır.
Aynı temel kanunlarla sayısız farklı simanın meydana gelmesi, imanî tefekkür açısından:
“Kanun bir ise, hükmeden de birdir.”
hakikatine götüren bir pencere hâline gelir.
İnsan yüzünün en dikkat çekici özelliklerinden biri kişiyi tanıtmadaki gücüdür.
Bir insanı yıllar sonra gördüğümüzde çoğu zaman önce yüzünden tanırız. Çünkü sima yalnız biyolojik bir organlar topluluğu değil, aynı zamanda kişinin dış dünyadaki tanınma alametidir.
Kur’ân'da şöyle buyrulur:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O'nun ayetlerindendir.”
(Rûm, 30/22)
Ayet doğrudan yalnızca yüz farklılığından söz etmese de insanların yaratılışındaki çeşitliliği Allah'ın ayetlerinden biri olarak göstermektedir.
İnsan siması da bu çeşitliliğin en görünür alanlarından biridir.
Bir fabrikada milyarlarca ürün üretildiğini düşünelim. Eğer bütün ürünler aynı kalıptan çıkıyorsa birbirlerine çok benzemeleri beklenir.
İnsanlarda ise ortak bir anatomik yapı bulunduğu hâlde büyük bir çeşitlilik vardır.
Bu açıdan sima:
“Bu insan başkası değildir; odur.”
dedirtmektedir.
İman nazarında bu özellik bir çeşit ehadiyet mührü olarak okunabilir.
Risale-i Nur'un tevhid bahislerini anlamada iki kavram özellikle önemlidir:
Allah'ın bütün varlık âleminde görünen umumî tasarrufudur.
Mesela bütün insanlarda:
hücrelerin çalışması,
kan dolaşımı,
sinir sistemi,
görme sistemi,
yüz kaslarının çalışması,
deri oluşumu
ortak kanunlara tabidir.
Bu umumî birlik vahidiyet açısından düşünülebilir.
Allah'ın her bir varlıkta hususî ve özel şekilde görünen tasarrufudur.
Bütün insanlara yüz verilmesi vahidiyet açısından okunurken, her insana kendisine mahsus bir sima verilmesi ehadiyet açısından tefekkür edilebilir.
Böylece insan yüzünde:
Umumî kanun + ferdî kimlik
bir araya gelir.
Bu, tevhid tefekkürünün çok önemli noktalarından biridir.
Allah yalnızca “insan türünü” yaratmaz; her bir insanı ayrı ayrı bilir, yaratır ve ona hususî bir kimlik verir.
Gözü tek başına düşünmek yeterli değildir.
Göz;
beyinle,
sinirlerle,
göz kapaklarıyla,
kaşlarla,
gözyaşı sistemiyle,
yüz kaslarıyla,
kan damarlarıyla
birlikte çalışır.
Aynı şekilde ağız;
dudak,
diş,
dil,
çene,
tükürük bezleri,
sinirler,
kaslar,
solunum sistemi,
sindirim sistemi
ile ilişkilidir.
Demek ki yüzdeki herhangi bir parçayı meydana getiren sistem, yalnız o parçayı değil bütün bedeni hesaba katmak zorundadır.
Buradan önemli bir tevhid prensibine ulaşılır:
Parçayı yapan, bütünü bilmelidir.
Gözü yapan görme sistemini;
dili yapan konuşmayı;
ağzı yapan sindirimi;
burnu yapan solunumu;
yüz kaslarını yapan sinir sistemini;
sinir sistemini yapan beyni;
beyni yapan bütün bedeni bilmelidir.
Bu tefekkür ilerletildiğinde şu neticeye ulaşılır:
İnsanın bir organını hakiki anlamda yaratabilmek için bütün insanı kuşatan bir ilim ve kudret gerekir.
İnsan yüzünün en etkileyici unsurlarından biri gözlerdir.
Göz yalnızca güzel görünen bir organ değildir; son derece karmaşık bir görme sisteminin dışarıdan görünen bölümüdür.
Işığın göze ulaşması, optik sistemden geçmesi, retinada sinirsel sinyallere dönüştürülmesi ve beyinde işlenmesi birbirine bağlı süreçlerdir.
Kur’ân:
“Biz ona iki göz vermedik mi?”
(Beled, 90/8)
buyurarak gözü insanın dikkatine sunar.
Buradaki tefekkür yalnız “göz var” demek değildir.
Asıl soru şudur:
Göz neden ışığa uygun yaratılmıştır?
Dış dünyada ışık vardır.
İnsanda ışığı algılayabilecek göz vardır.
Gözden gelen sinyalleri değerlendirecek beyin vardır.
Beyinde görüntüyü anlamlandıracak sistemler vardır.
Bunların tamamı birlikte düşünüldüğünde göz, tek başına bir organ olmaktan çıkar ve kâinatla insan arasındaki uyumu gösteren bir pencere hâline gelir.
Yüzde çok küçük görünen unsurlar bile bütünün içinde fonksiyon kazanır.
Kaşlar gözün üst kısmında;
kirpikler göz kapağının kenarında;
göz kapakları ise gözün önünde bulunmaktadır.
Bunların her biri koruyucu sistemin parçalarıdır.
İnsan farkında olmadan gün içerisinde defalarca göz kırpar. Bu hareket göz yüzeyinin korunmasına ve gözyaşının yayılmasına yardımcı olur.
Burada ince bir tefekkür vardır:
İnsan çoğu zaman kendi gözünü korumayı düşünmez.
Fakat bedenindeki sistemler onun adına çalışmaya devam eder.
Bu durum insanın kendi bedenindeki nimetlerin çoğunun iradesi dışında kendisine verildiğini gösterir.
İnsan gözünü yaratmadığı gibi göz kapağını da yaratmamıştır.
Onun çalışma kanunlarını da kendisi belirlememiştir.
İşte nimet açısından bakıldığında sima:
Rububiyetin insan üzerindeki sürekli bakımının bir levhası hâline gelir.
Burun aynı anda çeşitli vazifeler görür:
Solunuma katkı sağlar.
Havayı filtrelemeye yardım eder.
Koku almada rol oynar.
Sesin rezonans özelliklerine katkıda bulunur.
Yüzün anatomik bütünlüğünün bir parçasıdır.
Bir organın birçok farklı sisteme hizmet etmesi, hikmet açısından dikkat çekicidir.
Bu durum Hakîm ismini düşündürür.
Çünkü hikmet, bir şeyin yerli yerinde ve faydalı neticeler meydana getirecek şekilde düzenlenmesini ifade eder.
İman nazarıyla insan burnuna baktığında yalnız bir şekil görmez;
ölçü, fayda, bağlantı ve hikmet görür.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Ona bir dil ve iki dudak vermedik mi?”
(Beled, 90/9)
Dil küçük bir organdır fakat insan hayatında olağanüstü geniş vazifeler görür.
Dil;
tat almaya,
çiğnemeye,
yutmaya,
konuşmaya
yardım eder.
Dudaklar da konuşma, beslenme ve yüz ifadelerinde rol oynar.
Fakat meselenin daha derin tarafı kelâmdır.
İnsan zihninde meydana gelen soyut bir düşünce;
beyin,
sinir sistemi,
nefes,
ses telleri,
dil,
damak,
dişler
ve dudakların koordinasyonu sayesinde sese dönüşür.
Böylece görünmeyen bir mana, işitilebilir bir kelime hâline gelir.
Bu, insan simasının en hayret verici özelliklerinden biridir.
İnsan yüzü sabit bir maske değildir.
Sevinç,
üzüntü,
şaşkınlık,
korku,
öfke,
merhamet,
tebessüm
gibi pek çok hâl yüz hareketlerine yansıyabilir.
Burada beden ile ruh dünyası arasında son derece ilginç bir ilişki görülür.
Manevî bir hâl, maddî yüzde görünür bir ifadeye dönüşmektedir.
Sevinen insanın yüzü değişir.
Üzülen insanın yüzü değişir.
Mahcup olan insanın bakışı değişebilir.
Merhamet eden kişinin simasında yumuşaklık belirebilir.
Demek ki yüz yalnız bedenin değil, bir ölçüde insanın iç dünyasının da aynasıdır.
Bu yönüyle sima, maddî âlem ile insanın şuur ve duygu dünyasının buluştuğu özel bir sınır gibidir.
Hz. Peygamber'in ﷺ tebessüme verdiği değer, yüzün yalnız biyolojik değil ahlâkî bir anlam da taşıdığını gösterir.
Hadiste:
“Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen senin için sadakadır.”
(Tirmizî, Birr, 36)
buyrulmuştur.
Dikkat edilirse insan hiçbir maddî servet harcamadan yüzüyle iyilik yapabilir.
Bir tebessüm:
gönül alabilir,
sevgiyi artırabilir,
korkuyu azaltabilir,
insanlar arasındaki mesafeyi kapatabilir,
kardeşliği güçlendirebilir.
Böylece insan siması yalnız Allah'ın sanatını gösteren bir eser değil, aynı zamanda insanın başkalarına iyilik ulaştırdığı bir ahlâk vasıtasıdır.
İnsan yüzündeki güzellik düşüncesi bizi Allah'ın Cemîl ismine götüren bir tefekkür alanı açar.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever.”
(Müslim, Îmân, 147)
Yüzün güzelliği yalnız belirli estetik ölçülerle sınırlandırılmamalıdır.
Asıl dikkat çekici olan;
düzen,
uyum,
oran,
fonksiyon,
canlılık,
ifade
gibi özelliklerin birlikte bulunmasıdır.
Bu sebeple tevhid tefekküründe güzellik, kendi başına bağımsız bir varlık gibi görülmez.
Güzellik:
Cemâl sahibine işaret eden bir ayna olarak okunur.
Kur’ân Allah'ı:
“El-Musavvir” — şekil ve suret veren
olarak tanıtır.
Haşr sûresinde:
“O Allah Hâlık'tır, Bâri'dir, Musavvir'dir...”
(Haşr, 59/24)
buyrulur.
İnsan siması özellikle Musavvir isminin tefekkürü açısından son derece dikkat çekicidir.
Çünkü temel yüz planı korunurken sayısız farklı görünüm ortaya çıkar.
Bu çeşitlilik;
tekdüzelik olmadan birlik, karmaşa olmadan çeşitlilik meydana getirir.
Bu açıdan her sima adeta:
“Ben hususî olarak şekillendirilmiş bir ferdim.”
der.
El-Hâlık, yaratan demektir.
İnsan yüzünün meydana gelmesi anne rahmindeki gelişimin bir parçasıdır.
Embriyonik gelişim sırasında hücrelerin çoğalması, farklılaşması, dokuların oluşması ve yüz yapılarının şekillenmesi birbirine bağlı biyolojik süreçlerle gerçekleşir.
İman açısından bu süreçler Allah'ın yaratmasına rakip değildir.
Tam tersine:
Biyolojik mekanizmalar yaratılışın nasıl cereyan ettiğini araştırır; tevhid tefekkürü ise bütün bu mekanizmaların niçin var olduğunu ve nihai olarak kimin kudretiyle varlık kazandığını sorar.
Her insanın simasının oluşması için çok büyük miktarda biyolojik bilginin düzenli biçimde işlemesi gerekir.
Genetik bilgi,
protein sentezi,
hücre farklılaşması,
doku organizasyonu
ve gelişim süreçleri birbirine bağlıdır.
Bu noktada iman nazarı:
Bilgili bir sistemin varlığından sonsuz ilme
yönelir.
Kur’ân:
“Yaratan bilmez mi?”
(Mülk, 67/14)
buyurur.
Tevhid açısından yaratmak ile bilmek birbirinden ayrılmaz.
Bir şeyi bütün ilişkileriyle yaratabilmek, onu bütün yönleriyle bilmeyi gerektirir.
Yüzdeki organların hemen tamamında fonksiyonel bir yerleşim görülür.
Gözler görmeye,
kulaklar işitmeye,
burun koklamaya ve solunuma,
ağız beslenmeye ve konuşmaya hizmet eder.
Üstelik bunlar birbirlerinden tamamen bağımsız değildir.
Hepsi ortak bir bedenin ihtiyaçlarına hizmet eder.
Bu durum:
El-Hakîm — her şeyi hikmetle yapan
isminin tefekkürüne kapı açar.
İnsan yüzündeki nimetleri düşündüğümüzde mesele yalnız sanat değildir.
Aynı zamanda rahmettir.
İnsan:
gözleriyle çocuğunu görür,
kulaklarıyla sevdiğinin sesini işitir,
diliyle sevgisini söyler,
dudaklarıyla tebessüm eder,
burnuyla güzel kokuları hisseder.
Demek ki yüzdeki organlar yalnız hayatta kalmaya değil, hayatı hissetmeye ve anlamlandırmaya da hizmet eder.
Bu durum rahmet açısından son derece önemlidir.
Ağız, diş, dil ve tat alma sistemi beslenmeyle doğrudan ilişkilidir.
Fakat burada ilginç bir uyum vardır.
Dışarıda rızık yaratılmıştır.
İnsanda o rızkı:
görecek göz,
koklayacak burun,
tadacak dil,
çiğneyecek diş,
yutacak sistem
yaratılmıştır.
Rızık ile rızka muhtaç olan canlının organları arasındaki bu uygunluk iman nazarında Rezzâk ismine açılan bir pencere hâline gelir.
İnsan görür fakat görme kabiliyeti kendisinin eseri değildir.
İnsan işitir fakat işitme sistemini kendisi kurmamıştır.
Kur’ân'da Allah:
Es-Semî' — her şeyi işiten
ve
El-Basîr — her şeyi gören
olarak tanıtılır.
İnsanın sınırlı görmesi ve işitmesi Allah'ın görmesi ve işitmesiyle aynı mahiyette değildir.
Fakat insana verilen bu sınırlı kabiliyetler, Allah'ın isimlerini anlamaya birer ölçücük olabilir.
İnsan:
“Ben sınırlı olarak görüyorum; beni ve bütün görenleri yaratan Allah'ın görmesi ise sınırsızdır.”
diye tefekkür eder.
Risale-i Nur'un temel tefekkür yöntemlerinden biri mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî ayrımıdır.
Mânâ-yı ismî ile bakıldığında:
“Ne güzel bir yüz!”
denilir ve bakış yüzün kendisinde kalır.
Mânâ-yı harfî ile bakıldığında ise:
“Bu yüzde ne güzel bir sanat var; acaba bu sanat hangi Sanatkârı gösteriyor?”
sorusu sorulur.
Böylece yüz:
kendini gösteren bir nesne olmaktan çıkar, Yaratıcısını tanıtan bir işaret hâline gelir.
Bir harfin kendi şekli yanında başka bir manayı göstermesi gibi mahlûkat da kendilerinden daha fazla Yaratıcılarını anlatırlar.
Bir tablo gördüğümüzde:
“Boyalar tesadüfen birleşerek bu resmi meydana getirdi.”
demeyiz.
Çünkü tablodaki:
ölçü,
düzen,
mana,
estetik,
bütünlük
bize ressamı düşündürür.
İnsan yüzü ise durağan bir tablodan çok daha ileridir.
Çünkü yüz:
canlıdır, görür, hisseder, konuşur, değişir, tebessüm eder ve iletişim kurar.
Risale-i Nur perspektifinde eser ne kadar sanatlıysa, sanatkârın ilim, irade ve kudretine olan delaleti o derece düşünmeye değer hâle gelir.
İnsan siması sabit değildir.
Bebeklik,
çocukluk,
gençlik,
olgunluk,
ihtiyarlık
boyunca sürekli değişir.
Fakat bütün bu değişikliklere rağmen insan kendisini aynı “ben” olarak bilir.
Bu durum insanı çok derin bir soruya götürür:
Beden sürekli değişirken insanın kimliği nedir?
Yüzdeki değişim dünyanın geçiciliğini de hatırlatır.
Gençlikteki güzellik zamanla değişir.
Saçlar ağarır.
Deri kırışır.
Yüzün çizgileri değişir.
Bu nedenle sima yalnız Cemâl ismini değil, aynı zamanda dünyanın fani olduğunu da hatırlatan bir levhadır.
İnsan aynaya baktığında yalnız bugünkü yüzünü görmemelidir.
Bir gün bu yüzün değişeceğini de hatırlamalıdır.
Risale-i Nur'un temel derslerinden biri, fâni güzelliklerden Bâkî-i Zülcemâl'e yönelmektir.
Yüz güzeldir fakat kalıcı değildir.
Gençlik güzeldir fakat geçer.
Göz güzeldir fakat bir gün kapanacaktır.
Tebessüm güzeldir fakat dünya hayatıyla sınırlıdır.
İşte iman insana:
Fâni güzelliği sev; fakat güzelliğin asıl kaynağını unutma.
dersini verir.
İnsanı ilk defa yaratan kudretin onu yeniden yaratması iman açısından imkânsız değildir.
Kur’ân:
“İlk yaratmayı yapan, sonra onu tekrar edecek olan O'dur.”
(Rûm, 30/27 anlamıyla)
hakikatini bildirir.
Her insanın kendisine mahsus bir kimlikle yaratılması, haşir tefekküründe de anlamlıdır.
İnsan:
“Beni ilk defa kim yaptı?”
sorusunu sorar.
Cevap:
Allah.
Ardından:
“Öyleyse beni yeniden yaratmaya kimin kudreti yeter?”
sorusunun cevabı da aynı olur.
İnsan siması üzerinde tefekkür ilerletildiğinde şöyle bir zincir kurulabilir:
Göz → beyin → sinir sistemi → beden → hava → ışık → güneş → dünya → kâinat
Mesela gözün görebilmesi için ışık gerekir.
Işığın dünyaya ulaşması için güneş ve fizik kanunları gerekir.
İnsanın yaşaması için atmosfer gerekir.
Atmosferin devamı dünya sistemleriyle ilişkilidir.
Dünya güneş sistemiyle;
güneş sistemi galaktik ve kozmik düzenle bağlantılıdır.
Böylece küçücük bir göz insanı bütün kâinata bağlar.
Risale-i Nur tefekküründe buradan güçlü bir netice çıkar:
Bir insanın gözünü hakiki anlamda yapan kudret, gözün bağlı olduğu kâinatı da idare eden kudret olmalıdır.
İşte bu tevhiddir.
İnsan yüzü bağımsız bir ada değildir.
Yüz bedene;
beden gıdaya;
gıda toprağa;
toprak suya;
su atmosfere;
dünya güneşe;
güneş kâinatın düzenine bağlıdır.
Dolayısıyla insanın simasını meydana getiren yaratılış, bütün kâinat düzeninden tamamen kopuk düşünülemez.
Bu bağlantı tevhid açısından şu düşünceyi kuvvetlendirir:
Bir şeyi her şeyiyle yaratmak, onun bağlı bulunduğu sistemi de kuşatan bir ilim ve kudret gerektirir.
İmanî tefekkür açısından yüzde birçok İlâhî isim okunabilir:
| Simadaki tecelli | Tefekkür edilen isim |
|---|---|
| Yaratılış | El-Hâlık |
| Şekil ve suret | El-Musavvir |
| Ölçü ve düzen | El-Hakîm |
| Biyolojik bilgi | El-Alîm |
| Güzellik | El-Cemîl |
| Nimetler | El-Kerîm |
| Koruyucu sistemler | El-Hafîz |
| Beslenmeye hizmet eden organlar | Er-Rezzâk |
| Canlılık | El-Muhyî |
| Merhametli ikramlar | Er-Rahmân, Er-Rahîm |
Ancak burada önemli bir ölçü vardır:
Mahluk Allah değildir; Allah'ın eseridir.
Ayna güneş değildir fakat güneşi gösterir.
Benzer şekilde insan siması İlâhî isimlerin kendisi değil, onların yaratılmış âlemdeki tecellilerini tefekkür etmeye vesile olan bir aynadır.
İnsan yüzünün oluşumunu yalnız sebeplere dağıtmak Risale-i Nur'un tevhid metodunda yeterli görülmez.
Çünkü sebeplerin kendileri de:
yaratılmış,
sınırlı,
şuursuz,
birbirlerine muhtaç
unsurlardır.
Genler önemlidir fakat genleri meydana getiren insan değildir.
Hücreler çalışır fakat hücrenin bütün organizmanın geleceğini bağımsız şekilde bildiğini söyleyemeyiz.
Biyolojik mekanizmalar vardır fakat bu mekanizmaların varlığının kendisi de açıklanmaya muhtaçtır.
Tevhid nazarı sebepleri reddetmez.
Fakat:
Sebebi yaratıcı yerine koymaz.
Sebepler yaratılışın vasıtaları ve kanunlarıdır; hakiki yaratıcı ise Allah'tır.
Aynaya bakmak sıradan bir günlük davranıştır.
Fakat iman nazarı bunu tefekküre çevirebilir.
İnsan kendisine şöyle sorabilir:
Bu gözleri ben mi yaptım?
Hayır.
Görme kabiliyetini ben mi kurdum?
Hayır.
Yüzümün anne rahminde nasıl şekilleneceğini ben mi belirledim?
Hayır.
Beynimle gözüm arasındaki bağlantıyı ben mi kurdum?
Hayır.
Dilimin konuşmasını ben mi icat ettim?
Hayır.
Öyleyse insan siması insana:
“Sen kendinin mâliki değilsin; sana emanet edilen nimetlerin sahibisin.”
dersini verir.
İnsan güzel bir simaya sahip olabilir.
Fakat o simayı kendisi yapmamıştır.
Dolayısıyla güzellik:
övünmenin değil, şükrün sebebi olmalıdır.
Aynı şekilde fizikî görünüş bakımından insanların birbirlerini küçümsemeleri İslâm ahlâkıyla bağdaşmaz.
Kur’ân:
“Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 49/13)
buyurur.
Demek ki insanın gerçek değeri yüz güzelliğiyle değil;
iman,
takva,
ahlâk,
doğruluk,
merhamet,
kulluk
ile ölçülür.
Sahih hadiste Resûlullah ﷺ şöyle buyurur:
“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”
(Müslim, Birr, 34)
Bu hadis sima tefekkürünün sınırını belirleyen çok önemli bir ölçüdür.
İnsan yüzü Allah'ın sanatını gösteren değerli bir tefekkür levhasıdır.
Fakat insanın Allah katındaki değeri yüz güzelliğine bağlanamaz.
Yüz sanatın aynasıdır;
kalp ve amel ise kulluğun imtihan alanıdır.
Kur’ân insanın yalnız dış görünüşüne değil kalbine yönelir.
Yüzün güzelliği geçici olabilir.
Fakat:
iman,
ihlas,
merhamet,
tevazu,
sabır,
şükür
insanın manevî simasını güzelleştirir.
Bu nedenle İslâm'ın hedefi yalnız “güzel görünmek” değil;
güzel insan olmaktır.
Hz. Peygamber'in ﷺ ahlâkı bu bakımdan en büyük örnektir.
İnsan yüzü dikkatle tefekkür edildiğinde şu derslere ulaşılabilir:
İnsanın bütün organları aynı sistem içinde çalışır. Bu birlik, tevhidi düşündürür.
Yüzün meydana gelmesi muazzam bir biyolojik bilgi ve düzen gerektirir.
Organlar belirli faydalara ve vazifelere hizmet eder.
Her insana hususî bir şekil ve kimlik verilmiştir.
Yüzdeki organlar hayatı yalnız sürdürmez; güzelleştirir.
Göz kapağı, kirpik, deri ve benzeri koruyucu sistemler insanı muhafaza eder.
Kendi yüzünün en küçük organını bile kendisi yaratamamıştır.
Görmeye, işitmeye, nefes almaya ve beslenmeye sürekli muhtaçtır.
Göz nimeti şükür ister.
Dil nimeti şükür ister.
Sima nimeti şükür ister.
Genç yüz yaşlanır; güzellik değişir.
Güzellikte takılıp kalmak yerine güzelliği veren Cemîl-i Zülcelâl tanınmalıdır.
Allah katındaki üstünlük takva iledir.
İnsan simasını bir kitap sayfası gibi düşünelim.
Gözler:
“Basîr olanı düşün.”
Kulaklar:
“Semî' olanı düşün.”
Yüzün şekli:
“Musavvir olanı düşün.”
Güzelliği:
“Cemîl olanı düşün.”
Düzeni:
“Hakîm olanı düşün.”
Biyolojik programı:
“Alîm olanı düşün.”
Korunması:
“Hafîz olanı düşün.”
Canlılığı:
“Muhyî olanı düşün.”
Nimet oluşu:
“Rahmân ve Kerîm olanı düşün.”
Böylece insan yüzü sessiz fakat çok anlamlı bir Esmâ-i Hüsnâ levhası hâline gelir.
Bir insan aynaya baktığında yalnız dış görünüşünü kontrol etmek yerine bir dakika tefekkür edebilir:
Gözlerime bakıyorum:
Bana görme nimetini kim verdi?
Kulaklarımı düşünüyorum:
Sesleri anlamlandırma kabiliyetini kim verdi?
Dilimi düşünüyorum:
Düşüncelerimi kelimelere dönüştürme nimetini kim verdi?
Yüzümü düşünüyorum:
Milyarlarca insan arasında bana ayrı bir simayı kim verdi?
Yaşlanmayı düşünüyorum:
Bu güzelliğin fâni olduğunu bana kim hatırlatıyor?
Ve sonunda:
“Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz.”
(Âl-i İmrân, 3/191)
hakikatine ulaşılır.
İnsan siması sıradan bir biyolojik yüzey değildir.
O;
kimlik kartıdır,
iletişim merkezidir,
duyguların aynasıdır,
biyolojik bir sanat eseridir,
nimet levhasıdır,
faniliğin hatırlatıcısıdır
ve iman nazarıyla bakıldığında tevhidin okunabileceği küçük fakat son derece zengin bir kitaptır.
Risale-i Nur'un mânâ-yı harfî yaklaşımıyla insan yüzüne bakıldığında bakış yüzde kalmaz.
Eserden sanata,
sanattan ilme,
ilimden iradeye,
iradeden kudrete,
kudretten Hâlık'a ulaşır.
Böylece göz Allah'ın Basîr ismini;
yüzün şekli Musavvir ismini;
düzen Hakîm ismini;
biyolojik program Alîm ismini;
güzellik Cemîl ismini;
nimet Kerîm ve Rahîm isimlerini;
canlılık ise Muhyî ismini tefekkür ettirir.
Sonunda insan kendi yüzüne baktığında yalnızca “Ben kimim?” sorusunu değil, bundan daha büyük olan:
“Beni kim yaptı, bana bu simayı kim verdi, beni kim görüyor, kim yaşatıyor ve bütün bu nimetlerin gerçek sahibi kimdir?”
sorularını sormaya başlar.
Kur’ân'ın cevabı açıktır:
“İşte Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır.”
(En'âm, 6/102)
İşte insan simasının en büyük tevhid dersi budur:
İnsan kendi yüzünden başlayarak bütün kâinata uzanan tevhid yolculuğunda şu hakikati okuyabilir:
Bir yüzdeki sanatı gören nazar, sonunda bütün yüzleri yaratan Tek Sanatkârı bulur.
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.