- Salih Avcı
- 18.01.2025
Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de kısa fakat son derece yoğun manalar taşıyan bir peygamber kıssasıdır. Onun hayatında tebliğ, sabır, imtihan, acziyet, dua, tevhid, tövbe, Allah’a sığınma, ümit ve İlâhî rahmet gibi pek çok hakikat bir arada görülür.
Hz. Yûnus’un kıssası yalnızca geçmişte yaşamış bir peygamberin başından geçen olağanüstü bir hadise değildir. Aynı zamanda insanın kendi hayatını okuyabileceği büyük bir iman ve kulluk dersidir.
Özellikle balığın karnında yaptığı dua, insanın bütün maddî sebeplerin sustuğu bir anda kime dayanması gerektiğini gösterir:
“Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.”
“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine haksızlık edenlerden oldum.”
(Enbiyâ, 21/87)
Bediüzzaman Said Nursî de Birinci Lem’a’da Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın bu münâcâtını ele alarak insanın aczi, sebeplerin yetersizliği ve Allah’ın mutlak kudreti açısından son derece derin bir tevhid dersi çıkarır.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm Kur’an’da adı açıkça geçen peygamberlerden biridir.
Kur’an’da kendisinden Yûnus, Zünnûn ve Sâhibü’l-Hût ifadeleriyle söz edilir. “Zünnûn” ve “Sâhibü’l-Hût”, balıkla ilgili yaşadığı büyük imtihana işaret eder.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Yûnus da gönderilmiş peygamberlerdendi.”
(Sâffât, 37/139)
Dolayısıyla Hz. Yûnus’un kıssasını anlamanın ilk şartı, onu yalnızca “balık tarafından yutulan kişi” olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olarak tanımaktır.
Onun temel vazifesi de bütün peygamberler gibi insanları Allah’a kulluğa ve hakka çağırmaktı.
Kur’an, Hz. Yûnus’un kavminin ayrıntılı coğrafî ve tarihî hikâyesini anlatmaz. İslâmî tarih ve tefsir geleneğinde onun Ninova halkına gönderildiği meşhur olmakla beraber, Kur’an’ın asıl üzerinde durduğu husus coğrafya değil, kıssadan çıkarılacak iman hakikatleridir.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm kavmini Allah’a iman etmeye çağırdı.
Ancak diğer birçok peygamberin hayatında olduğu gibi başlangıçta ciddi bir dirençle karşılaştı.
Burada ilk büyük ders karşımıza çıkar:
Peygamber tebliğ eder, anlatır, uyarır, örnek olur; fakat kalplere imanı yerleştiren Allah’tır.
Kur’an'ın genel prensibi şöyledir:
“Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”
(Kasas, 28/56)
Bu hakikat bize özellikle insanlarla ilişkilerimizde önemli bir ölçü verir:
Vazifemiz hakkı güzel şekilde anlatmaktır; neticeyi yaratmak bizim vazifemiz değildir.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm uzun süren tebliğin ardından kavminden ayrıldı.
Kur’an bu hadiseye şöyle işaret eder:
“Zünnûn’u da hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı...”
(Enbiyâ, 21/87)
Buradaki ifadeyi yanlış anlamamak gerekir.
Peygamberlerin Allah’a karşı isyan veya itiraz içerisinde olduklarını düşünmek doğru değildir. Hz. Yûnus’un öfkesi kavminin inkâr ve isyanına yönelikti.
Bununla beraber onun kıssasında, peygamberlere mahsus yüksek kulluk makamına uygun biçimde, Allah’ın iznini beklemenin ve İlâhî takdire teslimiyetin önemi öğretilmektedir.
Bu noktada çok önemli bir ölçü ortaya çıkar:
Niyetin iyi olması tek başına yeterli değildir.
Doğru niyet + doğru yöntem + sabır + Allah’a tevekkül birlikte bulunmalıdır.
Hz. Yûnus’un kıssası bize davet ve hizmet yolunda sabrın ne kadar önemli olduğunu gösterir.
İnsan bazen şöyle düşünür:
“Ben söyledim ama anlamıyorlar.”
“Defalarca anlattım, değişmiyor.”
“Artık uğraşmanın anlamı yok.”
Fakat Kur’an bize peygamberlerin hayatından sabrı öğretir.
Allah Resûlü’ne hitaben:
“Rabbinin hükmüne sabret; balık sahibi gibi olma...”
(Kalem, 68/48)
buyurulması son derece dikkat çekicidir.
Demek ki kulluk yolunda önemli bir düstur şudur:
Vazifeni yap; fakat neticenin istediğin zamanda meydana gelmesini Allah’tan talep ederken O’nun hikmetine teslim ol.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm kavminden ayrıldıktan sonra bir gemiye bindi.
Kur’an şöyle buyurur:
“Hani o, dolu bir gemiye kaçıp gitmişti. Kuraya katılmış ve kaybedenlerden olmuştu.”
(Sâffât, 37/140-141)
Ardından:
“Derken kendisini balık yuttu...”
(Sâffât, 37/142)
buyurulur.
Hz. Yûnus böylece insan açısından bakıldığında kurtuluş ihtimallerinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı bir vaziyete girmiştir.
Denizin içindedir.
Gece karanlıktır.
Balığın karnındadır.
Yanında hiçbir insan yoktur.
Yardım çağırabileceği hiçbir maddî vasıta bulunmamaktadır.
İşte tam burada Risale-i Nur’un üzerinde önemle durduğu muazzam tevhid dersi başlar.
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar adlı eserin Birinci Lem’a’sında Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasını insanın kendi hayatına tatbik ederek yorumlar.
Hz. Yûnus’un içinde bulunduğu vaziyeti üç büyük karanlık kuşatmıştır:
Gece...
Deniz...
Balığın karnı...
Bediüzzaman bu tablo üzerinden şu hakikate dikkat çeker:
Hz. Yûnus’u kurtaracak öyle bir Zât gereklidir ki;
balığa hükmetsin,
denize hükmetsin,
geceye hükmetsin,
gökyüzüne hükmetsin,
bütün sebepleri emri altında bulundursun.
Çünkü balık onun hizmetkârı değildir.
Deniz onun emrinde değildir.
Gece onun sözünü dinlemez.
İnsanlar ona ulaşamaz.
Demek ki Hz. Yûnus’un gerçek kurtuluşu ancak bütün kâinatı idare eden Allah’ın kudretiyle mümkündür.
İşte:
“Lâ ilâhe illâ ente...”
ifadesinin derin manası burada ortaya çıkar:
Senden başka gerçek mabud, mutlak hâkim, hakiki kurtarıcı yoktur Allah’ım!
Hz. Yûnus duasına kendi sıkıntısını anlatarak başlamaz.
“Allah’ım beni balığın karnından çıkar.”
demez.
Önce:
“Lâ ilâhe illâ ente.”
der.
Yani:
“Senden başka ilâh yoktur.”
Bu çok büyük bir kulluk terbiyesidir.
İnsan çoğu zaman duaya ihtiyacını anlatarak başlar:
“Allah’ım bana şunu ver.”
“Beni bundan kurtar.”
“Bu sıkıntımı gider.”
Hz. Yûnus'un duası ise önce Allah’ı tanımayı öğretir.
Önce tevhid, sonra tenzih, sonra kusurunu itiraf...
Duanın ikinci bölümü:
“Sübhâneke.”
Yani:
“Allah’ım! Sen bütün kusurlardan, noksanlıklardan ve haksızlıktan münezzehsin.”
Burada çok ince bir kulluk şuuru vardır.
Hz. Yûnus:
“Niçin bu başıma geldi?”
demiyor.
“Bunu hak etmedim.”
demiyor.
“Allah bana neden böyle yaptı?”
demiyor.
Aksine:
“Sen her türlü kusurdan münezzehsin.”
diyor.
Bu, musibet karşısındaki imanlı bakışın temelidir.
Mümin bilir ki:
Allah zulmetmez.
Allah’ın hükmünde hikmet vardır.
Biz hikmetini göremesek de Allah’ın ilmi sonsuzdur.
Duanın üçüncü bölümü:
“İnnî küntü mine’z-zâlimîn.”
“Gerçekten ben kendine haksızlık edenlerden oldum.”
Bu ifade müthiş bir nefis terbiyesidir.
İnsan çoğu zaman başına gelen problemlerde suçlu arar:
“Filanca yüzünden.”
“Ailem yüzünden.”
İş arkadaşım yüzünden.”
“Toplum yüzünden.”
“Şartlar yüzünden.”
Hz. Yûnus Aleyhisselâm ise önce kendi nefsine yöneliyor.
Bu, insanın her musibetin suçlusunun mutlaka kendisi olduğu anlamına gelmez. İslâm böyle bir anlayış öğretmez.
Fakat mümin her hadiseyi aynı zamanda muhasebe vesilesi yapar:
“Benim burada düzeltmem gereken ne var?”
diye sorar.
Bu soru insanı olgunlaştırır.
Allah Teâlâ Hz. Yûnus’un duasının ardından şöyle buyurur:
“Biz de onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”
(Enbiyâ, 21/88)
Ayetin son kısmı son derece önemlidir:
“İşte biz müminleri böyle kurtarırız.”
Hadise yalnız Hz. Yûnus’a ait tarihî bir mucize olarak bırakılmamıştır.
Ayet, bütün müminlere bir ümit kapısı açmaktadır.
Elbette her mümin mucizevi biçimde fizikî sıkıntısından hemen kurtulacak anlamı çıkarılamaz. Fakat Allah’a iman, dua, tövbe ve teslimiyet insanı öncelikle manevî karanlıktan kurtarır; Allah dilerse maddî sıkıntısını da giderir.
Kur’an Hz. Yûnus hakkında şöyle buyurur:
“Eğer o, Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalacaktı.”
(Sâffât, 37/143-144)
Bu ayet, zikrin ve tesbihin önemini gösteren çok güçlü delillerden biridir.
Buradan şöyle bir ders çıkarılabilir:
İbadet yalnız felaket geldiğinde hatırlanacak bir şey değildir.
Namaz, dua, zikir, Kur’an, istiğfar ve tefekkür insanın günlük hayatının parçası olmalıdır.
Allah’ın emriyle balık Hz. Yûnus’u sahile bıraktı.
Kur’an:
“Biz onu hasta bir hâlde açık bir yere çıkardık.”
(Sâffât, 37/145)
buyurur.
Ardından:
“Üzerine geniş yapraklı bir bitki yetiştirdik.”
(Sâffât, 37/146)
buyurulur.
Burada Allah’ın Rahmân, Rahîm, Şâfî, Hafîz ve Rezzâk isimlerinin tecellileri görülebilir.
Allah yalnızca kulunu tehlikeden çıkarmıyor; onun iyileşmesi için gerekli şartları da yaratıyor.
Bu, çok güzel bir rahmet dersidir:
Allah’ın yardımı bazen yalnızca belayı kaldırmak şeklinde değil, beladan sonra insanı yeniden ayağa kaldıracak imkânları yaratmak şeklinde gelir.
Hz. Yûnus kıssasının dikkat çekici yönlerinden biri de kavminin sonradan iman etmesidir.
Kur’an şöyle buyurur:
“Yûnus’un kavmi müstesna; keşke bir şehir halkı iman etseydi de imanı kendisine fayda verseydi! Onlar iman edince dünya hayatındaki rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süre daha yaşattık.”
(Yûnus, 10/98)
Bu ayet büyük bir ümit mesajıdır.
Bir toplum bugün yanlış yolda olabilir.
Fakat yarın tövbe edebilir.
Bir insan bugün günah içerisinde olabilir.
Fakat yarın Allah’ın sevgili kullarından biri olabilir.
Bu sebeple:
Hiç kimsenin hidayetinden ümit kesilmemelidir.
Birinci Lem’a’nın en çarpıcı yönlerinden biri, Hz. Yûnus’un durumunun insanın dünya hayatına uygulanmasıdır.
Bediüzzaman’ın yaptığı temsilin özüyle:
Hz. Yûnus’un gecesi vardı; bizim de istikbalimiz karanlık olabilir.
Onun denizi vardı; bizim de içinde yaşadığımız dünya ve hayat şartları dalgalıdır.
Onun balığı vardı; bizim de nefsimizin arzuları ve hayatın sıkıntıları bizi sıkıştırabilir.
Bu benzetme üzerinde biraz düşünelim.
Geleceğin belirsizliği.
Yarın ne olacağını bilmiyoruz.
Dünya hayatı.
Hastalıklar, ayrılıklar, ekonomik sıkıntılar, afetler, yaşlılık ve ölüm gibi dalgalarla doludur.
İnsanı kuşatan nefis, korkular, bağımlılıklar, günahlar ve dünyevî endişeler olabilir.
Bunların tamamı karşısında insanın gerçek sığınağı Allah’tır.
Risale-i Nur’un temel kavramlarından biri aczdir.
Acizlik burada değersizlik anlamına gelmez.
Aksine insanın:
“Ben her şeyi yapamam. Her şeyi kontrol edemem. Her tehlikeyi engelleyemem. Her ihtiyacımı kendim karşılayamam.”
hakikatini anlamasıdır.
Hz. Yûnus’un balığın karnındaki vaziyeti bunun çok güçlü bir temsilidir.
İnsan bazen ancak bütün kapılar kapandığında gerçek kapıyı fark eder.
Bütün sebepler sustuğunda:
“Hasbiyallah — Allah bana yeter.”
hakikati daha derinden anlaşılır.
Hz. Yûnus kıssası tevhidin çok önemli bir boyutunu öğretir.
Balık öldürebilecek bir sebep iken Allah’ın emriyle taşıyıcı hâline gelir.
Deniz boğabilecek bir sebep iken Allah’ın emriyle kurtuluş yolunun parçası olur.
Bitki sıradan bir mahlûk iken Allah’ın rahmetiyle iyileşmeye vesile olur.
Demek ki:
Sebeplerin kendileri bağımsız güç sahibi değildir.
Risale-i Nur'un sıkça vurguladığı şekilde sebepler birer perdedir; neticeleri yaratan Allah’tır.
Mümin sebepleri terk etmez.
Doktora gider.
Çalışır.
Tedbir alır.
İlaç kullanır.
Rızık için gayret eder.
Fakat kalben neticeyi sebeplerden değil, Allah’tan bilir.
Hz. Yûnus için dışarıdan bakıldığında her şey bitmiş görünmektedir.
Denizin ortasında...
Balığın karnında...
Gecenin karanlığında...
Fakat tam o anda Allah’ın rahmeti yetişmektedir.
Bu nedenle müminin hayatında:
“Artık hiçbir çıkış yok.”
cümlesi mutlak anlamda doğru değildir.
Çünkü insanın göremediği yollar Allah’ın ilminde vardır.
Kur’an:
“Kim Allah’a karşı takvâ sahibi olursa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.”
(Talâk, 65/2-3)
buyurur.
Hz. Yûnus kıssası bu hakikatin canlı bir örneğidir.
Dua yalnızca “başka çarem kalmadı” denildiğinde başvurulan son seçenek değildir.
Dua başlı başına kulluktur.
İnsan sebeplere başvururken de dua eder.
Çalışırken dua eder.
Tedavi olurken dua eder.
Ailesi için gayret ederken dua eder.
Hz. Yûnus'un duası bize şunu öğretir:
Bu sebeple dua sadece istek listesi değildir.
Dua aynı zamanda:
tevhid,
tesbih,
istiğfar,
tövbe,
tevekkül,
teslimiyet
ve kulluktur.
İnsan rahatlık içerisinde gaflete düşebilir.
Kendini güçlü zannedebilir.
Malına güvenir.
Makamına güvenir.
Sağlığına güvenir.
Bilgisine güvenir.
Çevresine güvenir.
Fakat bir musibet gelir ve insan bütün bunların sınırlı olduğunu fark eder.
Hz. Yûnus’un kıssasının önemli derslerinden biri şudur:
Musibet bazen insanın hakikati görmesine vesile olan bir ikazdır.
Bu, her musibetin mutlaka kişinin günahının cezası olduğu anlamına gelmez.
Peygamberler de ağır musibetlerle imtihan edilmiştir.
Asıl mesele:
Musibetin insanı Allah’tan uzaklaştırması değil, Allah’a yaklaştırmasıdır.
Hz. Yûnus kıssasında hem peygamberin duası hem kavminin tövbesi dikkat çekmektedir.
Biri ferdî...
Diğeri toplumsal...
Her ikisinde de Allah’ın rahmeti görülür.
Bu nedenle Müslüman:
“Ben çok günah işledim.”
“Artık düzelemem.”
“Allah beni affetmez.”
dememelidir.
Kur’an:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”
(Zümer, 39/53)
buyurur.
Ümitsizlik şeytanın insana kurduğu büyük tuzaklardan biridir.
Tövbe ise insanın yeniden başlamasıdır.
Hz. Yûnus’un kavmi başlangıçta iman etmemiş fakat daha sonra iman etmiştir.
Bu bize sosyal ilişkilerimiz açısından da büyük ders verir.
Bugün yanlış yapan insan yarın düzelebilir.
Bugün namaz kılmayan yarın namaza başlayabilir.
Bugün dine uzak duran yarın samimi bir mümin olabilir.
Bugün kötü alışkanlıkları bulunan kişi yarın tövbe edebilir.
Bu sebeple insanları günahlarıyla özdeşleştirmek yerine, hidayetleri için dua etmek daha doğru bir kulluk tavrıdır.
Hz. Yûnus’un hayatından din hizmetinde bulunanlar için de önemli bir ders çıkar.
İnsan:
“Ben anlattım, neden kabul etmedi?”
“Bu kadar emek verdim, niçin değişmedi?”
diye düşünebilir.
Risale-i Nur'un hizmet anlayışında önemli ölçülerden biri:
Vazife-i İlâhiyeye karışmamak, kendi vazifesini yapmak şeklinde özetlenebilir.
Hidayeti yaratmak Allah’a aittir.
Kulun vazifesi:
samimiyetle anlatmak,
güzel örnek olmak,
dua etmek,
sabretmek
ve neticeyi Allah’a bırakmaktır.
Modern insanın da kendine mahsus “balıkları, denizleri ve geceleri” vardır.
Borç...
İşsizlik...
Aile problemleri...
Yalnızlık...
Gelecek korkusu...
Hastalık...
Yaşlılık...
Başarısızlık...
Kaygılar...
Günahlar...
Ölüm korkusu...
Bunların her biri insanı sıkıştırabilir.
Fakat Hz. Yûnus duası insana üç aşamalı bir iman reçetesi verir:
Allah’ım, hakiki dayanağım Sensin.
Sen kusurdan münezzehsin; hükmünde hikmet vardır.
Ben kendi kusurlarımı görüyor, Sana dönüyor ve bağışlanmamı istiyorum.
Bu üç cümlede:
tevhid + teslimiyet + muhasebe
birleşmektedir.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın hayatından çıkarılabilecek temel dersleri şöyle özetleyebiliriz:
Allah’ın rahmetinden hiçbir zaman ümit kesilmemelidir.
Duanın merkezi Allah’ın büyüklüğünü ve kulun aczini bilmektir.
İnsan netice konusunda aceleci olmamalıdır.
Tebliğde vazife kula, hidayeti yaratmak Allah’a aittir.
Musibet zamanları iman hakikatlerini daha derinden anlamaya vesile olabilir.
Sebepler kullanılmalı fakat sebeplere ilâhî güç verilmemelidir.
Gerçek kurtarıcı Allah’tır.
Tövbe kapısı açıktır.
İnsan başkalarını suçlamadan önce kendi nefsini muhasebe etmelidir.
Allah’ı rahat zamanda zikretmek önemlidir.
En zor şartlarda bile dua terk edilmemelidir.
İnsanların hidayetinden ümit kesilmemelidir.
Allah dilerse en tehlikeli sebebi kurtuluş vesilesine çevirebilir.
İlâhî rahmet yalnız belayı kaldırmakla değil, sonrasındaki yaraları iyileştirmekle de tecelli eder.
Karanlık ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın kudretinden büyük değildir.
Bir sıkıntıyla karşılaştığımızda hemen şu üç soruyu sorabiliriz:
Benim şu anda “gecem” nedir?
Yani önümde göremediğim, beni korkutan belirsizlik nedir?
Benim “denizim” nedir?
Beni kuşatan ve kontrol edemediğim şartlar nelerdir?
Benim “balığım” nedir?
Beni içeriden sıkan nefis, günah, korku, alışkanlık veya problem nedir?
Ardından Hz. Yûnus'un münâcâtını yalnızca dilimizle değil, manasını düşünerek okuyabiliriz:
LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE
Allah’ım! Senden başka hakiki ilâh ve mutlak sığınak yoktur.SÜBHÂNEKE
Sen bütün kusurlardan münezzehsin. Senin hükmünde zulüm ve abes yoktur.İNNÎ KÜNTÜ MİNE’Z-ZÂLİMÎN
Ben acizim; kusurlarımı kabul ediyor ve Sana yöneliyorum.
Birinci Lem’a’nın verdiği en önemli derslerden biri şudur:
Hz. Yûnus’u kurtarabilmek için balığa, denize, geceye ve gökyüzüne sözü geçen bir kudret gerekir.
Aynı şekilde insanı da dünya hayatının bütün tehlikelerinden mutlak anlamda koruyabilecek Zâtın:
bedene,
ruha,
hastalığa,
hayata,
ölüme,
zamana,
dünyaya
ve âhirete
hükmedebilmesi gerekir.
Bu ise yalnız Allah’tır.
Dolayısıyla Hz. Yûnus kıssası insanı doğrudan tevhide götürür.
İnsan:
“Allah bana yeter.”
hakikatini öğrendiği ölçüde hadiselerin altında ezilmekten kurtulur.
Bu, tedbiri terk etmek değildir.
Tam tersine:
El sebeplerde çalışır, kalp Allah’a dayanır.
Hz. Yûnus kıssasını günlük hayatımıza uyguladığımızda şöyle bir manevi yol haritası ortaya çıkar:
Sıkıntı geldiğinde → Sabret.
Çare göremediğinde → Ümitsizliğe düşme.
Sebepler tükendiğinde → Allah'ın kudretini hatırla.
Hata yaptığında → Mazeret üretmek yerine tövbe et.
İnsanlar seni anlamadığında → Vazifeni güzelce yapıp neticeyi Allah'a bırak.
Gelecek karanlık göründüğünde → Allah’ın ilminin geleceği de kuşattığını hatırla.
Nefsin seni sıkıştırdığında → Zikir ve ibadetle Allah'a yönel.
Dua ettiğinde → Önce Allah'ı tanı, sonra ihtiyacını O'na arz et.
Kurtulduğunda → Nimeti kendinden değil Allah'tan bil ve şükret.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssası, Kur’an’ın birkaç ayet içerisinde nasıl büyük iman hakikatleri öğrettiğinin eşsiz örneklerinden biridir.
Bir peygamber...
Bir gemi...
Bir deniz...
Bir balık...
Bir gece...
Ve karanlıkların içerisinden yükselen bir dua:
“Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.”
Bu dua yalnızca Hz. Yûnus'un duası değildir.
Sıkıntıya düşenlerin...
Çıkış yolu arayanların...
Günahından dönmek isteyenlerin...
Geleceğinden korkanların...
Nefsinin baskısından bunalanların...
Dünya yükünün altında yorulanların...
Allah'a yeniden yönelmek isteyenlerin de duasıdır.
Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssası bize şunu öğretir:
Gece ne kadar karanlık olursa olsun Allah görür.
Deniz ne kadar derin olursa olsun Allah bilir.
Sebepler ne kadar imkânsız görünürse görünsün Allah’ın kudreti yeter.
Kul ne kadar yalnız hissederse hissetsin Allah ona şah damarından daha yakındır.
Ve belki kıssanın en güçlü mesajlarından biri şudur:
İnsanın bütün çıkış yolları kapanabilir; fakat Allah’a açılan dua kapısı kapanmaz.
Hz. Yûnus’un balığın karnındaki duası bu yüzden yalnızca geçmişte gerçekleşmiş bir mucizenin hatırası değildir; her çağın insanına tevhidi, aczi, sabrı, tövbeyi, teslimiyeti ve ümidi öğreten Kur’ânî bir kulluk dersidir.
Kur’ân-ı Kerîm:
Yûnus 10/98; Enbiyâ 21/87-88; Sâffât 37/139-148; Kalem 68/48-50.
Risale-i Nur:
Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Birinci Lem’a — Hz. Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcâtı, acz, tevhid, sebepler ve Allah’ın kudreti üzerine yapılan izahlar.
Sahih hadis geleneği:
Hz. Yûnus’un duasının faziletine dair rivayetler ile peygamberlere karşı hürmet ve edep ölçüsünü öğreten hadisler.
Hz. Yûnus’un gecesi bizim geleceğimiz; onun denizi bizim dünyamız; onu kuşatan balık ise nefsimiz ve bizi sıkıştıran hayat şartları gibi düşünülebilir. Çare ise aynıdır: sebepleri aşan Allah’ın kudretine iman etmek, vazifemizi yapmak ve bütün kalbimizle O’na yönelmektir.
لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.
“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine haksızlık edenlerden oldum.”
(Enbiyâ, 21/87)
Yorumlar:
Yorum Yazabilirsiniz.